Milli Mücadele Döneminde Çorum

Son güncelleme: 01.01.2010 11:20
  • Çorum 'un Milli Mücadeleye KatkılarıMİLLİ MÜCADELE'NİN BAŞLAMASI: 19 MAYIS 1919
    19 Mayıs 1919 tarihi, Türk İstiklâl Harbi'nin hukuken, siyâseten ve bir anlamda fiilen başladığı tarihtir. Milletin kendi istiklâlini kurtarmak yönünde kendi azim ve kararını ortaya koyduğu bir tarihtir. Bu tarihten sonra Anadolu'da Kuvâ-yı Milliye derlenip toparlanacak ve Hâkimiyet-i Milliye'nin idâmesi için mücâdeleye başlanacaktır. Mücâdele neticesi Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıkmadan önce tasarladığı vechile yıkılan bir imparatorluktan yepyeni ve millî bir Türk devleti hayat bulacaktır. Bu itibarla 19 Mayıs tarihi, Türk tarihinde mümtaz bir mevkie sahiptir.
    Atatürk Nutuk'a, "1919yılı Mayısının 19 uncu günü Samsun'a çıktım. Umumî durum ve manzara:Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu grup, Dünya Savaşı'nda yenilmiş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir ateşkes anlaşması imzalanmış. Büyük Harbin uzun yılları boyunca, millet yorgun ve fakir bir halde..." diye başlar ve kısaca bir durum tespitinde bulunur. Sonra düşünülen kurtuluş çarelerini sıralar ve şunları söyler:
    "Efendiler, bu durum karşısında tek bir karar vardı. O da millî hakimiyete dayanan kayıtsız şartsız, bağımsız yeni birTürk Devleti kurmak...İşte İstanbul'dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun'da, Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulanmasına başladığımız karar, bu karar olmuştur...Türk'ün haysiyeti ve gururu ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa, mahvolsun daha iyidir. Öyleyse ya istiklâl ya ölüm!" (1)
    1905 yılında Harp Akademisi'nden kurmay yüzbaşı olarak mezun olan Mustafa Kemal, aynı yıl merkezi Şam'da bulunan V. Ordu'ya tâyin oldu. Şam'a giderken Beyrut'taki arkadaşlarına,"Asıl mesele yıkılmak üzere bulunan imparatorluktan bir Türk devleti çıkarmaktır." Diyen Mustafa Kemal, 1907'de özetle şu görüşleri ifade ediyordu:"Meşrutiyet, köhneleşmiş ve insicâmını kaybetmiş olan Osmanlı İmparatorluğu'nun gövdesi üzerinde değil, aksine Türk çoğunluğunun yaşadığı kısım üzerinde, düşmanların yani büyük devletlerin yapacağı bir tasfiye yerine, kendi başına bir Türk devleti kurmalıdır. Nüfusun yarısı Türk olmayan ve halbuki geniş bir saha işgal eden devletin bütün varlığı ve müdâfası "Türk'ün omuzlarına yüklenmiş, Hıristiyan azınlıklar ise, yalnız kendi çıkarlarını sağlamakla kalmıyor, komşu ve aynı ırktaki devletlerle birleşmek için fırsat kaçırmak istemiyorlar. Geriye kalan Türkler ve Araplar, ayrı ayrı devletlerin sömürgeleri haline getirilecek,Türk'ten başka unsurlar, düşman devletlerin tarafını tutacaklar.
    Şu halde devlet gövdesinin çökmesiyle hâsıl olacak enkazın altında ezilip perişan olmak mı, yoksa çoğunluğu Türk olan millî sınırlara çekilerek burasını mı savunmak daha doğru ve hayırlı olacak?Ben selâmeti ikinci fikrin tatbikinde görüyorum."(2)
    Mustafa Kemal'in Birinci Dünya Harbi'nden kısa bir süre önce ileri sürdüğü isâbetli fikirler,Osmanlı Devleti'nin son on yılında iktidara sahip İttihat ve Terakki hükümeti tarafından başarılı bir şekilde tatbik edilebilseydi, devlet daha o zaman kurtarılabilirdi. Tarihin akışını anlamayan İttihat ve Terakki liderleri bu cesareti gösteremediler (3).
    I.Dünya Harbi'ne girilmesi, büyük kayıplar bir yana, devletin sonu olmuş, bu devlet içinden yeni bir Türk devleti çıkarılmasını da iyice zorlaştırmıştır. Dört yıl süren savaştan yenilmiş olarak çıkan devlet, 30Ekim 1918 tarihinde Mondros Mütarekesi'ni imzalamak zorunda kalmıştır. Mütârekenâme'nin meşhur 7. maddesi ile "Müttefikler güvenliklerini tehdit edecek bir durum olduğunda herhangi bir stratejik yeri işgal etme hakkını" elde etmişlerdi. Osmanlı ordusu terhis edilir; silâh ve cephânelere el konulur. Müttefiklerin, Mütâreke maddelerini isteklerine uygun bir tarzda uygulamaya başlamaları, hatta Mütâreke maddeleri hükümlerine aykırı olmasına rağmen, bir çok yerde işgale başlamaları, Mondros Mütârekesi'nin ihtiva ettiği şartlar ile yetinmeyeceklerini ve aralarında yaptıkları gizli anlaşmaların hükümlerini açıkça uygulayacaklarını gösteriyordu. Başka bir ifade ile Müttefiklerin Osmanlı topraklarını parçalamak emelinde oldukları açıktır.
    Müttefiklerin Anadolu'yu parçalayacaklarını çok iyi bilen Mustafa Kemal Paşa (4), Mondros Mütârekesi yapıldıktan sonra Kasım ayı ortalarında İstanbul'dadır. Millî Mücadele'ye hazırlanan Mustafa Kemal,İstanbul'da bulunduğu sıralarda, devletin içinde bulunduğu durumun muhâsebesini yapıyordu.
    Mondros Mütârekesi yapıldıktan hemen sonra İngilizlerin,"Samsun'da Hıristiyanları toptan öldürmek için Müslüman ahâlinin silâhlandırıldığı" yönünde şikâyetleri vardır. Mustafa Kemal Paşa, Nisan ayı sonlarında âsâyişin herhangi bir sûrette bozulmasını önlemek için,Samsun bölgesinde huzur ve sükûnun yeniden sağlanması, silâhların toplanması ve şâyet varsa mevcut şûraların kapatılması yetkilisiyle 9.Ordu Genel Müfettişi olarak Anadolu'ya gönderiliyordu. Mustafa Kemal Paşa, Nezâretten çıkarken,"Heyecanımdan dudaklarımı ısırdığımı hatırlıyorum. Kafes açılmış, önünde geniş bir âlem, kanatlarını çırparak uçmağa hazırlanan bir kuş gibi idim." diyordu (5).
    Samsun'a ayak basmasından hemen sonra Mustafa Kemal Paşa'nın görevlendirilme gerekçesine mugayir hareketlerini gören İngiliz yetkililer endişelidirler. 6 Haziran 1919'da Karadeniz'deki İngiliz Deniz Kuvvetleri Komutanı General Milne, Üçüncü Ordu Müfettişi'nin faaliyetleri hakkında Osmanlı Harbiye Nezâreti'ne şikâyette bulunmakta ve karışıklıklara sebebiyet veren bu kişinin geri çağrılmasını talep etmektedir. Amiral Calthorpe da bir kaç gün sonra aynı anlamda teşebbüste bulunur. Harbiye Nezareti'nce bu talebe boyun eğilir ve Mustafa Kemal'e en kısa zamanda İstanbul'a dönmesi emredilir. İstanbul'dan azledildiğine dâir telgraf yola çıktığı anda, O da Harbiye Nezareti'ne ve Sultana sadece müfettişlik görevinden değil, aynı zamanda ordudan da istifa ettiğini bildirir(6). Artık sâde bir vatandaştır ve elinde hiç bir güç yoktur. Ancak O, mücâdele edeceği milletleri bildiği kadar, birlikte yürüyeceği milletini de çok iyi tanımaktadır. Bunu,"Ben 1919 senesi Mayısı içinde Samsun'a çıktığım gün elimde hiç bir kuvvet yoktu. Yalnız büyük Türk milletinin asâletinden doğan ve benim vicdanımı dolduran yüksek ve manevî bir kuvvet vardı. İşte ben bu ulusal kuvvete, bu Türk milletine güvenerek yola çıktım." sözleriyle (7) ifade edecektir. Nitekim, kısa bir süre sonra her taraftan sevgi ve bağlılık mesajları gelir. Kazım Karabekir Paşa bizzat gelerek, "Size askerlerimin ve subaylarımın saygılarını iletirim. Geçmişteki gibi her zaman bizim saygı değer komutanımızsınız. Size resmî otomobilinizi ve süvari muhafız takımını getirdim. Hepimiz emrinizdeyiz Paşam." der(8).
    Temmuz 1919'da Erzurum'a gelen Mustafa Kemal Paşa, görevinden ve askerlikten 8 Temmuz 1919'da istifa etmiştir(9). Samsun'a çıkışından henüz bir buçuk ay gibi kısa bir süre geçmiş olmasına rağmen bu süre içerisinde yaptığı faaliyetler ve verdiği mesajlar, başta İngilizler olmak üzere müstevlilerin bütün hesaplarını bozacak mâhiyettedir. Bir hafta kadar Samsun'da kaldıktan sonra Havza'ya geçen, oradan Amasya'ya giden Mustafa Kemal Paşa, gerçekten de müfettişlik görevi dışında memleketin muhtelif yerlerinde cereyan eden olaylar ve özellikle Anadolu'da başlayan işgallerle ilgilenmeye, bildiriler yayınlamaya, yazışmalar yapmaya başlamıştır (10). Gönderdiği genelgelerinde, İzmir ve bunu takiben Manisa ve Aydın'ın işgalinin ilerideki tehlikeyi daha açık olarak hissettirdiğini, kabulü mümkün olmayan bu durum karşısında büyük ve heyecanlı mitingler yapılarak gösterilerde bulunulması ve tepkilerin dile getirilmesini ister (11).
    Bu yazılarındaki ifadelerden Mustafa Kemal Paşa'nın doğrudan millet adına hareket eden ciddi bir devlet adamı ve lider olarak hareket ettiğini anlamaktayız. Samsun'dan Amasya'ya geçen Mustafa Kemal 21/22 Haziran 1919 gecesi meşhur Amasya Tamimini yayınlar (12).
    Amasya Tamimi'nin maddeleri incelendiği zaman millî devlet kavramının ihtiva ettiği mânayı bulmak mümkündür. Zaten Amasya Tamimi'nden, Erzurum Kongresi-Sivas Kongresi-Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılışı ve Cumhuriyet'in ilânına kadar giden hareket çizgisi tamamen bu fikir ile kâim olmuştur. En önemlisi tamimde belirtilen "istiklâlin yine milletin azim ve kararıyla kurtarılacağı" ifadesidir. Böylece "İrâde-i Milliye" ve "Hâkimiyet-i Milliye" esası artık Millî Mücâdele ve Türk Devleti için temel ve sarsılmaz bir âmil olmuştur. Ayrıca, hukukî zemini hazırlayacak olan millî bir heyetin toplanması kararı da tarihî bir karar olmuştur.
    İstiklâl Harbi başladıktan sonra millî bir devletin kurulması görüşü resmen ilk defa Misak-ı Millî'de yer almış, bu görüş önce Erzurum Kongresi'nde kabul edilip, sonradan Sivas Kongresi'nde genişletilerek 28 Ocak 1920'de Meclis-i Mebusan tarafından tasvip edilmiştir. Bu itibarla Misâk-ı Millî, İstiklâl Harbi'nin siyasî ve askerî hedeflerini gösteren bir belge olmuştur (13).
    Burada önemli bir hususun da ilâve edilmesinde fayda vardır. Tam bağımsız bir millî devlet kurmak fikri, işin başından beri Mustafa Kemal Paşa'nın amaçları arasındadır."Hürriyet ve İstiklâl benim karakterimdir... bence bir millette şerefin, haysiyetin, namusun ve insanlığın vücut ve bekâ bulabilmesi, mutlak o milletin hürriyet ve istiklâline sahip olması ile kâimdir...Ben yaşayabilmek için müstakil bir milletin evlâdı kalmalıyım. Bu sebeple Millî İstiklâl bence bir hayat meselesidir. Milletin ve memleketin menfaatleri gerektirdiği takdirde, milletlerden her biri ile dostluk ve siyasî münâsebetleri takdir ederim. Ancak benim milletimi esir etmek isteyen herhangi bir milletin de, bu arzusundan vazgeçinceye kadar amansız düşmanıyım." Diyen Atatürk(14), Haziran 1919'da Franklin Bouillon ile yaptığı görüşme sırasında "İstiklâl-i Tam" hakkında şunları söylemişti:"İstiklâl-i tam, bizim bugün deruhte ettiğimiz vazifelerin ruh-ı aslîsidir. Bu vazife bütün millet ve tarihe karşı deruhte edilmiştir.... Biz; yaşamak isteyen, haysiyet ve şerefiyle yaşamak isteyen bir milletiz. Bir hataya tebaiyet yüzünden bu evsaftan mahrum kalmağa tahammül edemeyiz. ... İstiklâl-ı tam denildiği zaman, bittabi, siyasî, malî, iktisadî, adlî, askerî, harsî ve ilâ... her hususta istiklâl-i tanı ve serbesti-i tam demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde istiklâlden mahrumiyet millet ve memleketin, mânâ-yı hakikiyesiyle bütün istiklâlinden mahrumiyeti demektir."(15)
    Bütün bu bilgilerden anlaşılacağı gibi, 19Mayıs 1919 tarihinde Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıkması Türk tarihinin bir dönüm noktasıdır. Bu olay ile Türk Millî Mücadelesi fiilen başlamış oluyordu. Zira Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıkışından itibaren yürüttüğü faaliyetler tamamen millî bir Türk devleti kurmaya matuf faaliyetlerdir. Bu olay ile Türk Millî Mücadelesi de liderini bulmuş oluyordu. Bu itibarla Büyük Zafer'e giden yolun başlangıcı "19Mayıs"tır ve bu eşsiz mücadeleyi başlatan da "Atatürk" olmuştur. Zaferden sonra da tam istiklâlini ilân eden yeni bir Türk Devleti kurulmuştur.

    ATATÜRK DİYOR Kİ!
    Millî mücadele ve Kurtuluş Savaşı
    Millî mücadelenin maksat ve gayesi tam istiklâlini ve kayıtsız-şartsız egemenliğini sağlamak ve sürdürmektir. Millet, dış istiklâlini kazanmak için, lâzım gelen hattı hareketini misakı millî ile ifa etmiştir. Millî hakimiyetini elde edebilmek için, takibi lâzım gelen hareket hattını da Teşkilâtı Esasiye Kanunu ile tesbit etmiştir. (1923)
    Esas Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu esas ancak tam bağımsızlık edinilmesiyle sağlanabilir. Ne kadar zengin ve bayındır olursa olsun bağımsızlıktan yoksun bir millet, uygar insanlık karşısında uşak olmak durumunda yüksek bir işlem için değer taşıyamaz. Yabancı bir devletin koruma ve esirgemesini benimsemek insanlık niteliklerinden yoksunluğu, güçyetmezliği ve uyuşukluğu benimsemekten başka bir şey değildir. Gerçekten bu aşağılığa düşmemiş olanların, isteyerek başlarına bir yabancı getirmeleri asla düşünülemez.
    Oysa, Türk'ün haysiyet ve kendine inanı ve yeteneği çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir!
    Dolayısıyla ya istiklâl, ya ölüm!
    Biz haklarımızı ve bağımsızlığımızı savunmak için giriştiğimiz çarpışmanın kutsallığı düşüncesinde ve hiçbir gücün bir milleti yaşamak hakkından yoksun kılınmayacağı inancındayım. (Nutuk)
    Memleketin ellide biri değil, her tarafı tahribedilse, her tarafı ateşler içinde bırakılsa, biz bu toprakların üstünde bir tepeye çıkacağız ve oradan savunma ile meşgul olacağız. 1920
    Ben, 1919 senesi mayıs içinde Samsun'a çıktığım gün elimde, maddî hiçbir kuvvet yoktu. Yalnız büyük Türk Milleti'nin asaletinden doğan ve benim vicdanımı dolduran yüksek ve manevi bir kuvvet vardı. İşte ben bu millî kuvvete, bu Türk Milleti'ne güvenerek işe başladım.
    Ben, Türk ufuklarından bir gün mutlaka bir güneş doğacağına, bunun hararet ve kuvvetinin bizi ısıtacağına, bundan bize bir güç çıkacağına o kadar emindim ki, bunu âdeta gözlerimle görüyordum. 1937
    Milletimiz çok büyüktür. Hiç korkmayalım. O, esaret ve aşağılığı kabul etmez. (1919)
    Ben ve benim gibi birçok vatandaşlar, kardeşler, milletin asıl vatanı, ümitsiz felâkete düştüğü zaman görevli oldukları, vicdanen, namusen, haysiyeten yükümlü bulundukları vazifeyi yapmak mevkiinde kaldılar. Bunu elbette yapacaklardır. Yapmaları mecburi idi, vicdani idi, insani idi, millî namus gereği idi. Ben bu mukaddes esasların dışında hareket edebilir mi idim? Efendiler; elbette edemezdim. Türk Milleti'nin hakiki hiçbir ferdi bu gereklerin haricinde hareket edemezdi. Ben elbette bu elim manzara karşısında vicdanımın emirlerine muhalif, millî namusumuza aykırı hareket edemezdim. (1925)
    Bağımsızlık gayesinin elde edilişine kadar, tamamiyle milletle birlikte, fedakârane çalışacağıma mukaddesatım namına yemin ettim. Artık benim için Anadolu'dan hiçbir yere gitmemek katidir. (1919)
    Millî irade kendi istikametinde bir nehir gibi coşup taşacaktır. Mücadeleyi her noktasından düşünerek uyanış ve coşkunluk hasıl olmuştur. Sadece dayanıklı olmak ve vazifede kusur etmemek temel şarttır. (1919)
    Millî dava ancak bu inan, bu irade ve azimle gerçekleştirilecektir. Yaşaması ve muzaffer olması gereken değersiz şahıslarımız değil, millî kurtuluşu temin edecek olan fikirlerdir. (1919)
    Aziz ve mübarek vatanımızı kurtarmak için bütün aydınların, herkesin hazır olması lâzımdır. İstanbul'a gitmeyeceğiz. Anadolu, en büyük hazinedir. Vatanın sinesinde kurtuluş çarelerini beraberce ölünceye kadar aramaya, temin etmeye çalışacağız. (1919)
    Bazı arkadaşların yoksulluk içinde bu büyük dâvanın başarılamayacağını zannederek, memleketlerine dönmek arzusunda olduklarını duydum. Arkadaşlar! Ben sizleri bu millî dâvaya silâh zoruyla davet etmedim, görüyorsunuz ki sizi burada tutmak için de silâhım yoktur. Dilediğiniz gibi memleketlerinize dönebilirsiniz. Fakat şunu biliniz ki, bütün arkadaşlarım beni yalnız bırakıp gitseler, ben bu Meclis-i Âli'de tek başıma kalsam da, mücadeleye ahdettim. Düşman adım adım her tarafı işgal ederek Ankara'ya kadar gelecek olursa, ben bir elime silâhımı, bir elime de Türk bayrağını alıp Elma Dağı'na çıkacağım. Burada tek başıma son kurşunuma kadar düşmanla çarpışacağım. Sonra da bu mukaddes bayrağı göğsüme sarıp şehit olacağım. Bu bayrak kanımı sindire sindire emerken, ben de milletim uğruna hayata veda edeceğim. Huzurunuzda buna and içiyorum. (1920-Birinci Büyük Millet Meclisi'nin gizli celsesinde)
    Millî müdafaamızı; düşmanların bayrakları, babalarımızın ocakları üstünden çekilinceye kadar terkedemeyiz. İstanbul mabedleri etrafında düşman askerleri gezdikçe, öz vatan toprakları üstünden yabancı adamların ayakları çekilmedikçe biz mücadelemize devam etmeye mecburuz. Kendi hükûmetimizin idaresi altında bedbaht ve fakir yaşamak, yabancı esareti bahasına nail olacağımız huzur ve mutluluktan bin kere üstündür. (1920)
    Osmanlı Devleti'nin temelleri çökmüş, ömrü tamam olmuştu. Osmanlı memleketleri tamamen parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türk'ün barındığı bir ata yurdu kalmıştı. Son mesele bunun da taksimini teminle uğraşılmaktan ibaretti. Osmanlı Devleti, onun bağımsızlığı, padişah, halife, hükûmet, bunlar hepsi anlamı kalmamış birtakım mânasız sözlerden ibarettir. O halde ciddi ve hakiki karar ne olabilirdi?
    Bu vaziyet karşısında bir tek karar vardı. O da millî egemenliğe dayanan, kayıtsız ve şartsız müstakil yeni bir Türk Devleti tesis etmek!
    İşte, daha İstanbul'dan çıkmadan evvel düşündüğümüz ve Samsun'da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamaya başladığımız karar, bu karar olmuştur. (1927)
    Harcici siyasetimizde başka bir devletin hukukuna tecavüz yoktur. Ancak, hakkımızı, hayatımızı, memleketimizi, namusumuzu müdafaa ediyoruz ve edeceğiz. Şimdiki medeniyetin devletler arası münasebetlerde ortaya attığı ve en yüce, temiz emel ve düşüncelerin bir özeti demek olan "her milletin kendi mukadderatına kendisinin hâkim olması" hakkını biz yeryüzünde yaşayan milletlerin hepsi için tanıyoruz, bizim de bu hakkımızın kayıtsız şartsız talebimizi tanımamak yüzünden akan ve akacak olan kanların mesuliyeti şüphesiz sebep olanlara aittir. Bizi, millî davamızı takipten yıldıracak hiçbir vasıta, hiçbir kuvvet düşünülmüş değildir. Millî davamız, bizim hayatımızdır. Hayatına suikast edilen en zayıf yaratıkların bile bu isteğe karşı isyan ve nefretle son nefese kadar kendisini müdaafaya çalışmasından daha tabii bir şey yoktur. (1921)
    Bizi imha etmek görüşü karşısında mevcudiyetimizi silahla muhafaza ve müdafaa etmek pek tabiîdir. Bundan daha tabiî ve daha meşru bir hareket olamaz. (1921)
    Düşmanın mükemmel ve kuvvetli ordularını mağlup etmek için kendimizde bulduğumuz kuvvet ve kudret, dâvamızın meşruluğundandır. Gerçekten, biz millî hududumuz dahilinde hür ve müstakil yaşamaktan başka bir şey istemiyoruz. Biz Avrupa'nın diğer milletlerinden esirgenmeyen, haklarımıza tecavüz edilmemesini istiyoruz. (1921)
    Biz bir amaç takibediyoruz. Bu amacımız öteden beri muhtelif vesilelerle ifade edilmiştir. Ben şimdi de onu tekrar ediyorum: Milletin, devletin bağımsızlığını muhafaza etmek. Bunun içinde namus ve şeref tamamen yer alacaktır. Müstakil olarak milletimizin muayyen hudutlar dâhilindeki tamamiyetini muhafaza etmektir. Bunun için muharebe ediyoruz. Efendiler; memleketimizin ellide biri değil, her tarafı tahribedilse, her tarafı ateşler içinde bırakılsa, biz bu topraklar üstünde bir tepeye çıkacağız ve oradan savunma ile meşgul olacağız. Bundan dolayı iki karış yer işgal edilmiş, üç beş köy tahrip edilmiş diye burada feryada lüzum yoktur. Ben size açık söyliyeyim; efendiler bazı yerler işgal edilmiştir bunun üç misli daha işgal edilmiş olunabilir. Fakat bu işgal hiçbir vakitte bizim imanımızı sarsmayacaktır. (1920)
    Millî mücadeleyi yapan, doğrudan doğruya milletin kendisidir, milletin evlâtlarıdır. Millet, analarıyla, babalarıyla, hemşireleriyle mücadeleyi kendisine ülkü edindi. Millî mücadelede şahsî hırs değil, millî ülkü, milli izzetinefis hakiki etken olmuştur. (1925- Atatürk'ün S.D. II, S. 231)
    Ben, memleket ve milleti düştüğü felâketten çıkarabileceğim inancıyla Anadolu'ya geçtiğim ve amacın gerektirdiği teşebbüslere giriştiğim zaman cebimde, emrimde beş para olmadığını söyleyebilirim. Fakat parasızlık benim milletle beraber atmaya muvaffak olduğum hedefe yönelmiş adımları durdurmaya değil, zerre kadar azaltmaya dahi sebep teşkil edememiştir. Yürüdük, muvaffak olduk, yürüdükçe, muvaffak oldukça maddi güçlükler kendiliğinden ortadan kalktı.
    Türk Milleti, kendisi için, kendi geleceği ve kurtuluşu için çalışan müteşebbisleri, heyetleri güçlükler karşısında bırakmayacak kadar yüksek vatanseverlik ve yüksek şeref hisleriyle donanmıştır. (1926- Atatürk'ün B.N.S. 103-104)
    Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça, terk olunamaz. Onun için küçük, büyük her cüzütamı, bulunduğu mevziden atılabilir. Fakat küçük, büyük her cüzütam ilk durabildiği noktada, tekrar düşmana karşı cephe teşkil edip muharebeye devam eder. Yanındaki cüzütamın çekilmeye mecbur olduğunu gören cüzütamlar, ona tabi olamaz. Bulunduğu mevzide nihayete kadar sebat ve mukavemete mecburdur.
    Vatan mutlaka selâmet bulacak, millet mutlaka mutlu olacaktır. Çünkü kendi selâmetini, kendi saadetini memleketin ve milletin saadeti ve selâmeti için feda edebilen vatan evlâtları çoktur. (Nisan 1922)
    Birinci İnönü Meydan Muharebesi, inkılâp tarihimizin çok mühim, çok verimli bir sayfasıdır. Gelecek nesiller ve bütün dünya bu sayfayı araştırıp inceledikçe Türk inkılâbını yapan bugünkü Türk ordusunu ve bu orduyu bağrından çıkaran bugünkü Türk Topluluğunu, elbette saygı ile anacak ve takdir edecektir. 1925 (Atatürk'ün S.D. II, S.205)
    Birinci İnönü, muharebe meydanının ufuklarında yükselen zafer güneşi, Türk milletinin yüksek fazilet ve mâneviyatının belirtisidir. Bu doğuş karşısında büyük bozgunlar oldu...
    Birinci İnönü Zaferi, İkinci İnönü Zaferinin, Sakarya büyük kanlı savaşının ve en nihayet Türk vatanının; Türk bağımsızlığının ilk zafer müjdecisi olmuştur. Bu sebeple Birinci İnönü Meydan muharebesini kazanan Türk ordusunun bütün mensupları, dünya tarihinde unutulmaz şanlı bir menkibe sahibi olarak ebediyen yaşayacaklardır. 1925 (Atatürk'ün S.D. II, S.206)
    Türkiye Büyük Millet Meclisi ordusunun Sakaryada kazanmış olduğu meydan muharebesi pek büyük bir meydan muharebesidir. Harb tarihinde benzeri belki olmıyan bir meydan muharebesidir. Büyük meydan muharebelerinden biri olan Mukden Meydan Muharebesi dahi yirmibir gün devam etmemiştir. 1921 (Atatürk'ün S.D. I, S.177)
    Subaylarımızın kahramanlıkları hakkında söyliyecek söz bulamam, yalnız ifadede isabet edebilmek için diyebilirim ki, bu muharebe subay muharebesi olmuştur. Bu sebeple subay arkadaşlarımın en ufak rütbelisinden en büyük rütbelisine kadar kıymet ve fedakârlıklarını bütün kalb ve vicdanımla ve takdirlerle yadeylerim. Fertlerimizi methüsenadan çok yüksek görürüm. Zaten bu milletin evlâdı başka türlü tasavvur edilemez. Bu milletin evlâtlarının fedakârlıkları, kahramanlıkları için ölçü bulunamaz. Askerlerimiz hakkında yeni bir şey ilâve etmek isterim: Kahraman Türk askeri, Anadolu muharebelerinin mânasını anlamış, yeni bir ülkü ile muharebe etmiştir.
    Böyle evlâtlara ve böyle evlâtlardan mürekkep ordulara malik bir millet elbette hakkını ve bağımsızlığını bütün mânasiyle muhafaza etmeğe muvaffak olacaktır. Böyle bir milleti bağımsızlığından mahrum etmeğe kalkışmak hayal ile vakit geçirmektir. 1921 (Atatürk'ün S.D. I, S. 178)
    Afyonkarahisar-Dumlupınar meydan muharebesi ve onun son devresi olan 30 Ağustos Türk tarihinin en büyük bir dönüm noktasını teşkil eder. Milli tarihimiz çok büyük ve çok parlak zaferlerle doludur. Fakat Türk milletinin burada kazandığı zafer kadar keskin neticeli ve bütün tarihte, yalnız bizim tarihimizde değil, dünya tarihinde yeni yön vermekte kesin tesirli böyle bir meydan muharebesi hatırlamıyorum. 1924 (Atatürk'ün B.N., S. 81-82)
    Bu Anadolu zaferi tarih arasında, bir millet tarafından tamamen benimsenen bir fikrin ne kadar kadir ve ne kadar zinde bir kuvvet olduğunun en güzel bir misali olarak, kalacaktır. 1922 (Atatürk'ün S.D. I, S. 260)
    Biz, bu harekâtı, neticesini tamamen bilerek yaptık. Bütün bunlar belki bütün dünyaya hayret verecek niteliktedir. Onun için ordumuzun kudretini anlamayan ve anlamaktan âciz olanlar bu muazzam eseri beklenmedik bir tesadüf eseri gibi göstermek istiyorlar. Fakat; hiçbir vakit öyle değildir. Hareket bütün teferruatına kadar tamamen düşünülmüş, tespit olunmuş, hazırlanmış, idare edilmiş ve neticelendirilmiştir. 1922 (Atatürk'ün S.D. I, S. 256)
    Milletin mukadderatını doğrudan doğruya üzerine alarak karamsarlık yerine ümit, perişanlık yerine düzen, tereddüt yerine azim ve iman koyan ve yokluktan koskaca bir varlık çıkaran meclisimizin, yiğit ve kahraman ordularının başında bir asker sadakat ve itaatiyle emirlerinizi yerine getirmiş olduğumdan dolayı, bir insan kalbinin nadiren duyabileceği bir memnuniyet içindeyim. Kalbim bu sevinçle dolu olarak, pek aziz ve muhterem arkadaşlarımı, bütün dünyaya karşı temsil ettikleri hürriyet ve bağımsızlık fikrinin zaferinden dolayı tebrik ediyorum. 1922 (Atatürk'ün S.D. I, S.240)
    Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan Muharebesi ve ondan sonra düşman ordusunu tamamen imha veya esir eden ve kılıçtan kurtulanları Akdenize, Marmaraya döken harekâtımızı izah ve tavsif için söz söylemekten kendimi müstağni sayarım.
    Her safhasiyle düşünülmüş, hazırlanmış, idare edilmiş ve zaferle neticelendirilmiş olan bu harekât, Türk ordusunun, Türk subay ve kumanda heyetinin, yüksek kudret ve kahramanlığını tarihte bir daha tesbit eden muazzam bir eserdir.
    Bu eser, Türk milletinin hürriyet ve bağımsızlık fikrinin ölmez âbidesidir. Bu eseri meydana getiren bir milletin evlâdı, bir ordunun Başkumandanı olduğumdan daima mesut ve bahtiyarım. 1927 (Nutuk II, S. 677)
    30 Ağustos Bayramında tebrikleri kabul ederken:
    Bu zaferi kazanan ben değilim. Bunu, asıl, tel örgüleri hiçe sayarak atlayan, savaş meydanında can veren, yaralanan, kendini esirgemeden düşmanın üzerine atılarak Akdeniz yolunu Türk süngülerine açan kahraman askerler kazanmıştır. Ne yazık ki onların herbirinin adını Kocatepe'nin sırtlarına yazmak mümkün değildir. Fakat hepsinin ortak bir adı vardır: Türk askeri... Tebriklerinizi onların namına kabul ediyorum!... 1928 (İbrahim Necmi Dilmen, Atatürk Anekdotlar, Der: Kemal Arıburnu, S. 120)
    Bütün arkadaşlarımın Anadolu'da daha başka meydan muharebeleri verileceğini gözönüne alarak ilerlemesini ve herkesin fikri güçlerini ve kahramanlık ve vatanseverlik kaynaklarını yarışırcasına göstermeye devam etmesini isterim.
    Ordular; ilk hedefiniz Akdenizdir. İleri! 1922 (Atatürk'ün T.T.B. IV, S. 449)
    Türk kumandanları, kumanda etmesini, Türk askeri ölmesini bildi. Harbi kazanışımızın sırrı bundan ibarettir. 1922 (Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Atatürk, S. 90)
    Vatanın kurtuluşu, milletin görüş ve idaresi kendi alınyazısı üzerinde kayıtsız şartsız hâkim olduğu zaman başlamış ve ancak milletin vicdanından doğan ordularla olumlu ve kesin neticelere ermiş. 1922 (Atatürk'ün T.T.B. IV, S.459)
    Memleketimizi hiçbir hak ve adalete dayanmayarak çiğnemek ve çiğnetmek teşebbüsü, muzaffer ordumuzun fedakârane ve cansiperane gayretiyle lâyık olduğu başarısızlığa uğratılmış ve milletimiz, tarihin nadir kaydettiği bir zafer kazanarak sevgili yurdumuzu kurtarmıştır. 1923 (Atatürk'ün S.D. I, S. 290)
    Şunu bir gerçek olarak biliniz ki, şeref hiçbir vakit bir adamın değil, bütün milletindir. Eğer yapılan işler mühimse, gösterilen muvaffakiyetler belli ise, inkılâplar dikkati çekici ise her fert kendini tebrik etmelidir. Çünkü böyle büyük şeyleri ancak çok kabiliyetli olan büyük milletler yapabilir ve bu milletin her ferdi, böyle en kabiliyetli ve büyük bir millete mensup olduğunu düşünerek kendini tebrik etsin. 1923 (Atatürk'ün S.D. II, S.123)
    Bütün bu muvaffakiyet yalnız benim eserim değildir ve olamaz. Bütün muvaffakiyet, bütün milletin azim ve imanıyla çalışmasını birleştirmesi neticesidir. Kahraman milletimizin ve seçkin ordumuzun kazandığı başarı ve zaferlerdir. 1928 (Atatürk'ün S.D. II, S. 76-77)
    Kahraman Türk ordularının kazandıkları büyük zaferlerde şahsıma düşmüş olan vazifeleri yapabilmişsem çok bahtiyarım. Yalnız bu noktada bir gerçeği açıklamak için söyliyeyim ki; benim, ordularımızı yönelttiğim hedefler, esasen ordularımın her erinin, bütün subaylarının ve kumandanlarının görüşlerinin, vicdanlarının, azimlerinin, ülkülerinin yönelmiş olduğu hedefler idi. 1928 (Atatürk'ün S.D. II, S. 228)
    Her safhası vatan için, evlâtlarımızın torunları için şerefli hâdiselerle dolu büyük bir kahramanlık menkıbesi teşkil eden Anadolu muharebelerinin heyecan veren tafsilâtını tarihin diline terkediyorum. Millet; milletin ruh sanatı, musikisi, edebiyatı ve bütün estetiği, bu kutsal mücadelenin ilâhî nağmelerini sonsuz bir vatan aşkının coşkun heyecanlarıyla daima şakımalıdır. 1923 (Atatürk'ün S.D. I, S.305)
    Geçirdiğimiz buhranlı günlerin şerefli kahramanlarını hep beraber kutlayalım. Onlar arasında muharebe meydanlarında düşman silâhiyle göğüsleri delinmiş bahtiyarlar olduğu gibi yangınlarda, ateşlerde yakılmış bedbaht çocuklar, kadınlar ve ihtiyarlar vardır. Onlar arasında namuslarına tecavüz edilmiş, ebediyen ağlamağa mahkûm genç kızlar da vardır. Onlar arasında yurtlarını kaybetmiş aileler, evlatlarını gömmüş analar vardır ve yine onlar arasında muharebedeki namus vazifesini şerefle yaparak bugün memleketlerine dönmüş gaziler vardır. Onlardan şehitlik şarabını içmiş olanların ruhlarına fatihalar sunalım. 1923 (Atatürk'ün S.D. I, S. 308-309)



    MÜTAREKE ve KURTULUŞ SAVAŞINDA ÇORUM
    Çorum'un kurtuluş savaşının örgütlenişindeki işlevini, büyük ölçüde doğrudan doğruya işgale uğramamış olması, nüfus içinde Rum nüfusunun payının çok az olması ve kurtuluş savaşının örgütlenmesinde önemli rol oynamış merkezlere çok yakın olan konumu belirlemiştir.
    Mütareke sonrasında, Doğu Karadeniz bölgesinde Rum Pontus devletinin kurulmasını sağlamak için, yoğun bir çete örgütlenmesi başlamıştı. Yunan Kızılhaç gemileri ile getirilen silah ve cephane yardımıyla Rum çeteler oluşturuluyordu. Çorumda az sayıda Rum bulunmasına rağmen, Hazaraki başkanlığında merkezi İstanbul'da olan Sulh ve Selamet Cemiyetinin bir şubesi kuruluyor ve bu cemiyet Rum Pontus Cemiyetiyle ilişki kurmaya çalışıyordu. Bu cemiyet içinde üç Türk'te yer alıyordu.(1)
    Çorum'da hem kentsel hem kırsal nüfusun hemen hemen tamamının Müslüman olması, Rum Pontus Cemiyetiyle dolaylı da olsa bir ilişki kurulmuş olmasına karşın Rum çete faaliyetlerinin Çorum'a ulaşmasına engel oluyordu. Samsun civarında büyük bir milis grubunu kumanda eden, Pontusçu "General Anonya" nun etkileri ancak Çorum mutasarrıflığının kuzey kesimlerinde hissediliyordu. (2)
    Doğu Karadeniz Bölgesinde Rum Pontus çetelerinin faaliyetlerine karşı Karadeniz eşrafının örgütlenmesi yörenin büyük kentleri olan Trabzon ve Erzurum'un merkezlerinde olmuştur. 6 Mart 1919 da Erzurumlular İstanbul'da kurulmuş olan Vilayeti Şarkiye Müdafa-i Hukuku Milliye Cemiyetinin şubesini kurdular. Trabzon Muhafaza-i Hukuku Milliye Cemiyeti başlangıçtaki sadece propagandaya dönük olan faaliyetlerini bırakarak "tesirli teşebbüsler" yapılmasına karar vererek silahlı savunmaya geçti. Trabzon ilinde Rum çetelerinin en yoğun olduğu Giresun'da, Topal Osman'ın etrafında karşı çete örgütleri organize edilmeğe başlandı.(3)

    "Samsun havalisinde, Türk ahali, hükümet tarafından korunamadığından, bazı lâz çetelerini Trabzon havalisinden getirerek"(4) kendilerini savunmaya çalışıyordu.
    Mütareke döneminde Çorum'un Rum çetelerinden çok geleneksel olarak Anadolu'da sık sık görülen çetelerin baskısını hissetmektedir.
    Örneğin 80 kişilik Kör dede çetesi Çorum ile Dersim arasında faaliyettedir, bugünkü Ortaköy kazasının Karahacib köyünde, devletin aşarını sakladığı zahire ambarını basıp köylüye dağıtmıştır. Hamamözü yöresinde Musa Çavuş çetesi, Dörttepe yöresinde Esat Çetesi, Harami boğazında Yırtma adlı çete faaliyet gösteriyordu.
    Anadolu'da Rum çetelerinin baskısının yoğun olduğu yörelerde, bu geleneksel çeteler direniş güçlerine dönüşüyorken, Çorumda böyle bir dönüşme olmayacaktır. Bu çeteler Süleyman Sami Beyin mütareke dönemindeki mutasarrıflığı sırasında "tenkil" edileceklerdir.(5)
    Bu çetelerden Musa Çavuş çetesinin dayandığı ağanın ittihatçıların ildeki lideri durumundaki büyük toprak sahibi Madanoğlu Hacı Salim Ağa olduğu düşünülürse, böyle bir dönüşüm gösterme yerine "tenkil" edilmiş olması, mütareke döneminde Çorumda Rum çetelerinin baskısının hissedilmediğinin bir kanıtı olarak görülebilir.
    Süleyman Sami Beyin mutasarrıflığının sona erdiği 5 Nisan 1919 tarihine kadar, Çorum yöresinin asayişi en düzenli kesimidir. İşgal kuvvetlerinin Samsunda ve Merzifon'da askeri müfrezeleri olmasına karşın Çorumda böyle bir müdahale söz konusu değildir. Bu nedenle de Çorumda direniş örgütlenmesi için bir sebep yoktur.
    Çorumda ilk Kuvay-ı Milliye direnişinin örgütlenmeğe başlaması 1919 yılı Mayıs ayından sonra olmuştur denilebilir. Örgütlenmenin başlangıcında iki önemli neden üst üste düşmektedir. Nedenlerden birincisi, Hürriyet ve İtilafçı Sami Fethi'nin 6 Nisan 1919 tarihinde başlayan mutasarrıflığı ve giriştiği eylemler, ikinci ise 19 Mayıs 1919 da Samsuna çıkan Mustafa Kemal Paşa'nın kurtuluş savaşını başlatmak için giriştiği çabalardır.
    Mütareke sonrasında, İttihat ve Terakki kapanıp önderleri yurt dışına gidince gerçekte örgütlü bir siyasal güç kalmamıştı. Savaş koşullarında İttihat ve Terakki tüm muhalif siyasal güçleri dağıtmıştı. İttihat ve Terakkinin iktidardan çekilmek zorunda kalması önemli bir iktidar boşluğu çıkarmıştı. Mütarekeden sonraki yıl içinde Osmanlı İmparatorluğunda 11 fırka ve birçok siyasal amaçlı dernek kurulmuş ve kongre toplanmıştır.(7)
    Bunlardan Ocak ayı içinde kurulan Hürriyet ve İtilâf Fırkası 4 Mart 1919'da Damat Ferid Paşa kabinesinin kurulmasıyla iktidara geldi. Hürriyet ve İtilâf Fırkası kuruluşundan bir buçuk ay gibi kısa bir süre sonra henüz örgütlenmemiş bir durumda iken iktidara gelmiştir.
    Gerçi I. Dünya Savaşı öncesinde, Hürriyet ve İtilafın da İttihat ve Terakki gibi bütün ülkeye yaygın bir teşkilâtı vardı, ama iktidarı ele geçirdiğinde yeniden kurulan fırka örgütü eski gücünde değildi. İttihatçı kadroları değiştirecek bir kadrosu henüz yoktu. Hürriyet ve İtilafçılar Anadolu'daki teşkilatlarını asıl iktidara geldikten sonra oluşturmaya çalışacaklardır. İlk kademede yapabilecekleri valileri ve mutasarrıfları değiştirecek örgütlenmeyi başlatmaktır. Bu kolay bir iş değildir, güçlü İttihat ve Terakkinin yerel örgütleri ve büyük ölçüde bu kadrolara dayanan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri ve Kuvay-ı Milliye örgütü buna direnecektir.
    Ankara'ya Muhittin Paşanın vali, onun bir kazası olan Çorum'a Sami Fethi Beyin mutasarrıf atanması, Hürriyet ve İtilafın iktidar olması ve yeniden örgütlenmesi girişiminin bu yöredeki uygulamasıdır. "Hürriyet ve İtilaf Fırkası, avukat Kamil, avukat(9) Sabit öncülüğünde canlandırılmağa çalışılır. Hürriyet ve İtilafçıların ileri gelenleri Kadife oğlu Abbas, Kürt Hacı Mustafa Efendi, Alaybey oğlu Hacı Sait Ağa, Tütek oğlu Hacı Faik Bey, Hacı Abdurrahman oğlu Salim Ağa, Kavukçu oğlu Latif Ağa, Battal oğlu Enver Ağa ile Hayran oğlu İsmail Ağadır.(10)
    Çorumda Hürriyet ve İtilaf Fırkasının bu yeniden örgütlenme çabasının karşısında yer alabilecek iki örgütlü güç bulunmaktadır. Bunlardan birincisi kapanmış olmasına rağmen eski ittihatçılar, ikincisi ise Birinci Dünya Savaşı sırasında kurulmuş "İhtiyat Zabitleri Cemiyeti" dir.
    İttihatçıların varlıklı en güçlü kişisi Madanoğlu Hacı Salim Ağa'dır. Osmanlı Meclisi Mebusanında Çorum mebusu olan Enbiya zâde İsmet Bey (Eker), Mehmet Galip (Kürkçü), Gökeşmeoğlu Mahmut Mehmet, Süleyman (Köstekçi), Çöplü oğlu Mustafa Efendi, Velipaşaoğlu Şevket, Tütüncü oğlu Mehmet, Hacı Abdurrahmanoğlu Tahsin, İttihatçıların ileri gelenleridir.(11)
    Parti kapanmıştır, Çorumun geleneksel kurumu "hanedan odaları" varlıklarını sürdürmektedir. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu'nun anılarında anlattığı bu odalarda: "Halkın devam ettiği "kahvehanelere" gidemeyen "yüksek tabaka" yatsı namazından sonra "odasını açan" ağanın evinin selamlık kısmında bir araya gelerek, hem sohbet ederler hem de "ağa" hanedanlığını, ya da ikramcılığını gösterme olanağını bulurlardı. İttihatçılardan Gökeşmeoğlu (Mahmut) Mehmet'in ve Kürkçüoğlu Galip'in odaları bu geleneksel işlevleri yanı sıra siyasal kararların oluştuğu yerler niteliğini kazanmıştı.
    İhtiyat Zabitleri Cemiyeti üyeleri ise; Osman (Köstekçi), Hamdi (Kürkçü), Sadık (Çorbacı), Cemal (Çorbacı), Mustafa (Köksal), Mahir (Tümer), Osman (Biberoğlu), Tozluburunlu Ahmet, Rıfat Kavukçu, Behçet (Eyüboğlu), Damat Şükrü, Haboğlu Mehmet, Nuri Uygur, Hacı Lort (Çetenoğullarından) Dirgen Şükrü, Abdullah Darendeli, Ziya Babaoğlu, Sabit Müddelip, Kürt Hafızın Tahsin, Nuri Güçlü, Lütfi Bilal, Çamlıcalı İsmail, İsmail Bozdoğan, Kemal Karafakı'ydı. Veli Paşa Otelinin üst katındaki bir odada toplanıyorlardı.

    Çorum içinde bu gelişmeler olurken, Mustafa Kemal'in Samsuna çıkışından sonra, Çorumun çevresindeki yerleşmelerde Çorumu yakından ilgilendiren gelişmeler olmaya başlamıştı. Mustafa Kemal Paşanın Samsun'a çıktıktan sonra kurtuluş savaşının örgütlenmesi sırasında izlediği Havza, Amasya, Sivas, Erzurum, Sivas, Amasya, Sivas Ankara güzergâhı Çorumdan geçmemektedir, ama Çorum'a Amasya, Havza gibi çok yakın merkezlerden geçilmektedir.
    Mustafa Kemal Paşa'nın Samsuna çıktıktan sonra Anadolu içlerine ilerlerken, örgütlemeği düşündüğü kurtuluş savaşını halka dayandıracak bir strateji izliyordu. 25 Mayıs 1919 da vardığı Havzadan, 9 uncu Ordu Müfettişi sıfatıyla, tüm askeri ve mülki yöneticilerden bulundukları yörelerde protesto mitingleri tertiplemelerini istedi. Havzada bütün kolordu kumandanları ile ilişki kurarak onların kuvvetlerini saptadı, onları milis kuvvetleri kurmaya teşvik etti.. Kendisi de Topal Osman Ağayı çağırtıp onunla görüştü. Rum çetecilere karşı savaşmasını destekledi.
    Bu gelişmeler sırasında Rauf Orbay Bandırmadan Anadolu'ya geçmiş Batı Anadolu'da kısa bir incelemeden sonra Ankara'da 20. Kolordu Kumandanı olan Ali Fuat (Cebe-soy) Paşanın yanına gelmişti. Rauf Beyin Ankara'ya gelişinin şifreli olarak Havzaya bildirilmesi üzerine, Mustafa Kemal Paşa, Ali Fuat Paşayı "Ankara'dan ayrıldığınızı ihsas etmeyecek tertibat ve tedbir aldıktan sonra, tebdili nam ve kıyafet ederek birkaç gün için serian bana mülhak olunuz. İstanbul'dan gelen arkadaşları da beraber getiriniz" (16) dediği bir telgrafla Havzaya çağırdı.

    İstanbul Hükümeti Mustafa Kemal'in faaliyetlerinden şüphelenerek 8 Haziran 1919 da İstanbul'a geri çağırdıysa da, o geri gitmeyerek çağrılma sebebini sordu ve 13 Haziranda Havzadan ayrılıp Amasya'ya geçti.
    12 Haziranda Tosya, Osmancık Merzifon yoluyla Havzaya gitmek üzere yola çıkan Ali Fuat Paşa, Mustafa Kemal'in Amasya'ya geçmesi üzerine, Sungurlu Çorum yolunu izleyerek Amasya'ya gitmiştir. 16-17 Haziranda, Ali Fuat Paşa eski Bahriye Nazırı Rauf (Orbay) Bey, ve arkadaşları Recep Zühdü ve İbrahim Süreyya ile Çorum'a gelmiş ve Müezzin oğullarının evinde misafir kalmışlardır. Çorumda kaldıkları sırada, Ali Fuat Paşa, Çorumun ileri gelenleri ile konuşarak Ankara Valisinin ve Çorum mutasarrıfının tutumlarına dikkatlerini çekmiştir.
    Mustafa Kemal İstanbul Hükümetinin kendi üzerinde baskısının artması üzerine, Anadolu İhtilali'ni belki de planladığı zamandan önce, Amasya'da Ali Fuat Paşa, Rauf Bey, Refet Bey, Canik (Samsun) Mutasarrıfı Hamit Bey ile konuşarak açıklamak zorunda kaldı. Anadolu ihtilalini 22 Haziran 1919 da açıklanan bu belge sonra "Amasya Tamimi" diye ün kazanacaktır. Amasya tamiminde ulusun durumunu saptamak ve haklı sesini duyurmak için Anadolu'nun en güven veren yeri olan "Sivas" ta bir ulusal kongrenin toplanmasının kararlaştırıldığı bildiriliyor, her livadan seçilecek üç temsilcinin yola çıkarılması isteniyordu. Doğu illeri adına 10 Temmuzda Erzurum'da toplanacak kongrenin delegeleri, Sivas'a geleceklerdi. Diğer delegeler, Müdafaa-i Hukuk ve Reddi İlhak derneklerince ve Belediyelerce seçilecekti. Kumandanların yerlerini terk etmemesi ve direnmeleri telkin ediliyordu. Tamim Mustafa Kemal Paşa, Rauf Bey, Ali Fuat Paşa, Albay Refet Kazım Karabekir Paşayla, Konya'daki Yıldırım Kıtaatı Müfettişi Mersinli Cemal Paşanın telgrafla oluru alınmıştı. (19)

    Ali Fuat (Cebesoy), Amasya Tamimini imzaladıktan sonra Çorum -Yozgat yoluyla 26 Haziran 1919 da Ankara'ya döndü (20). Mustafa Kemal Paşa Amasya Tamimini Edirne'ye kadar göndererek 9 uncu Ordu bölgesiyle sınırlı yetkilerini aşmıştı. İngilizlerin baskısı üzerine Dâhiliye Vekili Ali Kemal, Mustafa Kemal'in görevinden uzaklaştırıldığını bildirdiyse de, bunu uygulamaya ve Amasya Tamiminin uygulanmasını engellemeğe gücü yetmiyordu, çünkü uygulama askeri kumandanlarca yürütülüyordu. Bu durumda Ali Kemal istifa etmek zorunda kaldı. Mustafa Kemal de, daha önce örgütlenmiş bulunan Erzurum Kongresine gitmek üzere yola çıktı. Sivas'ta Dahiliye Vekilinin emrini yerine getirmek isteyen Ali Galip ile konuştu. Yolda Erzincan'da iken Padişahtan kendisini İstanbul'a çağıran bir telgraf aldı. Bu telgrafı görevinden ayrılmayacağını bildirerek yanıtladıktan sonra 3 Temmuz 1919 da Erzurum&
#01.01.2010 11:20 0 0 0