Benim Yirmialtıncı Pencerem

Son güncelleme: 17.01.2010 13:52
  • Bugün lafı gezdirip dolaştırmak yok. Emin ol, yok. İnan ki, yok Doğrudan ko-nuya gireceğim bugün seninle konuşurken. Ve sen de bana hiç kızmayacaksın. Hatta kızamayacaksın. Hem neden kızasın? Kızmaya fırsat bile bulamayacaksın. Öyle ace-leci davranacağım bugün, gafletten perdeleri açarken Öyle süratli ve hevesli dav-ranacağım, dünyayı izlerken Anlatacağım o kadar çok şey var ki! Çok neşeliyim. Bu nedenle (inanıyorum) sen de bana söyleyecek bir şey bulamayacaksın. Hayretin avuçlarında, kâinata bakacaksın.

    Sanma sana kızıyorum, bana kızdığında... Yok, kesinlikle kızmıyorum. Çünkü biliyorum, ben sözlerimi uzattıkça, senin de hakikate iştahın artıyor. (Bana da öyle olmuştu.) Ona ulaşma arzun seni çıldırtıyor. Öyle ya, kaç yıldır seni kurtaracak bir ab-ı hayat bekliyorsun, ölümü yudumlarken. Kaç yıldır yalvarıyorsun, ruhsuz maddeler-den yardım beklerken Fazla naz, âşık usandırırmış. Sen de usanıyorsun belki beni dinlerken Fazla iştah da seni mektuplarıma karşı (belki) küstürüyor. Bilmiyorum, bunlar sadece tahmin Ama usanmanı istemem. Allah biliyor ya, hiç istemem. Ben hakikate perde olmak istemem. Ona ayna olalım derken, perdesi olmak, doğrusu ne feci bir iştir! Böyle acayip bir noktaya varan hakikat yolculuğu, ne feci bir gidiştir

    O halde sen de benimle beraber bak kâinata! Bak! Varlık bir Fırat nehri coşkun-luğunda nasıl da akıp, çağlıyor. Nasıl gürültülü sesler çıkarıyor. Binler nesne, binler dönüşüm içinde, sanırsın ki arzuyla koşuşturuyor. Dünya bir yere gidiyor, varlık sü-rekli bir başka şeye dönüşüyor. Bir şeyler sürekli yeniden oluyor. Baksana halimize Şu anı bir kez daha yaşaman imkânsız... Cümlemi yazmam bittiğinde (ve senin oku-man bittiğinde) o fiil için ayrılmış vakit de dolacak ve maziye atılacak. Bu an bir daha olmayacak. Böyle bakınca kâinat garip Şimdiki zaman diye bir şey yok sanki Her şey mazide, bir şekilde geçmişte Geçmişte kalmaya mahkûm her tazelik. Ve bek-lentiler var gelecekte. Bizse kollarımızı açmış, ikisini bir araya getirmeye çalışıyoruz. Bilmiyorum, sen ne düşünürsün? Ama bence boşuna uğraşıyoruz.

    Güzellikleri gördün mü?

    Varlıktaki güzellikleri Sonsuz sayıdaki güzellikleri Hemen yârini getirme ak-lına. Yârine varıncaya kadar kâinatta ne güzellikler var. Ne harikalar var! Ne mucize-ler saklanıyor, monotonluk perdeleri altlarında Ne harikalar var, sıradanlığın göz kapakları altında. Bak, bak, yıldızlar nasıl nazlı birer âşık gibi bize göz kırpıyor. "Hişt, hişt!" der gibi dikkatimizi celbe çalışıyor. Papatyalar, gelincikler ve laleler dağlardan, vadilerden bize gülücük saçıyor. Balıklar da sudaki şen ve ani hareketleriyle mutlu-luklarının dansını ediyorlar. Bak, kendi lisanlarıyla hallerine şükrediyorlar. Ya kuşlar? Onlar balık kardeşlerinden hiç geri kalırlar mı? Onlar da bir tatlı telaş içinde koşuştu-ruyorlar. Bir o yana, bir bu yana uçuyorlar.

    Ama

    Ama nihayetinde her "güzel" gidiyor

    Her "güzellik" son buluyor

    Şimdi o güzelliklerden kafanı kaldır da varlıkların sonuna bak. Kim bilir kaç gü-zeli yuttu, o kara toprak. Ve kim bilir bağrında daha kaç güzellik son bulacak! Kaç afet-i devranı daha yutacak? Ama arkadaşım, bu güzeller madem bu kadar yaşama-ya hevesliydiler, mutluydular, hem diriydiler; neden bir gün her şeylerini bırakıp gitti-ler. Hatta bak, ölmeden önce bile pek çoğu elindeki nimetlerden vazgeçmeye başlı-yor. Her genç yaşlanıyor, her güzel çirkinleşiyor

    Her sanatta bir yıkılış var sonlara doğru. Bir garip tasarruflar oluyor. Her varlık geliyor, güzelleşiyor, sonra çirkinleşiyor ve son buluyor. Sanki her birisi bu halleriyle (güzellikten sıyrılıp gün gelip gitmeleriyle) bize bir şey anlatmaya çalışıyor:

    "Bakınız, biz güzeldik. Çok güzeldik. Öyle ki, pek çok âşığı bir nazarımızla pe-şimizden gezdirirdik. Bir gözümüz hatrına bin göz sevdirirdik. Ve fakat görüyorsunuz, güzelliğimiz elimizde kalmadı. Elimizden alındı. Eğer bu bizim olsaydı, bizden olsay-dı, hiç bizden alınır mıydı? Demek ki emanetti. Nasıl ki bu can tende emanetti, güzel-liğimiz de, gençliğimiz de, yeteneklerimiz de aynen öyle birer emanetti. Gün geldi, elimizden alındı. Zaman bitti, terhis düdüğü çalındı. Limanlarda birkaç mendil salındı. Silahlar da, kazançlar da bırakıldı. Görevlerimizden hep azat olduk.

    Biz azat olduk, fakat güzellik son bulmadı. Üzerimizde nimet türünden ne varsa, evlatlarımıza kaldı. Onlar şimdi bizim bedelimize size onları seyrettirecekler. Kendile-rinin olmayanı, size izlettirecekler Ne olur, bizden ibret almayan gözlerinizle onlar-dan ibret alın. Bu geçip gidenlerin üzerindeki nimetlerin madenini, bir başka yerde arayın."

    Nasihatlerini işittin, yine de uyanmaz mısın?

    Bu kadar inada da pes demek lazım doğrusu Ben bile pes edeceğim nere-deyse senin elinden Ama yağma yok! Altı penceremiz daha var. O zamana kadar sen de, ben de dişlerimizi sıkacağız. Sabır taşımıza tutunacağız. Mademki bu güzel-likler bizim değil, bizimle beraber gelmiyor ve bizi bırakıyor. O zaman bunların sahibi-nin başkası olduğunu anlayacağız.

    Bir başkası, çok yüce bir başkası

    Bir nehir üzerindeki parıltılar güneşe ait olmazsa, bir güneşten sanılmazsa, o zaman kime verilir? Suya mı? Yoksa damlacıklara mı? Hâlbuki görüyorsun, suda da, damlacıklarda da o meziyet yok. Işık üretemiyorlar. Hem o parıltılar çok kalmıyorlar, hemen gidiyorlar. Bir gölgeye girildiği an kayboluyorlar.

    Şimdi bu hale sen ne diyeceksin?

    Bu güzellikleri kendinden mi bileceksin?

    Güldürme beni Daha dün gözüne giren bir toz zerresiyle bir saate yakın uğ-raştın. Baktın çıkaramadın, onunla yattın ve uyandığında kalmaması için Allah'a yal-vardın. Bu kadar acizken sen, üzerindeki bu nimetleri ve hünerleri kendinden mi sa-nacaksın? Daha yüzündeki sivilceyi gideremezsin. Tüm bu güzelliği kendinden nasıl bilirsin? Dostum, sen kendin bile kendine sahip değilsin, hâkim değilsin, başka şeyleri neden nafile yere yüklenirsin? Ağzına aldığın bir ekmeği bile çiğnemekten öte yaptı-ğın bir faaliyet yok. Onun midende ve bağırsaklarındaki dağılışı, kana karışması ve hücrelere paylaştırılması, tamamen senin dışında gerçekleşen olaylar, yalan mı? Se-nin iraden karışsa, söyle bakalım, kalbin bu kadar düzenle atar mı? Bu kadar dışında kaldığın şeylere, olan işlere nasıl sahip çıkabiliyorsun? İnan ki, beni çok şaşırtıyor-sun. Bir de okumuşsun.

    Pes, senin haline vallahi pes Sen hep gözlerine perde doldurmuşsun.

    Haydi, o güzellikleri geçtim. İçindeki aşktan da mı nasibin yok? Böylesine güzel-liğe meftunken varlıkların elinden çekilip alınışı, sana esas güzellik sahibini hissettir-miyor mu? Ama hissettirmeli! Bunca (bir anda) var olan ve (bir anda) yok olan Leyla, hislerini uyandırıp, seni hakiki güzel olan Mevla'ya yönlendirmeli.

    Baksana şu haline hayali arkadaşım!

    Neyin peşinde aşk ile koşsan, vardığın an ondan bıkıyorsun. Her lezzetten do-yuyorsun. Neyi eline hevesle alsan, ondan tiksintiyle ayrılıyorsun. Hiçbirisiyle tatmin olmuyorsun. Dolmuyorsun, dinmiyorsun. Hep daha fazlasını istiyorsun. Senin bu son-suz aşkın, doymayan iştiyakın sakın sonsuz bir güzellik sahibi için olmasın? Hem sen yalnız da değilsin. Senden başka milyonlarca varlık var. Aynen senin gibiler. Hepsi de vazifelerini sanki büyük bir aşkla yapıyorlar. Âşık oldukları için yapıyorlar. Birisine aşklarını ilan ediyorlar. Sence varlıkta bu denli şiddetle hissedilen aşk, bu sonsuz cazibe, bu yöneliş ve akış; bir sonsuz güzelin varlığına delil değil mi? En kör gözlere bile onu göstermez mi?

    Bence öyle Hem bir tek kendini düşünme, tüm varlığı kalbine almaya çalış. Onlarla birlikte tefekkür et. Sen insansın. Hepsini temsile hazırsın. Belki kuşun ötü-şünde, çiçeğin açışında, karıncanın gayretinde, arının uçuşunda hep aynı yakarışı duyacaksın. Ah hayali arkadaşım. Bilmiyorsun! Hep böyle mi kalacaksın? Belki bilsen böyle olmayacaksın. Belki ancak o zaman mutlu olacaksın Ancak O'nunla (c.c.) aşka doyacaksın. Vuslata kanacaksın. Daha hiç usanmayacaksın. Evliyalar gibi zik-riyle coşacaksın. İbadetiyle yanacaksın. Ateşe müştak bir pervane olacaksın. Ah ar-kadaşım. Ancak o zaman "sen" sen olacaksın! Sen "sen" olduğunda, kul olacaksın.


    Ahmet Ay
#17.01.2010 13:52 0 0 0