Uluslararası Irk Ayırımı İle Mücadele Günü hakkında bilgi
İnsanlığın doğuşundan bugüne kadar sürekli bir mücadele içinde bulunuşu barışın değerini ve önemini artıran en önemli sebeplerden biridir. Savaş insanlık için her zaman yıkım ve felaket olmuş , barış ise insanlığa mutluluk ve saadet getirmiştir. İnsanın varoluşu ile birlikte verdiği savaş aslında özlemini duyduğu en ideal yaşam biçimini yakalamaya yönelik verdiği mücadeledir. Aslında bu mücadele kişinin doğası gereği yaptığı savaştır. Bilinmeyeni araştırma ve öğrenme içgüdüsü bu savaşın en ana noktasıdır. Bu doğal olarak insanı araştırmaya , bulmaya, değerlendirmeye, öğrenmeye ve giderek ideale ulaşmaya itecektir.
İnsanların ütopya olarak gördükleri ve bu uğurda savaştıkları barış ortamı,insanların özlediği,birlik ve beraberlik, huzur ve güven içinde yaşama arzusunu beraberinde getirmektedir. Bu niteliği ile savaşların en mutlu olanı barış için savaştır. Savaşı da barışı da başlatıp bitiren insandır,noktasından hareketle ,savaş insanların fikrinde başlamaktadır. Bu nedenle barışın savunmasında insanların fikrinde oluşturulmalıdır.
Ulusal tarihimizin en büyük lideri ve önderi olan Atatürk ün en önemli vasıflarından biride insanlık idealine ve barışa olan yaklaşımı ve katkılarıdır. O sadece bu idealini Türk dünyası için değil bütün insanlık için gerçekleştirmiş ve dünya barışının en büyük savunucusu ve koruyucusu olmuştur. Atatürk'ün tüm dünya tarafından asker, siyasetçi ve reformist olarak tanınmış karizmatik ve pragmatik bir lider olarak tarihe yön veren yapısı ile insanlık sevgisine dayanan idealist görüşleri ile evrenselleşmiştir. Olağanüstü bir inkılapçı olan Atatürk Sömürgecilik ve emperyalizme karşı çıkmış ve dünya ulusları arasındaki karşılıklı anlayışın ve sürekli barışın öncülüğünü yapmış, bütün hayatı boyunca insanlar arasında hiçbir renk,din,ırk ayrımı gözetmeyen bir uyum ve işbirliği içinde insan haklarına saygılı bir lider olmuştur. Gerçekten Atatürk , en yakın silah arkadaşı İsmet İnönü nün belirttiği gibi, İnsanlık idealinin aşık ve mümtaz siması olmuş ve bütün dünyaya verdiği barış mesajları ile bunu her zaman kanıtlamıştır.
Atatürk'ün insanlık idealinde , özgürlük , bağımsızlık ve insan haklarına saygı ön planda gelir. Onun özgürlük ve bağımsızlık tutkusu,bencil değil ulusaldır. Hatta daha ileri giderek diyebiliriz ki evrenseldir, bütün insanlık dünyasına yöneliktir. O, "Özgürlük olmayan ülkede ölüm ,yıkılış vardır. Her ilerlemenin, kurtuluşun anası özgürlüktür",demektedir[1][1]. Onun insanlık idealini taçlandıran barış tutkusu gerçekten dikkate değer bir enginliktedir. Bu büyük Türk her şeyden önce meslekten yetişmiş bir asker, dolayısıyla savaşı iyi bilen bir devlet adamıdır. Ancak hiçbir zaman savaşı sevmemiş ve mecbur kalmadıkça ona başvurmamıştır.
Atatürk bütün insanların eşit hak ve fırsatlara sahip olmasını istemektedir. O, İnsanların , mensup olduğu milletin saadetini düşündüğü kadar diğer milletlerinde huzur ve refahının düşünülmesi gerektiğini her fırsatta ifade etmiştir. Kaldı ki dünya milletlerinin saadetine çalışmak diğer bir yoldan kendi huzuruna çalışmaktır. Bu düşünceden hareketle Atatürk; insanlığın tümünü bir beden ve bir ulusu da bunun bir organı sayar." Bedenin parmağının ucundaki acıdan öteki bütün organların etkileneceğini belirtir. O,"İnsan bağlı bulunduğu ulusun varlığını ve mutluluğunu düşündüğü kadar bütün ulusların dirlik ve gönencini de düşünmeli,kendi ulusunun mutluluğuna ne denli değer veriyorsa , bütün dünya uluslarının mutluluğuna da o denli değer vermelidir; çünkü dünya uluslarının mutluluğuna çalışmak, başka yoldan kendi dirlik ve mutluluğunu sağlamaya çalışmak demektir"demiştir
Atatürk 'ün insanlık ideali geleceğe yönelik ve umut doludur. 1923 yılında söylediği şu sözler bunu açıkça ortaya koymaktadır. " Doğudan şimdi doğacak olan güneşe bakınız. Bugün günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan bütün doğu milletlerinin de uyanışını öyle görüyorum. Bağımsızlık ve hürriyetine kavuşacak, daha çok kardeş millet vardır. Onların yeniden doğuşları şüphesiz ki ilerlemeye ve refaha yönelmiş olarak vuku bulacaktır. Bu milletler bütün güçlüklere ve bütün engellere rağmen engelleri yenecekler ve kendilerini bekleyen geleceğe ulaşacaklardır. Sömürgecilik ve emperyalizm yeryüzünde yok olacak yerlerini milletlerarasında hiçbir renk , din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı olacaktır."
Atatürk insanlık idealini sonuna kadar savunan ve bu ideali korumaya çalışan bir lider olarak her zaman dünyaya barış mesajları vermiştir. O;" Biz kimsenin düşmanı değiliz! Yalnız insanlığın düşmanı olanların düşmanıyız ifadesi ile bunu kanıtlamıştır. Onun insanlık ideali asil ruhundaki insanlık sevgisinden kaynaklanır. Hiçbir faninin erişemeyeceği kadar üstün ve yüce bir insan sevgisine sahip olan Atatürk, bu sevgisini tüm dünyaya yayma çabasını sonuna kadar sürdürmüştür.
Atatürk'ün gerçekleştirdiği üstün başarıları , kendisindeki insanlık duygusu ile birleşince evrensel bir nitelik kazanmıştır. Bu nitelikler batı ülkelerini etkilediği kadar özgürlüğe muhtaç Asya ve Avrupa ülkelerini de etkilemiş ve onlara yön vermiştir. Bugün özgürlük , bağımsızlık ve demokrasi arayışı içinde olan ve bu yolda mücadele veren bu ülkeler Atatürk'ün çizdiği ve uyguladığı politikaları takip etmekte buna yanaşmayanlar ise sömürge ve bağımlı yaşamaya devam etmektedirler.
Alman Devlet adamı Bismarck'a göre gerçek büyük adamı şu üç nitelik belirler; tasarımda soyluluk, uygulamada insanlık, başarıda ılımlılık. Atatürk'ün kişisel yapısına baktığımız zaman bu üç niteliği aynen görmekteyiz.
O, önce milletinin bağımsızlığını sağladı sonra milletini çağdaş uygarlık düzeyine eriştirerek tasarımda ne kadar usta olduğunu kanıtladı.
Kurtuluş savaşında savaş esirlerine ve yerde sürünen Yunan bayrağına karşı takındığı tavır ve bu bayrağı yerden kaldırtması ile uygulamadaki insanlığını gösterdi.
Kazandığı zaferlerden sonra başka milletlerin topraklarına ve bağımsızlıklarına göz koymamakla da ne kadar ılımlı olduğunu ortaya koydu.
İnsanlar arasındaki ilişkiler ya çarpışma ,zorlama veya uyumdur. Menfaat çarpışmalarının tabii sonucu mücadeledir, savaştır. Menfaatlerin uyuşması ise barıştır. Barış ve savaş birbirine taban tabana zıt iki ayrı kavramdır.
Barış kısaca sosyal düzendir, güvenliktir, hukuk ve kazanılmış haklara saygıdır. Toplum hayatında dengenin sağlanmasıdır.
Mücadele,en vahim olanı savaş ise anarşidir, karışıklıktır,kararsızlık ve dengesizliktir.
Teknik anlamda savaş, bir devletin kendi idaresini zorla kabul ettirmek amacı ile başka bir devlete karşı zor kullanarak yaptığı silahlı mücadeledir. Savaş her zaman ve her devirde tehlikeli olmuş insanların ölümüne, sefaletin artmasına ızdırapların çoğalmasına sebep olmuştur.
Atatürk hayatının büyük bölümünü asker kişiliği ile savaş meydanlarında geçirmiş, ancak hiçbir zaman savaş taraftarı olmamıştır. "Savaş Zaruri Olmalıdır, Zaruri Olmayan Savaş Cinayettir" ifadesi ile bütün yaşamı boyunca barışa bağlı kalmıştır.
Atatürk neden barış adamıdır? Atatürk bir kere Türkiye'nin ve dünyanın en büyük çağdaşlaşma lideridir. Çağdaşlaşma lideri olan bir kimsenin ülkesinde barışa, sükuna, huzura ihtiyaç vardır. Ancak barışın hem içeride hem de dışarıda sağlanması zorunludur.
1931'de " Yurtta Barış Cihanda Barış" ilkesini dile getiren Mustafa Kemal bunu her alanda uygulamıştır.
Yurtta barış cihanda barış ilkesi bir taraftan yurt içinde huzur ve sükunu güven içinde yaşamayı diğer taraftan da milletlerarası barış ve güvenliği hedef tutar.
Yurtta barış toplum hayatındaki düzeni, vatandaşın devlete güvenini,devletin de ülkede kanun hakimiyeti ve hukuk hükümranlığı yurtta barış ilkesinin en tabii sonucudur.
Yurtta barış , devletin ,vatandaşına karşı huzur ve güven içinde yaşama imkanına kavuşma için yükümlülükler de yükler.
Cihanda barış ise milletlerarası barış ve güvenliğin korunmasını ve sağlanmasını amaç bilir.
Yurtta barış cihanda barış, en geniş ve yaygın anlamı ile teknik bir deyim olan kolektif güvenliği, milletlerarası barışın korunmasını ve devamlılığını ifade eder.
Bu ilke yeni Türkiye Cumhuriyeti'nin bir devlet politikası olarak kuruluşundan itibaren izlenmeye başlanmıştır. Ancak burada dikkatimizi çeken önemli nokta ,milli mücadele yıllarında esas hedef ilk hedef,Misak-ı Milli sınırları ile belirlenen vatan topraklarını işgalden kurtarmak,milli bağımsızlığı sağlamak, Türk milletinin menfaatlerine uygun adil bir barış yapmak öncelikle izlenmesi gereken bir politik tutum olmuştur. Zaferden sonra ise Misak-ı Milli sınırları içindeki Türkiye Cumhuriyetinin tam bağımsızlığı cihanda barışın ilk şartı olmuştur.
Atatürk, milliyetçiliğe önem veren bir devlet adamı olarak , bütün başka milletleri hor gören ,aşağılayan saldırgan bir tutumda asla olmamıştır. O, bu konuda;
"Baylar dış politikamızda dost bir devletin hukukuna saldırı yoktur. Ancak hakkımızı,hayatımızı,memleketimizi, namusumuzu müdafaa ediyoruz,edeceğiz.
Türkler bütün medeni milletlerin dostudur demiştir.
Atatürkçü düşünce sistemi,Türk Milleti'nin iç kavgalara sürüklenmeden , milli ve sosyal dayanışma içinde kalkınmasını amaçlar. Milli beraberlik, milli bütünlük, milli dayanışma, Atatürkçü düşünce sisteminde önemli bir yer tutar.
Atatürk her toplumda olduğu gibi, Türk toplumunda da işbölümünün zorunlu şekilde mevcut olduğunu kabul ediyor, ancak çeşitli işlerde çalışan yurttaşlar arasında sınıf kavgasının bilerek körüklenmesine karşı çıkıyor ve bunun iç barışı tehdit ettiğini belirtiyordu.
Türk milletini oluşturan bireylerin doğum yerleri ayrı da olsa,vatanları birdir. Meslekleri,mezhepleri ayrı da olsa, mensup oldukları millet birdir.
Atatürk'ün ısrarla belirttiği gibi ortak bir tarihin,ortak sevinçlerin,ortak kederlerin ve ortak bir kaderin aralarında sayısız bağlar ördüğü yurttaşlar, ırk,mezhep,sınıf kavgalarıyla bölünüp parçalanmamalıdır. Yurtta barış ancak böyle sağlanabilir.
Atatürk'ün barışçılık anlayışında,teslimiyetçi,boyun eğmeye hazır,hayalci, pasifist bir tutum asla yoktur. Bir milletin barış içinde yaşaması için kendinin savunacak güce ve iradeye sahip olması gerektiğini ifade etmiştir. Pek çok savaş,felaketi geçirmiş olan Türkiye'nin barış ihtiyacının büyük olduğunu belirtirken, barışın ancak güçlü olmakla korunabileceğini söylemiştir.
Sömürgeciliğin yeryüzünden er geç silineceğini belirten, "Yurtta barış,dünyada barış" ilkesiyle geleceğe ışık tutan Atatürk, çağının ilerisinde bir liderdi. Birleşmiş Milletler Eğitim,Bilim ve Kültür Teşkilatı (UNESCO) doğumunun 100. Yıldönümünde Atatürk'ü anma kararı alırken şöyle diyordu:
"Kemal Atatürk,dünya milletleri arasında devamlı barış ülküsünün ve karşılıklı anlayış ruhunun olağanüstü bir öncüsüdür. Bütün hayatı boyunca insanlar arasında hiçbir renk,dil ve ırk ayrımı tanımayan bir ahenk ve işbirliği çağının açılması uğrunda çalışmıştır(7)."
1938 yılında Milletler cemiyeti Atatürk hakkında;
"Barışın Dahi Hizmetçisi" deyimini kullanarak uluslararası barışa yaptığı hizmetleri anlatmıştır.
Atatürk uluslararası barışın devamlı ve kalıcı olmasını istemiş ve şu sözleri söylemiştir.
"Eğer devamlı barış isteniyorsa insanların, insan kütlelerinin durumlarını iyileştirecek uluslararası önlemler alınmalıdır. İnsanlığın bütününün refahı açık ve baskının yerine geçmelidir. Dünya vatandaşları haset, açgözlülük ve kinden uzaklaşacak biçimde eğitilmelidirler(8)."
Türk Milleti Atatürk'ten bu yana tarihinde en uzun barış dönemini yaşadı. Kalkınmasını barış içinde sürdürmeye çalıştı. 1923 ile 1937 yılları arasında tam 26 dostluk anlaşması imzaladı. Bunlarla karşılıklı ilişkiler dostluk üzerine kuruldu. Barış için atılan bu adımlar Türkiye Cumhuriyeti Devletinin çağdaşlaşmasında etkili olmuş ve Türkiye'ye huzur ortamını sağlamıştır.
Atatürk'e göre barış , toplumun bağımsızlık ve özgürlük ortamında yaşadığı durumlarda gerçekten vardır; özgürlük ve barıştan yoksun bir toplum için barış bir erdem olmaktan çıkar. Bu gibi durumlarda ulusun kendisini savunması , ülkesinin bütünlüğünü korumak uğruna savaşması bir insanlık görevidir ve barışseverliğe ters düşmez. Kısacası bağımsızlığı ve özgürlüğü korumak için savaşmak bir haktır.
O bu konuda " Bizim için barış demek, gerçek ve özgür yaşayışımızı sağlayabilecek nedenleri elde ediş demektir. Bu nedenleri sağlayamadan barış yapmaya yanaşmak, barış oldu demek, kendi kendimizi aldatmak olur9." Demiştir. İç işlerimizde belirleyici faktör olan Misak-ı Millinin aynı zamanda dış ilişkilerimizin de belirleyici temel ilke olduğunu ifade ederek "Özgürlüğünü ve bağımsızlığını korumak yolunda savaş vermeyi bilmeyen uluslar için yaşama hakkı yoktur. Bu uğurda savaş gereklidir10" demiştir. Başka bir değişle Atatürk'ün barış anlayışı, tarihte bir çok örneği görüldüğü gibi, düşçü bir barış anlayışı değil, gerçekçi bir barış anlayışıdır. Her zaman kardeşlik ilişkilerimizin pekiştirilmesini dış politikamızın temeli olduğunu vurgulayan Atatürk, kesinlikle başka ulusların toprağında ve egemenliğinde gözümüzün olmadığını ve barışında temel noktasının bu olması gerektiğini söylemiştir.
Atatürk'ün barış anlayışı , gerçekçi, akılcı, insancı ve uygarlıkçıdır. Hem ulusumuzun ,hem de tüm insanlığın esenlik ve mutluluğu bu anlayışın odak noktasıdır. Dünya çapında , uluslar arası yazgı ortaklığının başka anlatımı olamaz. Öte yandan , ulusçuluk da bu bağlamda yepyeni bir anlam, özgün bir içerik kazanır, barışçı ve uygarlıkçı bir yörüngeye oturur. Tüm bencillikten uzak, başka uluslarında hakkını tanıyan bir anlayıştadır. Ulu önder , başka alanlarda olduğu gibi barış konusunda da yalnız kuramsal düşüncelerle yetinmemiş daha öncede belirtildiği gibi bunları uygulamaya koyarak düşünce eylem işbirliğini uygulamıştır.
Bağımsızlık savaşının kazanılmasıyla varlığını, şerefini , yaşama hakkını kazanan yüce Türk milleti , Cumhuriyetten bu yana milli tarihinin en uzun barış dönemini yaşamıştır. Kalkınmasını barış içinde sürdürmeğe çalışmıştır. Bunu da ulu önder Atatürk'ün başlattığı ve en iyi uygulattığı "Yurtta barış cihanda barış" ilkesi çerçevesinde gerçekleştirmiştir.
1 Özdeyişleriyle Atatürk, ATASE Yayınları, Ankara, 1981,s.32
2 Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, Ankara,1981,C.II,s.282
3 GÖNLÜBOL Mehmet- Cem SAR, Atatürk ve Türkiye'nin Dış Politikası, İstanbul,1973.
4 Özdeyişleriyle Atatürk,..........,s. 34
5 ENGİNSOY Cemal , "Atatürk'te İnsan Sevgisi", Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi,C. II,s.95
6 Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri,..........,s.235
7 FEYZİOĞLU Turhan , Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi, YÖK Yay.,Ankara,1987,S. 145
Radikal Gazetesi'nden PINAR ÖĞÜNÇ, Medyada nefret söylemi üzerine çalışan Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu ile 21 Mart Dünya Irkçılıkla Mücadele günü dolayısıyla Nefret suçlarını konuştu. Radikal Gazetesinde yer alan röportajın ayrıntıları şöyle:
Birçok suçun temelinde dostane sayamayacağımız duyguların yattığı kesin, fakat nefret suçu başka bir tür. Fiziki şiddet içersin ya da içermesin, bir diğerine verilen zarardan söz ediyoruz. Gerekçe ise sadece kurban konumundakinin etnik, dinsel, cinsel aidiyeti. Bazen yaşı, bazen zengin ya da yoksul sıfatlarıyla toplumsal statüsü, bazen engelli olup olmayışı. Tek başına ırkçılık değil, tek başına ayrımcılık değil; ortada bir suç var, motivasyon olarak bariz bir nefret var. Bir insanı sadece Ermeni yahut sadece Hıristiyan olduğu için öldürmek... Sadece travesti diye saldırmak... Ten rengi yüzünden malına zarar vermek.
Adı 1980'lerde konmuş, aynı yıllarda ABD'de yasalar kapsamında tarif edilmiş bu suç çeşidi, 10'dan fazla motivasyonuyla birlikte kimi zaman medyaya yansımıyor, kimi zaman nefret kısmı gözardı edilmiş olarak hengâme içinde kayboluyor. Hem BM, hem AGİT üzerinden Türkiye'nin adım atmak konusunda taahhütleri olsa da, bilinmezliği ve görünmezliğinin dışında uluslararası platformda, Türkiye kendisini raporlamıyor da. Bu da kendi içinde suçluyu teşvik aslında.
Nefret suçlarının en vahim yanı, sadece mağduru değil, mağdurla ortak karakteristik özelliklere sahip kişileri de aynı tecrit duygusuna itmesi, yaşadığı toplumda istenmediği hissiyle travmaya neden olabilmesi.
Türkiye, malumunuz mebzul miktarda nefret suçunun her gün, her dakika işlendiği ve daha fenası bunun çoğu kez farkında olunmadığı bir ülke. Farkında olarak çalışanlar da var. Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe Girişimi (DurDe) içinden doğan Sosyal Değişim Derneği, bir süredir Nefret Suçlarına Karşı Platform çatısı altında ilgili sivil toplum kuruluşlarını ve inisiyatifleri bir araya getirmeye çalışıyor. Bu iki hareketin dışında Uluslararası Hrant Dink Vakfı, İnsan Hakları Gündemi Derneği, Kaos GL, Pembe Hayat, Siyah Pembe Üçgen İzmir LGBTT Derneği, Lambda İstanbul, İnsan Hakları Araştırmaları Derneği (İHAD), İstanbul Bilgi Üniversitesi'nin İnsan Hakları Hukuku Uygulama ve Geliştirme Merkezi, İnsan Hakları Ortak Platformu (İHOP) da konu üzerine hassasiyetle eğilerek türlü açılımlarıyla çalışanlardan. En ısrarlı talepleri ise üzerine çalışılan ayrımcılık yasasının dışında, nefret suçları yasalaştırabilmek.
Nefret Suçları Karşıtı Platform'dan Levent Şensever de sonuçlarını önümüzdeki ay açıklayacakları kapsamlı bir medya taramasından ve hazırlandıkları Nefret Suçları ve Söylemi Konferansı'ndan da söz ediyor. DurDe'nin kurucularından olan Şensever de bu konuda merak ettiklerimizi sorduğumuz Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi'nden Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu gibi Hrant Dink'in öldürülüşünü Türkiye için milat kabil edenlerden.
Sosyal Değişim Derneği'nin, 20 günlük gazetenin haber sunuşları üzerinden 10 çeşit nefret suçunu taradığı araştırmanın Danışma Kurulu'nda yer alan İnceoğlu, medyada nefret söylemi ve nefret suçları üzerine çok yazmış, çok konuşmuş bir kişi. 'Gay bardan çıkıp gasp yaptılar', 'Rahipler uçkuru kilisede çözüyor', 'Öğrenciyi taciz eden sapık Yunan'a baskın', 'Travesti dehşeti', 'Ters ilişki teklif etti, öldürdüm' başlıklarının uçuştuğu bir ülkenin nefret potansiyeline dair Yasemin İnceoğlu'na soracaklarımız bol. Bilhassa yarın Dünya Irkçılıkla Mücadele Günü'yken...
Türkiye'den değil, dünyadan başlayalım. Nefret suçu kavramının adının konması neden bu kadar zaman aldı? İnsanlık neyi fark etti de bazı suçları diğerlerinden ayırma lüzumunu gördü?
Aslında çok güzel bir soru. Türkiye'de kesin geç, ABD'de, Avrupa'da 80'lerden beri konuşuluyor. Diyeceksiniz ki 80'ler geç değil mi? Evet, geç. Sonuçta 30 yıllık geçmişi var. Belki konuşuluyordu ama bu kadar cesurca değildi; bir baskı unsuru oluşturamıyordu. Ama artık dünya sıkışıp kaldı bir köşeye. İtiraf etmek istedi, inkârdan vazgeçmek, temize çıkmak istedi. Şeffaflık, gün ışığında yönetim, külahımızı önümüze koyup düşünelim isteği... Hepsi etkili.
Bir virüs gibi bakarsak nefret suçlarının çok bulaşıcı bir yanı var.
Çok. Zaten nefret suçları için çağın epidemisi denir.
Bu virüs hangi yollarla bulaşır? En çok aktarıldığı zeminler nereler?
Althusser'in dediği gibi medya, devletin ideolojik bir aygıtı. Meşrulaştırıcı yanı var. Kendi gündemini yaratırken, toplumsal bağlamdan kopuk bir bombardıman halinde, hem örtük hem açık biçimde, sinsice çalışıyor. Hrant Dink cinayeti Türkiye'de milattır, nefret suçları da bundan sonra konuşulmaya başlandı. Yine de hâlâ çok bilinmiyor. Medyayı taradığınızda eskiden sürmanşette olan nefret söyleminin artık güzelce satır aralarına yerleştirildiğini görüyorsunuz. Bir de nefret, hep korkuyla birlikte gidiyor. Bütün fobilerin içinde korku vardır: İslamofobi, yabancı düşmanlığı zenofobi... Tabii bilmediği bir şeyden nefret söz konusu. Mesela Beyoğlu Musevi Hahamhanesi Vakfı'yla Avrupa Komisyonu Türkiye Delegasyonu'nun ortak bir çalışması var. 1108 kişiyle telefon anketi yaptılar. Metodolojik olarak ne kadar sağlıklı, ne kadar temsil eder tartışırsınız ama sonuçlar ilginç. Yahudi eşittir terör. Toplumun yüzde 90'ı hayatında hiçbir Yahudi'yle tanışmamış. Buna mukabil yüzde 42'si bir Yahudi'yle komşu olmak da istemiyor. Irkçılığı, milliyetçiliği, şovenizmi spor medyasında da görebilirsiniz. Türk'ün Türk'ten başka dostu yok şiarından hareket ediliyor hep. 'Göster şu Avrupalı'ya Türk'ün kim olduğunu...' 'Yedin mi Türk'ün lokumunu hırbo İngiliz...' Leeds-Galatasaray maçındaki 'Two size'ı zaten unutamayız... Bunların hepsinde ciddi bir nefret söylemi var.
Özellikle azınlıklara karşı gelişen nefrete baktığımızda, memlekette azınlık mazınlık bırakılmadığı bir dönemde yükselişine şahit oluyoruz. Nicelikse olay, yoklar ki zaten, kalmamışlar işte... Asıl mesele ne?
Evet tabii, ama yaratılmış, sözde bir tehditten söz ediyoruz. Bir öcüler dünyası... Bu kelimeyi kullanmamız doğru değil belki ama paranoya... Bu her tehdidi büyütme ihtiyacını, egemen ideolojinin oksijeni olarak da değerlendirebiliriz. İktidar odakları her zaman medya üzerinden gündemi saptırır, hangi korku objesinin yaratılacağına, hangisinin görmezden gelineceğine karar verir. Sanki size yapay ve yatay bir şema sunar. Arka planı çok bilmiyorsunuz belki. Çünkü eleştirel düşünmeden yoksun, okuyup yazmayan bir toplumun üyesisiniz. Medya gibi önemli bir silah da bunu kullanabiliyor. Medya 'watch dog' denilen o bekçi köpeği misyonunu üstlenmiyor bu ortamda. İnsanlar medyadan aldığı kadarını biliyor, ona inanıyor, gerisini kurcalamıyor. Televizyon başlı başına önemli bir silah. Bizim toplumumuz sözlü kültürden yazılı kültüre geçme sürecini tamamlayamadan görsel-işitsel kültürle tanıştı. Kimse okumuyor. Çoğu eve kütüphane, gazetelerin promosyonla ansiklopedi verdiği dönemde girdi. Marangozlar o ara öyle bir iş yaptı ki... (Gülüyor) Sonuçta aptal kutusu denen televizyon ciddi bir enformatif bombardımanla insanlar üzerinde bir narkotik etki bıraktı. Bunun kuramı bile vardır, sizi öyle bir narkotik bombardımana tabi tutuyor ki işlevselliğinizi yitiriyorsunuz.
Nefret söylemi hiçbir zaman tek tür de olmuyor. Biri Yahudilerden hazzetmiyorsa, yüksek ihtimalle eşcinsellerden de tiksiniyor. Paket halinde geliyor nefret. O bahsi geçen ortalama Türkiyelinin hayalindeki ülke nasıl bir yer?
Sıfır yabancı... Herkes Müslüman olsun, ama Alevi değil, Sünni. Herkes heteroseksüel. Herkes muhafazakâr. RTÜK'ün de söylemidir ya, Türk aile yapısının ahlakını korumayan, bozan herkesin 'out' olduğu bir ülke istedikleri. O ahlak da neyse...
Böyle olursa mutlu olacaklar mı?
Maalesef evet. Çok hastalıklı bir durum tabii. Bir de nasıl renksiz, zevksiz, fotokopilemişsin gibi... Bunu psikiyatrlara ve sosyologlara sormak lazım ama Türkiye, toplumsal ve kültürel değişime ciddi direnç gösteren bir ülke. İstemiyor. Esneklik yok. Erkek egemen, geleneksel ve kapalı bir toplum. Ben denmiyor ki, hep biz...
Yüzdeye vurursak Türkiye'de en büyük nefret neye karşı?
Etnik temelli nefret suçlarının yüzde 40'ı aşan bir seviyede olduğunu söyleyebilirim. Sonra dinsel sebepler geliyor ki onun yüzdesi 20; yani arada bayağı da fark var. Bir de şu var, bu medyaya yansıyan bölümü. Medyada haber yapanların dünya görüşü, cinsellik algısı o kadar önemli ki... Bu konudaki çalışmalar da ürkütücü.
İnternette gazete ya da haber sitelerindeki okur yorumlarını takip ediyor musunuz? Bazılarını başka bir ülkeye gösterseniz 'Ben bunların yazılabildiği yerde yaşayamıyorum' diye, iltica sebebi sayılır. Bazıları kendi kendisinin suç duyurusu...
Bakıyorum, bakmaz mıyım; dehşet, dehşet... Bu gerçekten üzerine çalışılması gereken bir alan.
Kimi haber sitelerinde okur yorumları artsın, herkes birbirinin anasına küfredebilsin diye sanki, daha nefret dolu bir dil kullanılıyor.
Kesinlikle. Yeni medyayla çıkan yeni bir alan işte bu...
Nefret söylemine sahip olanlara dair bir nefret söyleminin, işlenmiş bir suçun örneği var mı? Biraz garip oldu ama bu histe yalnız olmadığımı duymak istiyorum.
Olabilir, bakmak lazım. Ben dediğinizi anlıyorum, size empati de duyuyorum. (Gülüyor)
Öğrencilerinizde açık ya da örtük böyle bir tavır hissediyor musunuz?
Üniversite ayrımı yapmak doğru değil, hatta üniversiteyle sınırlamamak lazım; ben gençlerle çok haşır neşirim, maalesef bu yeni kuşak çok milliyetçi, aşırı ırkçı. Bazen korkutuyor beni. Gözleri dönmüş olanlar var. Davos Zirvesi'nden sonra mesela 'Ben zaten Yahudileri hiç sevmem hocam' diyen duydum. Bir fırsat çıktığında, hemen kusuyor. Milli Eğitim'in kitaplarından geçmiş hepsi. Mesela Milli Eğitim Bakanlığı onaylı bir kitapta Çingenelere dair neler dendiğini biliyor musunuz? Bunu okumam lazım size... Doç. Dr. Ali Rafet Özkan'ın 'Türkiye Çingeneleri' adlı kitabı... "İnançları zayıftır. Nikâha itibar etmezler. Kavgacı olurlar. Karanlıktan korkarlar. Kuzu eti yemezler. Kadınlarının kalçaları geniştir. Dilenirler. Hırsızlık, dolandırıcılık, gaspçılık, tefecilik, vurgunculuk yaparlar. Karıları kocalarını aldatır." Bu kadar mı dışlayıcı olunur!
Pardon da Roman açılımı yaparken "Siz insansınız" diye lafa girmek, kaş yaparken göz çıkarmak değil mi biraz?
(Gülüyor) Öyle tabii. Biraz üslup sorunu var, hep vardı.
'Bir şeytan tüyü var herhalde'
* 'Kişiler arası iletişimde etkileme ve ikna' başlıklı bir atölye çalışması yapmışsınız.
Ya ben ona gidemedim aslında; yapacaktım.
* Öğrencilerinizin sizin hakkınızda ettiği laflara bakınca öyle görünüyor, şahsen kendinizde böyle bir kabiliyet görüyor musunuz diye soracaktım.
(Gülüyor) Bilmiyorum ki. Bilgi dışında bir ikna stratejisi bilmiyorum. Biz kuram öğretiyoruz, ama empati biliyoruz. Sayın Başbakan'ın dediği gibi öğrencilere "Siz insansınız" demiyoruz ama onları anlamaya çalışıyoruz.
* Ama başka türlü bir yakınlık hissettikleri de kesin size karşı. Sadece kolunuzdaki dövmeyle, motorla olmaz bu işler...
Yok canım... Bir şeytan tüyü var herhalde. 'Tatlı-sert'i beceriyorum galiba. Otoriter bir yanım var, ama bakıyorum konsantrasyon dağılıyor, bir anekdot, iki ayar, hemen gevşetiyorum. Ben zaten blok ders yaparım, 90 dakikadan aşağı bırakmam.
* Bu bir tür sahne kabiliyeti mi?
Ben öyle olduğuna inanıyorum. Artık sohbet kısmına girdik; ben yıllarca bale de yaptım, sahnenin önemini bilirim. Sonuçta çocuklar kitap dışında bir şey almalı sizden. Kitabın aynısını anlatacaksanız, niye okula gelsin ki... Ben hep çalışarak gelirim. Medya bugünden yarına değişen bir şey; mülkiyet yapısı değişiyor, kanunlar, teknoloji değişiyor. Demode kalmamanız lazım. 1999 yılının kaynaklarıyla ders anlatamam, hatta geçen sene bile demode...