Zonguldak'a tayin olduğum ilk günlerde bir şey dikkatimi çekmişti. Yolda, otobüste ya da lavarın çevresinde rastladığım işçilerin hemen hepsinin gözleri adeta kalemle çekilmiş gibi sürmeliydi! Onları tanımak çok kolaydı. Yalnız sürmeli gözleri değil, üstlerine başlarına sinmiş olan yoksulluklarına bakmak bile yetiyordu kömürü işçisi olduklarını anlamaya. İlk zamanlar bu sürmeli gözün, burada yaşayan halka mahsus bir özellik olduğunu sanmıştım. Bir gün işyerinde çalışırken bu konuyu oranın yerlisi olan meslektaşlarıma sordum. Güldüler. Meğer vardiyaları bitip, ocaktan çıkan işçiler ellerini yüzlerini yıkadıklarında gözlerini yumdukları için göz kapaklarına doluşan incecik kömür tozları suyla çıkmaz, zamanla biriken bu kömür tozu, gözlerinin adeta sürme çekilmiş gibi görünmesine sebep olurmuş.
Çalıştığım daire, ocaklardan çıkarılan kömürlerin yıkanıp ayıklandığı, çok büyük bir fabrika görünümündeki lavarın yakınındaydı. Ocaklarda kazılan taşla karışık kömürler vagonlarla yer yüzüne çıkarılır, yükleri lokomotiflerin çektiği daha büyük vagonlara aktarılır, onlar da bu pasa ile karışık kömürleri lavarın boşaltma denen kısmına boşaltırdı. Boşaltma denen kısımdan, yürüyen bantlarla lavarın havuzlarına giden kömürler, burada taşlarından ayıklanır, yıkanır ve tane boylarına göre ayrılıp limana taşınırdı.
Bir zamanlar (tek şef dönemi), Zonguldak ve çevresindeki köylerde yaşayan herkesin ocaklarda; ''işçi mükellefiyeti'' adı altında zorla çalıştırıldıklarını, yine askerliklerini kömür ocaklarında çalışarak yaptıklarını da bunun gibi hayretler içinde öğrenmiştim. Eski madencilerle tanışıp konuştukça hem çok acı, hem de madenciliğe dair, orada yaşamayanların bilemeyeceği pek çok gerçeği dinleyip öğrenmiştim. Bunların büyük kısmı; ocaklardaki kazalar, göçükler, grizu patlaması, yerin yüzlerce metre altında matkapla kayaları delerken yer altı suyunun aniden boşalıp, matkabı, onu tutan işçinin göğsüne mızrak misali saplaması gibi korkunç ve başka yerlerde bir benzerine rastlanmayacak olaylardı. Bunların dışında; bana çok ilginç gelen bir şey de, yerin altındaki kömür ocaklarında çalıştırılan katırlar oldu. Eski madenciler, o katırların kendilerinden bile kıymetli olduğunu söylediklerinde şaka yapıyorlar sanmıştım.
Yerin yüzlerce metre altındaki galerilerde, kömür ve pasa doldurulan küçük vagonları çekmek için kullanılan bu katırlar yeryüzünde değil, yerin altında onlar için yapılmış ahırlarda doğuyor, orada büyüyor ve sonra da çalıştırılıyormuş. Yalnız işçilerle memurlar emekli olur sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Bu cefakar katırlar da belli bir yaşa gelince ( bir grizu patlamasında ölmezlerse tabii), emekliliği hak ediyorlar ve yeryüzündeki ahırlarda ölünceye kadar bakıma alınıyorlarmış Ama ne acıdır ki, bu katırlar yeryüzüne çıkmadan önceki hayatlarını sürekli karanlık olan galerilerde geçirdikleri için yeryüzüne çıkarıldıklarında kör oluyorlarmış! Ve inanmayacaksınız ama bu emektar işçi katırlar sayı saymasını da biliyormuş!
Bir arkadaşımın maden mühendisi olan eşi anlatmıştı. Maden çavuşu olmak isteyen işçiler için bir sınav yapılıyormuş. Sözlü sınavda, kıdemli mühendislerden biri işçilerden birine sormuş:
" Bir katır kaç vagon çeker?"
" 7 vagon çeker."
" 6 vagon bağlasan ne olur?"
" Bekler."
" Peki, 8 vagon bağlasan?.."
" Çekmez"
" Neden çekmezler peki?"
" Sayarlar da ondan!"
Meğer, gerçekten de işçiler vagonları itip arka arkaya bağladıklarında, çıkan sesi tek tek sayarmış bu katırlar. 7. vagon da 6. vagona çarpıp kilitlenince katırlar kendiliğinden vagon katarını çekmeye başlarmış. Eğer 7. vagondan sonra bir vagon daha eklenecek olursa yük ağır geldiği için bunu angarya kabul edip çekmezler, o fazla vagonun katardan çıkartılmasını beklerlermiş!