Küçük İskender Kimdir - Küçük İskender Resimleri -Küçük İskender Biyografisi - Küçük İskender Hakkında
Küçük İskender
28 Mayıs 1964'te İstanbul'da doğdu. Kabataş Erkek Lisesi'ni bitirdi. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde beş yıl okuduktan sonra ayrıldı. Bir süre de İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nde öğrenim gördü. 1985 yılından itibaren çeşitli edebiyat dergilerinde şiir ve yazıları yayımlanmaya başladı. İlk ve uzun şiirleri Adam Sanat Dergisi'nin hemen her sayısında yer aldı. Temalarında alışılagelmişin kimi kez tam karşısında yer alan, polemikçi, başkaldırıcı şiiriyle sadece 1980'li yılların değil tüm Türk şiirinin en gözüpek şairi. Fazlaca karışık ve yer yer fazlaca uzun ve çoğaltımcı şiiri özgün çarpıcı başarı düzeylerine de ulaşabiliyor. Geleneksel yöntemler kullanarak yazdığı divan tarzı şiirleri, gazelleriyle de dikkat çekiyor.
ESERLERİ
ŞİİR:
Gözlerim Sığmıyor Yüzüme (1988)
Erotika (1991)
Yirmi5April (1994)
Periler Ölürken Özür Diler (1994)
Suzidilara (1996)
Güzel Annemin Hayal Gücü (1996)
Ciddiye Alındığım Kara Parçaları (1997)
Papağana Silah Çekme! (1998)
Gözyaşlarım Nal Sesleri (1999)
Alp Krizi (1999)
sevgili İskender, ilk şiirin "Ahlaklaksızlık"ın Adam Sanat dergisinin 5. sayısında (Nisan 1986) yayımlanmasından bu yana 20 yıl geçti. Orhan Kahyaoğlu, Sombahar dergisinin 17.sayısında (1993) senin şiirinle ilgili bazı eleştirilerinin yanında " alışılmış şiir kurgularını, şiir yapılarını fazlasıyla zorlayan ürünlerle gündemi tutuyor. Alışılmışı zorlayan bir şiir dili ve anlatımı var. Türk şiirinin bilinen dize yapısıyla hiç ilintisi olmayan ürünlere rastlıyor okurlar." demişti. Şiirinin geldiği bu son evrede neler ekleyebilirsin bu tespitlere? Açmış olduğun bu kanalda, bugün bir küçük İskender kuşağından bahsedilebilir mi?
İskender'i bağlayan ve İskender'e bağlanan bir toplamdan bahsedilebilir diye başlayalım istersen; Orhan'ın saptamasındaki kelime tekrarları bile onun bu konudaki o zamanki flu düşüncelerini göstermiyor mu?! Altını, üstünü çizdiği de şu: "Alışılmışı zorlayan!" Rutinleştirilmiş davranış ve algı biçimlerinin genele uygulanabilirliğindeki başarıya karşı çıkmak, alışılmışın zorlanması diye adlandırılmamalı. Yanlış olur. Alışılmışı zorlamakla alışılmışın terkedilmesi çok ayrı. 'İlintisiz ürünler' vermek de zaten alışılmışın terkedilmesinin sonuçlarıdır. Elbette Orhan'ın bu sözleri ilk şiirden yedi yıl sonra söylediği ve aradan on üç yıl daha geçtiği unutulmamalı. Açıkca konuşmak gerek, lafı döndürmeyelim, son yirmi yılda bambaşka bir Türk Edebiyatı'nın kapılarını açtım; varolmayanla değil, varolmasına izin verilmeyenle yüzleştim. Bu söyleşide herkes benden akademik bir tavır bekleyebilir, buna izin vermeden konuşmayı tercih edeceğim; çünkü edebiyatı lafa boğanlarla, alıntılarla süslü gerçekler sayesinde kimlik edinmeyi becerenlerle, o küstah ortayaş yetmelerle aynı potada olmak istemiyorum. Şiirsel söylemin güdümüne gireceğime şiirsel söylemi kendime kul etmeyi seviyorum çünkü. Kimi zaman yüzüne bile bakmadım şiir kavramlarının; canım istedi, dilediğim gibi kullanıp bıraktım onları. Ölü kelimelerden beslendiğim kadar bu çağın kelimelerini de aldım edebiyata. Argoyu, pornografiyi, metropolü, teknolojiyi, jargonu, alttakini, tıbbı, Dicle ile Fırat'ta çağdaş türküyü, farklı cinsel kimliklerin deneyimlerini ekledim. Asıl anlamlarıyla. Dikkat edin, çoğu kelimeyi de ilk ben kullanmışımdır Türkçe şiirde. Çoğu kavram için de bu böyle. Nekrofili üzerine bana kadar bu konuda kim ürün vermiştir?! Anakronizmi seksenlerde, doksanlarda kullanan kimdir? Yiğidi öldürüyorsanız hakkını vereceksiniz. Bu iş böyle. Rock soundu şiire bu denli iddialı İskender'le girdi. Sonrasındaki kuşak da bunu benimsedi. Bugün Efe Murad'ların yaptıklarının çoğunu kısmen de olsa seksenlerin başında yaptık. Hatta Oğuzhan Akay hala süklüm püklüm sürdürmekte. Açıp bakın 'Papağana Silah Çekme!'ye. Nesne ve ses ilişkisi, ( o zamanlar kelime oyunu denmekteydi buna ) barizdir. Erotika'nın ki ilk basım yılı 1991'dir, ara başlıklarından biri 'cemkırıkları'dır; bugün birçok arkadaşın şiirinde buluş diye aynı söz birebir yeralıyor. Araştırarak okuyan okur, 2006'lardaki genç ve iyi şiirin kaynağının bu adamdan çıktığını görecektir. A, şüphesiz, ileri götürülecektir şiir, götürülüyor da, Efe de, Şakir de, Vural da, Öztek de, Ömer Şişman da, Cem Kurtuluş da çok iyi şeyler yazıyorlar bu alanda. Ben mükemmelim demiyorum, yanlış anlaşılmasın sakın; kapıyı açan ilk kişiyim. Unutmasınlar istiyorum. Mesele budur. Bir 'küçük İskender şiiri ve müridleri' şeklindeki yaklaşımı ben dahil kimse kabul etmez. Etmemeli. Komik ve gereksiz bir zırvalamaya yol açmayalım. Böyle bir şey 'söz' konusu değil, hepimiz için 'alay' konusu olur. Onların içinde de bence herkes tek. Yalın şair yani. Şiirimin geldiği yer, buna çocukdilli bir yanıt: Daha sonra geleceği yerden bir miktar uzakta olduğu. On yıl, elli yıl sonra da aynı yanıtı verebilirim. Bu biraz da şiirimi besleyen yan faktörlerin nereye gideceğine, onların gelişimine bağlı açıkcası.
Edip Cansever'in şiirlerinin, Nietzsche'nin düşüncelerinin sana ve şiirlerine olan katkısından, tabii bir de Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ının özellikle senin ilk kitaplarındaki izdüşümünden bahseder misin? Genel olarak şiirlerindeki metinlerarasılıklara da değinirsen sevinirim.
Metin ile şiir ilişkisi bir tercihin yansıması: Aklın aynası. Aldatılan, kandırılan, aşağılanan, tecrit edilen olmak yerine bütün bu yükümlülüklere sahipken teslimiyatı geciktirmek. Umut teslimiyatını geciktirebilmek. Şiirin bir otoritesi olmadığını söyleyebilmek. Hele şiir yazarken bunun iddiasını, işlevini filozoflara, siyasete batırmadan dile getirmek, anlamla, oluşumlarla şımarmamak, kibirlenmemek, muhafazakarlığı reddederken faşizme yaranmamak sözünü ettiğin izdüşümün koordinatlarından. Son on yılda anarşizmin pratiği değişti: Pratiğin hedefi farklılaştı. Önce yandaşlarını yoket, sonra düşmanla uğraş mantığına gelindi. Ne yazık ki ya da ne mutlu ki, bunu ilk kez en canlı örneğiyle şiirde yaşıyoruz. Seksenlerin gizli yetenekleri, şimdilerde iki binlerin kalemleriyle bir olup, onları klanlaştırıp yandaşlarına saldırtıyor. Asıl metinlerarası ilişki budur. Onların metinlerarası - hırs kökenli- kurmaya çalıştıkları bu çarpık ve terbiyesiz ilişki biçimine uyum sağlayan, adapte olan metinlerden kaçınmak şart. Yalnızlaştırmaya başladıkları egoları değil, kıskandıkları ve kendilerine saklamayı tercih ettikleri yoksul duyarlıkları. Benim metinlerimin ve şiirlerimin hicvi, uç kolajla tanımlanabilir. Hepsinin altında bilimsel veri ve uygulanabilir, çözümlenebilir potansiyel vardır. Bugünün hastalıklı iktidar meraklısı sağ, sol şahsiyetleri, şiir komiserleri, şiir asteğmenleri bunu anlayamayacak kadar sanaldır.
Evet "Kahramanlar Ölü Doğar", hedeflerimiz için bazı şeyleri göze almak gerekiyor. Senin hekimlikten, okullardan, aileden ve devletten kendini kopardığını, bunların karşısında şiirle örülmüş bir yaşamı yükselttiğini görüyorum. Gerçekten tüm bunların karşısına koyduğun asıl şey şiir miydi? 80 Sonrası'nın önde gelen kahramanlarından biri olarak kaybettiklerin neler oldu?
Matematiği kaybettim. Şiirle örülmüş bir yaşamım da yok, yanılıyorsun. Şiirle örülmüş yaşamı olanların en önce şiiri kaybettiğini görmüyorsan, boşuna yazıyor bunca insan. İnandıklarımla ördüm yaşamımı, örmeyi de sürdüreceğim. Bu bir koza değil ki. İçinde değişmem de beklenemez. Benden bu tür söyleşilerde klasikleşmiş açılımlar bekliyorsunuz; hayır, bunu yapmam. Yapmayacağım da. Kaybettiklerim bana özel. Genel değil. Tarihsel değil. Bunaldığım veya bunalmadığım için yazmıyorum. Yazmaktan hoşnutum. Okumaktan hoşnutum. Aynı durumdaki kimseleri de eleştirmeye niyetim yok. Kendini salakça edebiyatçı sananlarla, birilerine bok atmayı 'beyin' sananlarla sıkıntım olabilir. Çok Clark Kent gördüm. Takım elbiseyle dolaşıp seçenek sunan. Onlar kahraman. Gerçekten kahraman. Hayal kahramanı. Ama benim ölü doğan kahramanlarım onların arasından çıkmadı. Çıkması da güç. Ben on yedi yaşında asılanlardan, vurulanlardan, çeşitli nedenlerle, farklı yollarla çekip gitmeyi tercih edenlerden söz ediyorum. Ahkam kesenlerle kesilenler arasındaki ayrımda sıkışıp kalanlar, ah onlar, eminim çoğunu yirmi yıl sonra Hac yolunda göreceksiniz. Eminim. Adım kadar eminim. Erken söylüyorum. İnanın bana. Dedim ya, matematiğimi kaybettim. Sırf onlar yüzünden.
Bunlarla da ilgili olduğunu sandığım için sorayım. Neden asıl ismin olan 'Derman İskender Över'i değil de 'küçük İskender' ismini tercih ettin?
Bu söyleşide bu tür bir soru. Çokca yanıtladığımı sanıyorum. Gereksiz.
Şiirlerinde sıkça başvurduğun tıbbi terimlerin, hastalık ve anatomi bilgisinin arkasında aldığın o tıp eğitiminin olduğu da inkâr edilemez sanırım. Buradan hareketle şiir ve sayrılık-sağaltım ve de ölüm konusunda neler söyleyebilirsin?
Savunma sisteminin zayıfladığı anları kollar hastalık: Şiir burada bizden yana değildir. Tam tersine zayıflıktan yararlanarak varoluşa sızan kötü'dür. Hissedilenin dozajını arttıran, gerçekliği abartı yoluyla saptıran, kısaca bulunmaması gerekenle işbirliğine girerek öze aykırı tahminlerin şekillenmesini sağlayan antijendir. Aurayı etkiler. Auranın stabil yapısıyla oynar. Aurasının akoru bozulmuş bireyler, toplumlar beklenilmeyen tepkilerle hareket edeceklerdir. Erdemin tanımı değişecektir. Algının yöntemleri değişecektir. Güç ve vetonun yeri değişecektir. Bütün bu değişim, kökünü poetik olana salmış sayrının kaynağını oluşturmaya yeter bile. Ölümü bir yanılsama, kriter farklılaşması diye adlandırmamızda etkin rol oynayacaktır bu. Terapi ya da tedavi: Şiirin bunlarla ve sonuçsuzlukla ilgisi yoktur ki. Sağlığı en başından reddeden şiir, yazan için de, okuyan için de bir çeşit azraildir. Can almayan. Hani denir ya, 'azrail yokladı' diye. Şiirin yokladığı, şiirin insanda evrene dair anlam saydığı bir sendromdan söz etmek akıllıca olur.
Bir de duyuları ve imgelemi harekete geçiren uyuşturucu ve alkolün şiirinle olan ilişkisinden bahseder misin?
Sıkı bir birliktelikleri yok. Alkole devamlılığım, sürekli yanlış anlaşılıyor. Yazarken, okurken ya da çalışırken alkol kullanmıyorum. Ayrıca herkesin düşündüğü kadar da içmiyorum. Hep bir içiyor görüntüsü olabilir. Bardakla, kadehle yakınlığım, nesnel ve sosyal. Elbette, normal alkol tüketicilerinden ayrıldığım noktalar var; kimsenin emrinde olmadığımdan, özgürlüğümün avantajlarından yararlanıyorum; örneğin o gün sabah içmek istiyorsam içebilirim. Bu da dışardan genellemenin kolaylığını sağlıyor kimi gözlere. Keyif için alkolle birlikteyim, bir bağımlılık saptanamadı. Uyuşturucuya gelince, beni yıpratan bir şey. Hepsini biliyorum, ancak kullandığım iddia edilemez. Denemedim mi? Denedim. Sonuçlarına yönelik bilgim var mı? Var. Müptelası mıyım? Hayır. Yazdıklarımda neden mi çok geçiyor? Bir aykırılıktan öte, yaratmaya çalıştığı ve becerdiği geçiş dönemi, tarzıma yakın özellikler barındırıyor. Halüsinatifleri ayırırsak, kokain benzerlerinin imsonia etkisi, canlının ölüme karşı direnişini temsil ediyor sayabiliriz. Şiirin akademik etütleri için her şairin laboratuvarında olması gerektiğine inanıyorum.
Sinemayla da yakından ilgilisin. Bazı sinema filmlerinde roller de aldın. Sinemanın şairi Andrei Tarkovski'nin sineması hakkında neler düşünüyorsun? Ya senin şiirlerindeki sinema? Sinema ve şiir arasında ne tür bir ilişki kuruyorsun?
İsimler üzerinden yürürsek, sinemada boğulma riskimiz artar ya da bu benim açımdan böyle. Sinema, izleyicisine bir röntgencilik olanağı tanır: Başka hayatlara, tarihe, masalsı olana, yadırganana, tiksinilene, idolleştirilene yakınlaşma, uzaktan da olsa gizlice sızma olanağı. Rüyanın, kabusun uyku harici, hatta gerekirse topluca seyredilme, görülebilme şansını ve tadını kimse inkâra kalkışmadığı için sinema ilerliyor. Sinemanın şiirle ilgisi yok; çünkü ikisi de aynı şey. İkiz kardeş farkı var aralarında. Aynı kıyafetle, aynı tezahür mekanizmalarıyla dolaşsalardı birbirlerinden ayıramazdık onları. Doğrudur diye iddia etmiyorum, bu benim yorumum. Diğer yorumlardaki 'sektörel' ve 'editöryal' açılımları pas geçemeyiz şüphesiz. O kısım, ticari boyut. Sömürgeci yanların eleştirisi. Bak, tiyatro da nesirle ikizdir; öyküyle, romanla. Belki de bu bakış, yazdıklarımın patikasıdır. Kestirme yoludur.
Son dönemde bilgisayar teknolojisindeki gelişmeye paralel olarak "görsel şiir" ya da "somut şiir" yine kendinden söz ettirmeye başladı (şiir olup olmadığıyla ilgili). Halim Şafak geçen yıl yazdığı yazılarda bunun üzerine ısrarla gitti. Bu şiirle ilgili senin görüşlerini alabilir miyim?
On yıllar öncesinde yayımlanan Uçurum Dergisi'nden hatırlıyorum Somut Şiiri; cılız bir dikleniş olarak kaldığını not düşmüşlerdi. Animasyon tarafı etkileyici. Bu su götürmez. Üstelik şiirin tanımsızlığı elimizdeki kozken, şiirin nasıl yazılması gerektiği konusunda tezler üreterek bu tür pratikleri dışlamak, yok saymak benimle ilgisiz bir davranış. İçtenliğinden endişelenmiyorum, ama okur ( ki ona artık okur değil, bakar ya da görür demek gerekecektir ) sanırım, belli bir sıcaklık, belli açık kapılar, belli zayıf noktalar istiyor karşısındaki eserde. İçeri sızmasını, metne girmesini sağlayabilecek kırıklar. Yazılmış değil, yapılmış bir şeyin antreleri önceden belirlenmişse, tekrar tekrar okuma, okurken yenileştirme, yeniden keşfetme olasılıkları ortadan kalkıyor. Anladınız mı sanki bitiyor o şiir. Tüketiliyor. Bu noktada bir sıkıntı doğabilir. Yayımlananları merakla izliyorum, ancak puzzle diyebileceğim çalışmaların dışındakileri kendime çok yakın bulmuyorum açıkcası.
Şiirin yanı sıra özgür metin, roman, günce gibi türlerde eserlerin de var. Bunlar şiirlerinin bir arka planı gibi de duruyor. Ancak, bugün özellikle genç şairlerin öyküye ve romana yöneldiklerini görüyoruz. Bunda tecimsel kaygılar mı ağır basıyor? Ayrıca, bu türlere yönelen genç şairlerin şiirlerindeki nitelik her geçen gün biraz daha düşmüyor mu, ne dersin?
Tecimsel kaygılar mı ağır basıyor ne demek. Başka ne olabilir ki? Şiirlerindeki Türkçe yetersizliğinin su üstüne çıkmasını kolaylaştırıyorlar farkına varmadan. Bu, okur açısından önemli bir avantaj. Bendeki durum, sonradan oluşturulmuş değil: Gözlerim Sığmıyor Yüzüme bir şiir kitabıdır, yayım tarihi Mart 1988. Dedem Beni Korkuttu Hikâyeleri ise metinlerden, öykülerden oluşur, onun yayım tarihi de 1992. Birlikte götürdüğüm, birbirlerinden çok ayrılmayan, hatta birbirlerini yiyerek beslenen iki yanım. Küçük tekstlerim de öyle. Senaryolarım da. Biz bir aileyiz. Büyük oğlan, şiir.
Genç şairlerin paradan çok, katlanarak büyüyen bir tanınmışlığa ihtiyaç duyduklarını, hatta bunu hırsa dönüştürdüklerini sanıyorum. Kalabalıklarca beğenilmek için kalabalıkların diliyle, o dildeki hatalarla, o dildeki çarpıklıklarla, yüzeyselliklerle yazıyorlar. Yaptıklarının edebiyata katkısının olmadığını fark edecek kadar akıllı olanları da var aralarında bence; yoksa hiçbiri bile bile romanında 'tanıştığımız ilk gün' gibi bir saptamada bulunmazdı. Onlardan kurtulabilir miyiz? Bunu sormalıydın. Sıradanlığın çekiciliği halkın gözünden düştü mü, olabilir. Umutlu muyum? Hayır. Kalacaklar mı? Kalırlar. Çünkü, ilkellikten güç alıyorlar.
Bugünlerde bir tartışmayla da ilgili olduğu için sorayım: "Edebiyat yazarlığı bir meslek midir?"
Edebiyat yazarlığı tamlamasının iğretiliği bunun bir meslek olduğunun kanıtı sayılabilir. Emek, işe dönüşüyorsa, bu işle uğraşanların ayrı bir kategoride değerlendirilmesi gerekir. Biz başka mecralardayız.
Eklemek istediklerin varsa
Benimle aynı zaman diliminde, aynı gezegende olmaktan mutlu olanlara şunu söyleyebilirim: Bizim tek kriminal yanımız, insan oluşumuzdur. Suç ortaklığını ret esnasındaki birlikteliğimiz için çok teşekkür ederim.