Göçmen Edebiyatı Olarak Almanya Türküleri Üzerine

Son güncelleme: 05.03.2010 14:36
  • Almanya'da yaşayan Türk işçilerinin sorunlarını dile getiren türküler üzerine şimdiye dek küçük çapta bazı çalışmalar yapıldı (bkz. kaynakça). Büyük ölçüde Türkçe yazılmış olmalarına karşın, son dönemde Almancaya verdikleri önemden ötürü, bu türkülerin, bugün Almanya'da önemli bir edebiyat kolu oluşturan "Göçmen Edebiyatı" çerçevesinde değerlendirilebileceğini düşünüyorum.

    Almanya'daki edebiyat eleştirmenlerinin, Türk Göçmen Edebiyatını özellikle ilk kuşakta (Fakir Baykurt, Aras Ören vb.) hep Türk işçilerinin yaşam koşullarını anlatan (daha çok sosyolojik) bir oluşum olarak görmeleri dolayısıyla, Almanya konulu türküler de en azından tematolojk açıdan bu bağlamda değerlendirilmeyi hak ederler. Zaten Türk Göçmen Edebiyatı da, edebiyat bilimciler arasında da henüz tam olarak tanımlanmış değildir. İki alan arasında elbette dolaşım olanakları bakımından, birinin yazılı diğerinin sözlü olması nedeniyle, önemli bir ayrım yapmak zorundayız.

    Fakat (bir zamanlar Pertev Naili Boratav'ın yüksek ve halk edebiyatı arasında işaret ettiği gibi) sözü geçen göçmen yazılı ve sözlü edebiyatın konularına bakıldığı zaman, çok büyük bir paralellik ve dayanışma olduğu görülür; bir yandan yazarlar, diğer yandan türkücüler kanalıyla söz yazarlarının her türlü konuya el attıkları ve üslup bakımından da (hiciv, eleştiri, kimlik sorunu, vb) benzer tavırları sergiledikleri bir gerçektir. Türk ve Alman kültürlerinin ilginç bir senteziyle ortaya çıkan yapıtların estetiği işte bu farklılıklarında yatmaktadır. Yazarların kendi kültürlerinden getirdikleri ile Batı kültüründen aldıklarını birleştirerek, Batı kültür sisteminden daha değişik bir kültür bileşimi oluşturdukları artık bilinen bir gerçek.

    Popüler türkü metinleri, Türkçe olmaları dışında burada belirtilen hususların hepsini içermektedir. Geleneksel formlarda üretilen bu türkülerin tam bir Türkçeyle yazıldıkları söylenemez. Bir çok örneğin gösterdiği gibi, metinler zaman zaman Almanca-Türkçe bir bileşim sergilemektir.

    Türkülerin 1972'den itibaren gelişim sürecini irdelediğimizde, tespit ettiğimiz önemli bir husus da şudur; Türkçe başlayıp daha sonra Almancalaşan edebiyat metinlerindeki görece uyum yeteneği türkü metinlerinde de vardır. Yalnız bu süreç daha yavaş ilerlemektedir. Bugün Türk halk müziğinin ana unsur (değilse Rap parçalarda olduğu gibi, fon müziği) olarak ön planda olduğu popüler müzik üretimi, gittikçe Alman dinleyicileri de hedef alırcasına, Almanca'ya çevrilme ya da doğrudan Almanca yazılma aşamasına gelmiştir (bkz. örn Abdullah Eryılmaz). Yabancı işçi göçünün ilk gününden bu yana Almanların özlediği 'uyum', sadece yazılı edebiyatta, örneğin ikinci kuşakta, kendiliğinden gerçekleşmiş gibi gözükürken, uyum zorluğu içinde olduğu belirtilen ve yazılı edebiyata istekli ya da meraklı olmayan Türk işçileri ve türküleri de aslında uyum sürecine girmiştir.

    Türkü metinleri büyük ölçüde kültür şoku gerçeğiyle dokunmuştur. Söz yazarlarının farklı kültürel kökenlerinin getirdiği başkalık, türkülerde bütünüyle yansır. Bu başkalık, özellikle etnomerkezci bir perspektiften bir üstünlük olarak türkü tematiğinin ardalanını oluşturur.

    Bu yazımızın kapsamını, Almanya'da oluşan popüler türkü metinlerinin konularıyla sınırlı tutacağız. 1961'den itibaren Almanya'ya giden Türk işçileri daha çok gurbet ve dil sıkıntısı çekiyorlardı. İlk türküler de bu iki konu etrafında oluşmuş, geleneksel türkü metinleri, küçük değişikliklerle yeni durumlara uyarlanmış görünüyor. Erzurumlu Ama Âşık Hasan şu metni buna örnek:

    Trenin yolları demir değil mi?
    İşçiye verilen emir değil mi?
    Sılaya kavuşmak nasip değil mi?
    Mezarım yad elde kaldı neyleyim?

    Âşık Hasan Yılmaz'ın Bir mektup gönderdim Almanya'dan adlı türküsü de, gurbette ölen bir işçinin yakınmalarını dile getirir. Dil bilmeme, halini anlatamama sorunsalı da bu türkülerden yansıyan problemlerden. Geniş olur Almanya'nın yolları/ Nasıl iştir anlaşılmaz dilleri (Âşık Hasan Yılmaz) gibi yakınmalar bunu gösteriyor. Zaman içinde Almanca öğrenip anadilini unutanların yakınması da son dönem türkülerde, geri dön çağrılarına bir gerekçe oluşturur:

    Unutturdular sana ana dilini
    Makinaya nikâhladık gelini
    Çöktük aha bükecekler belini
    Yurda dön hey bacım yurda dön yurda! (Âşık Kemteri).

    Bu dil sorunu öyle büyüktür ki, Türk işçisi Almancayı kişileştirir ve onu bir düşman gibi görür:

    Ulan Almanca germanca
    Konuşup anlayamadım seni
    Boğazımda laflar tıkanır kalır
    Meister başlar dır dır dır. (Rıza Taner)

    İşyerinde doğrudan muhatap olunan "Meister" (Ustabaşı), burada görüldüğü gibi, işçinin en çok yakındığı kişilerdendir:

    Meisterin yüzü gülmez
    İşçinin derdini bilmez
    Yabancıyı Alman sevmez

    ()

    Karakter sıfıra inmiş
    İnsanlıktan geri kalmış
    Yapmadıkları kalmamış
    Hiç utanmaz meisterler (Mustafa Çiftçi).

    Meisterlere yönelen eleştiri, dilde seçilen üslûpla da vurgulanır; dil artık argo/küfür düzeyinde kullanılır:

    Almanya dedikleri
    Domuzdur yedikleri
    Bizi çok hırpalıyor
    Meister inekleri

    ()

    Âşığın dedikleri
    Doldurduk gedikleri
    Türkleri geri yolluyor
    Hitler'in köpekleri (Âşık Metin Türköz).

    Zamanla bulundukları ortama uyum sağlamaya çabalarken, getirdikleri kültüre ve hemşerilerine yabancılaşma olgusu gündeme gelir. Ne Almanlara ne de Türklere yaranamama, kimseyi memnun edememe handikapıyla karşı karşıya kalır, kendilerini cinsiyeti olmayan bir insan gibi görmeye başlarlar:

    Yurdumuzda Almanyalı
    Almanya'da yabancıyız
    Bir garib vatandaşız
    Ne kardeşiz ne bacı (A. Mahir Ofcan).

    Yağmur Atsız Bir adımız Alamanya beyleri/ Bir adımız Anadolu yabanı derken Derdiyoklar grubu: Helmuth diyor pis yabancı/ Tuğrul diyor Alamanca diye yakınır. Almanlardan gördükleri hoşgörüsüzlük, işçilerimizi üzen sorunlardan. Taze umutlarla gittikleri Almanya, bir düş kırıklığına dönüşür:

    İçmeden olmuşum içimde sarhoş
    Rüya mısın serap mısın söyle Almanya
    İnsanlıktan yana içerin bomboş
    Senin merhametin yok mu Almanya (Yüksel Özkasap).

    İşçileri köle, Almanları köle tüccarı olarak nitelemeye başlarlar. Alman tarihine gönderme yapmaktan çekinmez, üslûpta pervasızlaşır:

    Fikrin karıştırmak ise dünyayı
    Hayvanat cinsinden suyun var senin

    ()

    Biz insanız bize yular takarsın
    Gördüm pek acayip huyun var senin (Âşık Metin Türköz);

    hemşerilerine de uyarıda bulunurlar:

    Çiftçi dön git sarıl kara sapana
    Yeter köle olduğun Almana (Mustafa Çiftçi).

    Yabancılara özel kanun çıkarılarak, Türklerin Almanya'ya gelmeleri önlenmeye çalışılınca, gurbet kahrı çeken işçilerin derdi gittikçe ağırlaşır. Kalkınmasına onca katkıda bulundukları Almanya'yı nankör sayarlar:

    Yenilip yıkılan bir enkaz gibi
    Yaratıp da tekrar kurduk sonunda
    Bunca emeğimiz hiçe sayıldı
    Ausländer raus olduk sonunda (Âşık Haydar Korkmaz).

    Yabancılar kanununu çıkaran Helmuth Kohl ve Franz Josef Strauß'da bu eleştiriden paylarını alırlar:

    Helmuth Kohl und Strauß
    Wollen Ausländer raus
    Biz de insan değil miyiz
    Severek yaşamak varken

    ()

    Şimdi bir de vize çıktı
    Nice gönülleri yıktı
    Gurbetçiler dertten bıktı
    Gülerek yaşamak varken (Derdiyoklar).

    Yabancılar kanunu Almanya'nın yalnızca nankörlüğünün değil, aynı zamanda güvenilmezliğinin de bir belgesi olarak görülür:

    Uzun yıllar oynadılar oyunu
    Bize çıktı yabancılar kanunu
    Alın terimizin mükafatı bu
    Yurda dön hemşerim yurda dön yurda

    ()

    Kemteri halktandır halkın ozanı
    Geç anladık bize kuyu kazanı
    işte budur Almanya'nın düzeni
    Yurda dön gardaşım yurda dön yurda. (Âşık Kemteri)

    Geçmişten günümüze sözü edilen Türk-Alman dostluğunun boş çıkması Âşık Metin Türköz'ün keskin üslubuyla şöyle dile gelir:

    Tarihten öğrettiler Türk-Alman dostluğunu
    Sosyal anlaşmalarla gösterdi boşluğunu
    Çoluk-çocuk perişan gör hayat hoşluğunu
    Unutmak tabir mi ki şu Alman puştluğunu.

    Sözde Alman dostluğunun ardından gelen yabancılar kanunu, adeta bir tekme gibi algılanır:

    Sözüm ona çok severdi
    Türk işçisi çok gut derdi
    Postumuzu yere serdi
    Alman attı bize şutu (Âşık Metin Türköz)

    Almanya'da yabancılara uygulanan özel kanunlar, aynı zamanda Alman toplumunda görülen değişmelerin göstergesi olarak değerlendirilir. Adnan Varveren'in Yüzümüze güldü durdu/ Bizi canevinden vurdu/ Son zamanlarda kudurdu/ Yuh olsun şu Almanlara sözleri, ırkçı kundaklamalar, Türklere yönelik saldırılar bağlamında anlaşılmalıdır. Derdiyoklar'ın Yolculuk nereye Alman Efendi adlı türkülerinde, ev yakan Dazlaklar kadar, onları henüz "küçük çocuklar" diye hafife alan devlet yetkilileri de yerilmektedir.

    Fırınlar yaktığın çağa doğru mu?
    Yolculuk nereye Alman efendi?
    Kasaplık yaptığın çağa doğru mu?
    Yolculuk nereye Alman efendi?

    Hitler de küçüktü sonra büyüdü,
    Kurdu orduları aldı yürüdü.
    İnsanlık üstünde kurşun eridi
    Yolculuk nereye Alman efendi?

    Senin tarihinde kara leke var,
    Silmeye çalıştın bu güne kadar,
    İster misin Nazizim dirilsin tekrar?
    Yolculuk nereye Alman efendi?

    Alman tarihine yapılan bu gönderme, gelecekte olabilecek gelişmeler hakkında şimdiden bir uyarıdır. Bu uyarı salt Türklerden gelmiyor, ayrıca Alman yazarlarının şiirlerinde de ifadesini buluyor. Ünlü Alman şairi Hans Magnus Enzensberger Ayrıcalıklı Vukuat adlı şiirinde kaygılarını, hiciv yoluyla dile getirir:

    "İnsanları ateşe vermek yasaktır.
    Kanuni bir ikâmet iznine sahip
    insanları ateşe vermek yasaktır.

    ()

    Federal Almanya'nın bekasını ve
    güvenliğini tehdit etmeyen insanları
    ateşe vermek yasaktır.

    ()

    Bilhassa, boş zamanlarını
    değerlendirme imkânlarından
    yoksun bulundukları için
    ilgili kanunlardan habersiz
    ne yapacağını bilemediklerinden
    dolayı ruhi bunalım geçiren
    gençlere de, şerefine itibar
    etmeksizin insanları ateşe
    verme hakkı tanınmamıştır.

    ()

    Herkes itiraz etme temel hak ve
    hürriyetinden faydalanabilir.
    İlgili dilekçeler yetkili makamlara
    gönderilmelidir" (Çev. A.O.Öztürk)

    dizeleriyle insanı içermeyen yasaları, umarsız yargıyı ve basiretsiz politikacıları hicvetmektedir. Yani; herkes itiraz etme temel hak ve hürriyetini kullanabilir, oturma izni olmayan, Almanya'nın bekasını tehdit ettiğini düşündüğü insanları yakabilir. İnsanları yakan gençler, bunalım geçirmektedirler, bu da hafifletici bir nedendir. Gizlice basıp aralarında dağıttıkları "Yeni Alman Marşı"nda ("Das neue Deutschlandlied"), Dazlaklar, devletin bu zaafını fark etmişler, Türklere yönelik düşmanlıklarını devletin bekasını tehdit üzerine oturtmuşlardır:

    Almanca bilmem, ben Türküm, ama cebim hep dolu
    Almanya herşeyin üstündesin, çocuk parası çok alâ
    Çalışmaya ne hacet, yaparsın çocuğu, erkeklik öldü mü?
    Almanya her şeyin üstündesin, ne de güzel bu türkü

    Eyvallah Kızıllar, eyvallah Yeşiller, bizi getiriyorlar dile
    Hıristiyan Demokratın vermediğini biz çoktan aldık bile
    Seçim sandığına gidersek, elimizde seçmen kağıdı
    Almanya herşeyin üstündesin, sen bizim olacaksın. (Çev. A.O.Öztürk)



    KONU TARİHÇESİ

    1972-1995 yılları arasında üretilen türküleri kronolojik olarak gözden geçirip, elde ettiğimiz konu tarihçesinde, dört aşama tespit etmek mümkün:


    1. Aşama (1972-1975) Uyum Zorlukları

    Bu aşamada sıla hasreti ve parçalanan aileler sorunu ön planda. Yeni ve yabancı bir toplumda, değişik yaşam koşullarına alışmak durumunda olan işçiler, dil bilmediklerinden, Alman arkadaşlarıyla iletişim sıkıntısı çekerler. Dil sorunu kolay halledilemediğinden, Almanya'ya gelmek isteyenlere, sakın ola gelmemeleri öğütlenir.


    2. Aşama (1976-1979): Kültür Karşılaşması

    Burada „Öteki" olan Alman'ın yeme-içme ve davranış alışkanlıklarıyla tasviri, olumsuzlanması ve aşağılanması söz konusudur. Görünüş ve inancındaki farklılıklar vurgulanıp abartılır ve bunlar „Öz" (Türk) kültür tek ölçüt alınarak, mentalitenin dışa yansıması olarak algılanılır. En çok eleştirilen kişilerden biri, 1970'li yıllarda çevrilen bir filmin Türk kahramanı Şirin ise (çünkü, bir Yunanlıyla dost olup, bar-pavyon gezip, çıplak görünmüş, böylece Türk kimliğine ihanet etmiştir), diğerleri tarihi Türk-Alman silah arkadaşlığına ihanet eden Alman politikacılardır. Almanlara duyulan genel öfke, iş yerindeki Ustabaşı (Meister) na yönelir. Türk devleti, yurttaşlarının haklarını koruyamadığı, işçiler de dürüst davranmadıkları için sert eleştiriye hedef olurlar. Ailelerin birleşmesi ve Almanlarla yapılan evlilik sonucu oluşan problemler de ele alınır. Bu aşamanın önemli bir yanı, türkülerin geri dönüş umudunu (sosyologlar bunu „geri dönüş miti" diye niteler) hala muhafaza etmeleridir. Bundan sonraki aşamalarda bu umut zayıflayarak kaybolur.


    3. Aşama (1980-1990): İki Kültür Arasında

    Yukarıdaki sorunlara; vize, gelecek umudunun zayıflaması ve iki kültür arasında karar vermek zorunluluğu eklenir. Özellikle çocuklar bundan büyük ölçüde etkilenirler; Almanca mı, yoksa Türkçe mi düşüneceklerini bilemezler.


    4. Aşama (1990-1995): Almanya Acı Vatan

    Türkülerin anlattığına göre, Almanya'da yaşayan Türklerin büyük bir bölümü oraya yerleşmiş görünüyor. Ancak bu gönüllü değil, zorunlu bir tercihtir. Kendi devleti tarafından „döviz için satılmış ve kendi kaderine terk edilmiş" olma duygusu, onları Almanya'yı ikinci vatan olarak seçmeye zorlamıştır. Fakat burada da tıpkı Türkiye'de olduğu gibi istenmedikleri, gizli ya da açık aşağılandıkları ve ırkçı saldırılara hedef oldukları için, yeni vatanı „ Acı Vatan" olarak nitelendirirler. Yeni tarihli türkü ve Rap metinlerinde, dayanışma ve öz benliği yitirmeksizin uyum sağlama çağrılarının yapılması tesadüf değildir.


    SONUÇ

    Gözden geçirilen bu konu tarihçesi bize, türkülerin baştan beri işçilerin sorunlarına uyan bir tema seçtiğini, ve dolayısıyla hep aktüel sorunları ele almaya özen gösterdiğini kanıtlar. Bu türküler, ezgilerinde çoğunlukla hareketli, yani oyun havası türünde, ama didaktik içerikli ürünlerdir. Hiciv ve ironik üslubu benimserler. Görüşümce müzik ve dil üslubu arasındaki bu gerilim ve ayrıca somut içeriğin oluşturduğu kontrast çok anlamlıdır: Oyun havası ritmi ve hicivli ironik üslup, günlük toplumsal yaşamdaki bastırılmışlığa karşı özgüvenin pekiştirilmesi amacına hizmet etmektedir. Bunlar, türkülerin didaktik işlevinin en önemli unsurlarındandır. Kullanılan kaba (pejoratif) küfürlü dil de, bu bağlamda belli bir boşalım sağladığı ölçüde, anlaşılabilir görünüyor.

    „Türkü" kavramını ben burada ihtiyatla kullandığımı belirtmeliyim, çünkü araştırma malzemesini oluşturan türkü hazinesi, geleneksel anlamda ağızdan derlenmiş, yine geleneksel anlamda „otantik" değil. Ancak, malzeme içinde folklorik ürünlerin varlığı bir yana, gerçekten (otantik = tedavülde, dolaşımda olduğu gibi) türkülerin „sözlü dolaşım" olanakları içinde elde edilen ürünler araştırıldığı için ve daha da önemlisi, Almanya'daki Türk folklorizmi (= satılan folklor), oradaki yeni kuşaklar tarafından artık „Folklor" olarak algılandığından (bkz. Reinhard 1987: 83), bu metinler halkbilimsel olarak araştırılmayı hak ederler.

    Veyis Güngör (1995), Haydar Avcı, Ursula Reinhard, Robert Anhegger, Mustafa Boz, Irfan Ünver Nasrattınoğlu (1997) ve Martin Greve (1997 ve 2000) gibi akademisyen ve bilim adamları, Almanya türküleri alanında makale düzeyinde katkıda bulundular. Ama bu ürünleri, bütüncül bir yaklaşımla, özellikle filolojik anlamda araştıran kapsamlı bir araştırma yoktu. Yayımladığımız „Alamanya Türküleri. Türk Göçmen Edebiyatının Sözlü/ Öncü Kolu" (Kültür Bakanlığı Yayınları: 2717, Kültür Eserleri: 322) adlı çalışmamız, bu açığı büyük ölçüde kapatmaktadır. Ortaya konulan sonuç ve dökümlerin, sosyolojik analiziyle, bugün 2 milyon nüfusuyla Almanya'da en büyük azınlık durumunda olan Türklerin, kültür değişimi, direnç noktaları ve kendine özgü yeni bir kimlik inşası hususları üzerine çok ilginç ipuçları vereceğini düşünüyorum.



    Kaynakça

    "Das neue Deutschlandlied". Beleg Nr. F 8331 aus dem Bestand des Deutschen Volksliedarchiv, Freiburg i. Br.

    Anhegger, Robert: "Die Deutschlanderfahrung der Türken im Spiegel ihrer Lieder. Eine 'Einstimmung' ". Gastarbeiterkinder aus der Türkei: zwischen Eingliederung und Rückkehr. Hrsg. von Helmut Birkenfeld. Beck'sche Schwarze Reihe, Bd. 262, München 1982.

    Avcı, Haydar: "Almanya Gurbeti ve Türküleri". Halk Kültürü, 5. Kitap, 1985/1, İstanbul 1985, S. 11-22.

    Boz, Mustafa: Almanya'daki Türk İşçilerinin Sorunlarını Dile Getiren Türkü Metinleri. Bitirme Tezi [Abschlußarbeit], Konya 1996.

    Eryılmaz, Abdullah: Gastarbeiterlieder. İşçi Şarkıları. Deutsch-Türkisch. Majör Müzik Yapım Ltd. Şti (Kaset)

    Gözaydın, Nevzat: "Türkçenin Federal Almanya'daki Değişimi". Türk Dili, Nr: 547, Temmuz 1997, S. 6-14.

    Greve, Martin: Alla Turca. Musik aus der Türkei in Berlin. Hrsg. von Der Ausländerbeauftragten des Senats, Berlin 1997.

    Greve, M..: „Kreuzberg und Unkapanı. Skizzen zur Musik türkischer Jugendlicher in Deutschland", in: Attia, Iman und Helga Marburger (Hrsg.): Alltag und Lebenswelten von Migrantenjugendlichen., Frankfurt/M 2000, S. 189-212 = Verlag für Interkulturelle Kommunikation, Interdisziplinäre Studien zum Verhältnis von Migrationen, Ethnizität und gesellschaftlicher Multikulturalität, Bd. 11

    Güngör, Veyis: "Batı Avrupa Türk Edebiyatı". Türk Kültürü 38 (381), 1995, S. 11-16.

    Nasrattınoğlu, Irfan Ünver: „Batı Avrupa'da Yaşayan Türk Âşıklık Geleneği". V. Milletlerarası Türk Halk Kültürü Kongresi Halk Edebiyatı Seksiyon Bildirileri, Cilt II, Kültür Bakanlığı Yayınları: 1867, Ankara 1997, S. 151-171.

    Öztürk, Ali Osman: "»Song 2000« ve Türk İşçilerinin Yarattığı Türküler". Konya Postası, 16 Mayıs 1996.

    Reinhard, Ursula: "Türkische Musik: ihre Interpreten in West-Berlin und in der Heimat. Ein Vergleich". Jahrbuch für Volksliedforschung, 32. Jg., Berlin 1987, S. 81-92.


    *) Öztürk, Ali Osman: Alamanya Türküleri. Türk Göçmen Edebiyatının Sözlü/ Öncü Kolu, Ankara 2001 (= Kültür Bakanlığı Yayınları: 2717, Kültür Eserleri: 322). 302 sayfa. Resim ve Grafik ve tablolu.

    Doç. Dr. Ali Osman Öztürk
#05.03.2010 14:36 0 0 0