Mısır'ın fetih günlerinde bir aşk kokusu peydah oluyor havada. Fethedilen ülkede, Yavuz Sultan Selim'in otağına kurulan, diğerlerinden pek bir farkı olmayan, dört direği toprağa dayanan bir çadırın içinde, Mısırlı, garip bir cariyenin gönlünde.
Nice zaferler kazanmış bir cihan padişahı da sevebilir miydi sahi? Gönlü siz ya da ben gibi çarpabilir miydi? Çarpıyordu işte, çarpacaktı belki de Garip bir cariye gönlünü yerle yeksan etmeye yetecekti, umutlar tüketecekti kendi içinde, umutlar yeşertecekti mezar diplerinde. Ceddine layık torunlar bırakamasa da geride, ruhuna soluk alıp verdirecekti belki de.
Ve kadın
Kimileri Mısırlı bir cariye diye geçiştiriyor adını, kimileri Türkmen kızı diyor al yanaklı, kimileri sultanına kul olmuş bir köle O sadece kendi içinde aşka düşmüş, boğulup batmış, geri çıkmış, son nefesini sevdiği üzerine vermiş bir yürek sadece. Yeri yurdu önemli değil, O Selim'in gönlünü yurt edinmişti kendine. Hiç görmeden, gördüğünü gözlerine hissettirmeden sevebilir miydi bir kadın? Ruhunun girdaplarını med-cezirlerden arındırıp aşkla bakabilir miydi Selim'e? Kim bilir belki de
Cariyenin Sultan Selim'i görmeden evveli;
Sabahın fecir vaktine düşen güneş gölgesiyle öperken gündüzün yüzünü, Selim çıkardı çadırdan. Mısırlı Cariye, Selim'in ardından gölge gibi süzülürdü içeri. Sultan Selim'in yatağını kaldırır, çadırını süpürür, elbiselerini katlardı yeri geldiğinde. Günler böyle sadece hizmet bilinciyle geçerken, içinde hep işini bitirip gitme telaşı varken, günlerden bir günün ikindi deminde, çadırın giriş örtüsü açılıp içeri gün ışığı girdiğinde, çadıra nur düştü sandı Cariye! Gözlerini alamadı bu nur-u aşk aynasından lakin gözlerini önüne indirmesi farzdı. Öyle de yaptı O kısacık görüntüyü, gönlüne tarif edebilmek için aklının sağlı sollu cenahlarıyla ne çok harp etti günlerce!
Uzuna yakın, orta boylu, irice kemikli, omuzları geniş, gözleri hançer misali yürek dağlayan iki ateş huzmesi, tebessümü dünyalara bedel bir Cihan Padişahı! Sahi bir bakışlık vakitte Mısırlı Cariye nasıl olmuştu da görmüştü bunca şeyi? Seven kalp ya da sevecek olan kalp kısa mesafeli bakışlara bir ömür sığdırabilenlerindi! Öyle de olacaktı, Cariye ömrünü Sultan Selim'in bir çift gözüyle, iki dizesi arasına sığdıracak ve akılda hep böyle kalacaktı.
Bir kadının gönlüne aşkın nârı düştü mü, yâre bergüzar olurdu ruhu. Zaman geldi, zaman geçti, zaman bitti. Gün döndü geceye, gece döndü güne, yağmur kara, kar borana fısıldadı Selim'in adını. Cariye zaman tükendikçe daha çok yandı. Ne zaman çadıra girse bir kez daha bakmak istedi yürek sahibine. Olmadı, günler günleri kovaladı, hüzün üstüne hüzün eklendi, Cariye'nin yüreği Sultan Selim'in aşk-ı nârıyla közlendi. İçindeki közler Selim'i görmediği her gün biraz daha yandı içinde; ama hiç kül olmadı. Cesareti yoktu hiçbir şeye, sevgisini kalbine gömüp üç kürek aşk attı üstüne! Gözyaşlarıyla suladı toprağını ve nihayetinde hiç kurumadan hep aşk yeşerdi gönlünde! Koskoca bir Cihan Padişahı, zavallı bir Cariye'ye gönül düşürebilir miydi hiç? Akla zarar sorular getiriyordu diline. N'eyleyeceğini bilmeyen, kalbi bir serçenin kanatları misali pır pır eden güzel, geceleri uyku uyuyamaz olmuştu Cihan Padişahının sevdasından. Her sabah bir umut varmıştı çadıra ama Selim hiç gözükmemişti gönül gözüne bir daha!
Cariye'nin gece yangını! Düşünde, bir ses el eder ona;
"Bu yangın yakar seni güzel, aşkta denklik demek iki gönlün kördüğümlü ahvalidir. Cariye ya da Cihan Padişahı olmak denktir aşkın adında. Aşk insanı yakmak için sıfatlara göz dikmez asla! Yeter ki yanacak yürekler gelsin kapısına, alır içeri, önce dağlar yüreği, inişli çıkışlı haller devşirir kalpten içeri, indikçe soğursun çıktıkça yanar, soğuyan yerlerin yanması daha çok acıtır insanı bilesin, kalp dediğin soğumadan yanmalı, tek kat acı için! Sen, seni beğenmez olana sordun mu ki, kendini yakıştırmıyorsun gönlüne aldığın yârin ayn'ına!"
Düşünden doğruldu Güzel, aklında, gece düşüncelerini kül eden söylevler vardı hâlâ. Korkuyordu korkmasına ama cahilane cesareti güç verecekti O'na. Çadıra doğru yürüdü her sabah ki çarpan kalbiyle, kimsecikler yoktu içerde. Sultan Selim'in başucu yastığını okşadı minik elleriyle, ilim irfan bellediği sayfalara dokundu elleri, fısıltıyla okudu cümleleri, okuduklarının ne kadarını anladı bilinmez ama Hünkârının sevdiği her şeyi aşkla seviyordu adeta. Kalbinin kuruduğunu hissetti dudaklarında! Hemen ilerde testinin yanında yarım tas su bulunmakta, suyun diğer yarısı nerde acaba? Gözlerine sığınan acı kalbine baskı yapmakta, Selim'in sevdası acı olup boğazına durmakta, dilini kurutmakta, dudaklarını kavurmaktayken bir yudum su istedi Selim'in dudaklarının değdiği tastan içeri. Su kalbine doğru indikçe sanki Selim'in bir parçasını koydu sol cenahından içeriye! Bir şeyler söylemek istiyordu dili, suskusu dudaklarını hamal edinmişken kendine, yorgun düştü dudakları bu kurak aşk ikliminde! Susmaya yeminli yüreği dudaklarına kit vurmuşken, bir gece öncesi gördüğü düş kilidi açık bırakmıştı birden!
Gözleri içindekileri haykıracak bir eşya arıyordu, canlısına söyleyemediği sözleri candan yoksun varlıklara bırakıp can vermek istiyordu aşkına, öyle de yaptı; toprağa dayanan dört direkten en irice olanına ilişti yosun yeşili gözleri, aldı eline kamıştan bozma kalemi, batırdı mürekkebin can hanesine ve içinde bulunduğu çıkmaz sokağın adresini sordu gönül sahibine:
"Seven insan neylesin?"
Cümle bitti, Cariye'nin içindeki korkuda cümlenin sonunda ki soru işareti ile eriyip gitti. İçi acıyordu şimdi alacağı cevabı düşündükçe. Selim'in yüreğine parmak ucu açık bir emanet bıraktığının farkında değildi belki de!
Yavuz Sultan Selim o gece her zamankinden geç döndü çadıra, yorgundu, uyumak için yatağına yöneldi. Gözüne çarpan cümlenin idrakine varamadı kısa bir süre. Kim ola ki bu dertli diye düşündü kalbince. Kızgınlık değildi içinde ki, meraktı sadece! Aldı eline kalemi, batırdı kalbine canı acıdı, acısı merakını köreltecek kadar yakmadı içini ama. Az biraz kanadı içi, ne söyleyeceğini bilemedi, isli mürekkeple yazılmış direğin ahvaline bakarken. Neden sonra çözüldü dili, şu üç kelimeyi yazmaya vakıf oldu eli:
Hemen derdin söylesin."
N'eyleyeceğini Selim'e sorduğu gece, uyku girmedi gözüne Cariye'nin, bir cihan padişahına ilan-ı aşk etmek kolay bir şey değildi. Selim ülkeler fethetmiş, diğerlerinin yıllar süren uğraşları sonucu yaptıklarının belki on katını bir yıla sığdırmıştı. Çalışkandı, sadıktı vatanına. Sabah olup da Cariye gözlerini açınca gün ışığına, doğru çadırın yolunu tuttu. Ayakları hem ileri doğru koşmak istiyor, hem de geri adım atmak için birbirleriyle yarışıyordu! Çadıra girince doğruca gözleri aşkını fısıldadığı yeri aradı, sorgusu boyunu aşan cümlenin altına yazılan harfleri görünce, içi içine sığmadı bir süre. Ellerini nereye koyacağını bilemedi, neden sonra bir ağlamak aldı gözlerini, aldı eline kalemi yazmakla yazmamak arasında gidip geldi. "Ben zavallı bir cariyeyken, hükmüm hizmetimden başka hiçbir şey değilken, haddimi aşarsam şayet kellem gidecekken, O'na kelâm yazmaya gönlüm yine yeter mi ola?" diye düşündü ama içinde yaşadıkları, ölümün yorganını üzerine seve çekmeye ve altında donup dirilmeye değerdi. Kalemi çaldı direğe, yüreğini inletti harflerin bamtelinde;
"Ya korkarsa neylesin?"
Yazdı ve gölge gibi süzüldü çadırdan dışarıya. Korkudan sol yanını parçalayacak olan kalbini aşkı sakinleştirdi yine. Aşk korkakların işi değildi!
Akşam olup Sultan Selim çadıra girdiğinde gözleri direği aramış, verdiği cevabın karşılığına takılıp kalmış kalbi. "Demek küçük bir yüreğe bunca korku saracak kadar taş kalpliyim!" diye düşünmüş. Yüreği aşkın harıyla erimiş, yumuşacık sözler gelmiş diline, kalem tutmaya hasret hissetmiş ellerini, o koca direk yürek çarpıntısının tek canlı şahidi olmuş koca padişahın. Ve kalem konuşmuş yine direğin dilinde;
"Hiç korkmasın söylesin."
Hünkârın bu son cümlesi ile birlikte kalbindeki soru da cevap bulmuş kendine. Kendisine böylesi yürek yangınıyla tutulan güzelin, çadırına hizmet için girip çıkan mısırlı cariyeden başkasına ait olamayacağını karar kılmış aklında. Sabah olup da günün nuru yüzüne vurduğunda hemen cariyeyi huzura istetmiş Selim. Gece boyu, uykusunu içindeki aşka sürgün etmiş Cariye, gözleri açık, başına gelebilecek felaketleri sıralarken düşünde, kalbi hep iyiliği dilerken dilinde, Padişah tarafından huzura istendiği haberi gelmiş kendine. Bir serçe gibi titredi Cariye, iyiliğe dair düşleri solup gitti aklının odalarında. Başı döndü kendini ölümden uyanan bir cesedin iç bulanıklığının dibinde hissetti, bin pişman oldu oracıkta; direği muhatap alıp Selim'in yüreğine sorduğu sorulara. Ama aşkı pişmanlıklarını ve soluna kaçan korkularını çabuk bulup çıkardı içinden. Kendini topladı ve yürüdü her sabah bin bir heyecanla girdiği ve gözlerinin emanetini bıraktığı çadıra doğru. Bu Selim'in gözlerine gözlerini ikinci kez sürüşüydü belki de, beklisi fazlaydı, gözler değil cümleler konuşmuştu bunca vakit gönüllerinde.
Cariye huzura gelip çadırda kimse kalmayınca, gözleri aşkını haykırdığı direğe ilişti, gönlünde ki sorular cevaplarını bulmuştu şimdi;
"Seven insan neylesin?
Hemen derdin söylesin
Ya korkarsa neylesin?
Hiç korkmasın söylesin."
Ve Selim'le Cariye'nin aşkı bu dört dize içine girdi de bir daha hiç çıkmadı. Düğün alayları kuruldu bu sevdanın şerefine, yemekler yendi, türküler yakıldı isimlerine. Herkes çok mutlu olacaklarına inandı, bazen inandıklarımız bizi yanıltabilirdi ama! Düğün gecesi herkes uykuya çekilip de Cariye Selim'le yalnız kaldığında, kalbi vuslatın harlanmış ateşinde yanmış tükenmiş olunca, Selim'in eli kalbine dokunduğunda duruverdi oracıkta! Selim elleri arasında duran bir kalbin ağırlığı altında ezildi, gözlerine açılmayan ahu gözlerden iki katre yaş eklendi. Acıyı ruhunda bunca keskin hiç hissetmemişti. Dilinde ki nefes kesildi, aşk durdu boğazına, yutkunmak için tek bir isim yeterdi ama Selim sadece susmakla yetindi. Hüzün kalbinde katmerleşip vâveylası kopunca içinde, acı haber çabuk yayıldı etrafa, herkes yandı ahu gözlü bu güzele, herkes ağladı gözünde yaş kalmayana dek. Selim sustu, kalbi bahtının karalığına isyan edecek imansızlıkla olamamanın acısını ilk o gün duydu. Suskusu kalbini boğup da ruhunu gözlerinden çıkarınca, günlerce aşklarına şahit o direğin dibini suladı g/özünden akan yaşlarla. Derler ki o direk yemyeşil olup dallandı budaklandı Selim'in aşkıyla. Cevaplar takılı kaldı soruların ucunda!
Ahu gözlü, ölümüne sevdalı cariyenin mezar taşında Selim'in yürek taşkınları yerini buldu sevdalı bir ruhun can bağında! Selim'i söyleten nar-i yârdan başkası değildi aslında;
*"Merdüm-i dideme bilmem ne füsun etti felek
Giryemi kıldı hûn eksimi füzûn etti felek
Sîrler pençe-i kahrımdan olurken lerzân
Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek."
(Bilmem ki gözlerime nasıl bir büyü yaptı felek
Gözlerimi kan içinde bıraktı aşkımı büyüttü felek
Aslanlar bile pençemin kahrından korkup titrerken
Beni bir gözleri ahuya esir etti felek.)