Ağlamak Empati ve Hz Peygamber

Son güncelleme: 16.09.2010 06:53
  • Ağlamak bizi insan kılar.

    Ağlamak güzeldir.

    Ağlamak, gözyaşı suretinde feda edilendir.

    Ağlayabilen insanın aynı zamanda "anlayabilen" insan olduğunu düşünmüşümdür hep. Çünkü ağlamak hâllenmektir. Bir başkasının hâli ile hâllenmek, hâline bürünmek. Yani bir yönüyle birazcık bir başkası olmak Onun ruhuna dokunmak, onun hissiyatını yaşamak Ona bulanmak. Bu, kanaatimce, çok farklı bir bilinç ve empati boyutudur. Hatta empatinin ilk sınavı bence bir başkası için ağlayabilmektir. Evet, yanlış duymadınız. Erdemli bir ruhun ilk sınavı, başkaları için ağlayabilmektir. Tıpkı Taif'ten dönerken Efendimiz'in gözyaşı döktüğü gibi Tıpkı Bediüzzaman'ın, Eskişehir Hapishanesi'ndeyken, karşısındaki lise mektebindeki kızların acı akıbetlerini görerek ağladığı gibi

    Empatiyi kuru bir "kendisini onun yerine koyma" olarak algılayanların kulakları çınlasın. Bence bizde empatinin tarihi de, derinliği de Batı'dakine kıyasla, kıyas edilmeyecek boyutta, zengincedir. Mesela en meşhur aşk hikâyelerimizi ele alalım. O hikâyelerin bahsi, tekrarı hep bir empati çalışması değil midir ruhlarımızda? Kimimiz Mecnun yerine koyar kendisini, kimisi de ruhunda Leyla'yı yakalar. Yakalamaya çalışır. Ama nihayetinde hep bir başkasının kalp frekansını yakalama telaşıdır yapmak istediğimiz. Yani bir yönüyle onların "hâl"lerinden "hâl" kapma.

    Hâle meftuniyetimiz, bilgiye olan meftuniyetimizden fazladır. Hatta insan öğrendikçe hâlden kopmaya başlar bir yönüyle Bizim en bilgililerimiz bazen en duyarsızlarımızdır. Ancak hâl ilmini kendisine rehber edenler vardır ki, onlar asla bir başkasının kalbini hissetmekten yoksun kalmazlar. Hep diğergam telaşlarla yaşarlar. Acaba Mevlana'yı, Hz. Şems'e meftun eden de bu sır mıdır? Yani "hâl" ilmi Başkasının boyasına boyanma, rengine bürünme sanatı.

    "Mü'min, mü'minin aynasıdır" buyuran o boyutlar ötesi soluk, daha Batı psikolojisi empatinin "e"sini bilmez iken, bu hakikati bize duyurmamış mıdır? On dört asır evvel bunu söyleyen semavi seda, belki de şunu kastetmiştir, lafzın bir yönüyle; "Siz birbirinizin aynasısınız. Biraz dikkatle birbirinizi yansıtırsınız. O halde yansıtmaya özen gösterin. Birbirinize bürünün. Birbirininiz hâli ile hâllenin. Birbirinizi yansıtın. Birbiriniz olun. Ancak bu şekilde mü'min olabilirsiniz."

    Sizi bilemem, ama ben bu hadis-i şerifi empati ile birlikte ele aldığımda çok farklı pencereler açılıyor zihnime Tasavvufun ve dinî terbiyenin başarmak istediği şeyler sanki buna yakın şeyler. Mesela rabıta-i mevt dediğimiz ölümü hatırlama hadisesi. Ölümü bir tiyatral kurgu içinde yaşamaya çalışan mutasavvıf ve tefekkürü ile ölüm hakikatini zamanına getiren bir Nur talebesi aynı şeyi yapmaya çalışmıyorlar mı? Buna niyetlenmiyorlar mı? Ölünün, ölmek üzere olanın veya ölmüş olanın hâli ile hâlleniyor onlar da. Onun halet-i ruhiyesine bürünüyorlar. Kendi dinî terbiyeleri içinde empati yapıyorlar.

    Veyahut da Hz. Peygamber'in kendisinden, "zina" etmek için izin isteyen gence yaptığı nasihatleri hatırlayalım bir kez daha. Onlar da bir empati kurgusu içinde değil mi?

    "Annenle yapılsın ister miydin, kız kardeşinle yapılsın ister miydin; ailenden herhangi biriyle yapılsın ister miydin?" tarzındaki bütün sorularına o genç, samimane bir şekilde "Hayır ya Resulallah" diyor her seferinde. "Hayır, kesinlikle yapılsın istemezdim." Ve Fahr-i Kâinat hemen empatinin neticesini fısıldıyor onun uyanmış ruhuna "Evet, istemezsin, başkaları da istemez" Bu cümlesinin ardından elini o gencin sinesine koyuyor ve dua buyuruyor.

    Peki, neden evvela dua etmiyor da, önce böyle sorular soruyor? Ben bunu da pek manidar görüyorum dostlarım. Burada da bize ince bir nasihat ediliyor sanırım. Kalbin kapıları var. Tesir edilecek, girilecek yolları. Onları açmadan kalbine tesir etmiyor Allah Resulü. Önce nasihat ediyor. Aklını musahhar kılıyor. Kalp kabule karin olduğunda da dua buyuruyor. Önce empatiyi, ama İslam'ın içinde bir empatiyi, öğretiyor; sonra da irşad ediyor. Bizim keşfi ile bin bayram ettiğimiz devayı, asırlar öncesinden uyguluyor.

    Şimdi beni buraya kadar kalp kulağıyla dinleyen kardeşlerim, arkadaşlarım, fikir ahbaplarım. Şunu sormak istiyorum, kendi ruh aynamdan sizlere: Kendi içimizde, terbiyemizde zaten var olan şeyleri; birileri bize iki Latince kelime eşliğinde söyleyince bizi şaşırtan, hatta meftun eden nedir? Nedendir bu denli bizim malımız olan şeyleri elden duyunca ona icatmış gibi kıymet vermek? Hâlbuki sünnet-i seniyye buram buram zaten erdem ve fazilet kokuyor. Büyük sırlar saklıyor. Onlara müracaat etmeden, onları devşirip bir ilim haline getirmeden bizdeki bu Batı'dan gelene müptelalık kendi malımızı bize sadaka gibi yedirmiş olmuyor mu?

    Batı'nın de ne pis sömürgeciliği var yahu! Maddi kaynaklarımızı kurutup yine bize sattığı yetmiyormuş gibi, maneviyatımızı da bizden kopyalayıp bize kendi janjanlı paketinde satmaya çalışıyor. Peki, biz yiyor muyuz bu numaraları? Sizi bilmem, kendi adıma söyleyeceğim. Vallahi yiyoruz, billahi yiyoruz. Kendi geçmişimizi ve ilmimizi bir dil inkılâbında bir gecede gömmüş olduğumuza göre yapacak başka bir şeyde kalmıyor. Sadece Batı'nın bilimi Ne diyelim, en iyisi susalım. Sessizlik diyeceğini desin.
    Ahmet Ay
#14.09.2010 10:17 0 0 0
  • "Siz birbirinizin aynasısınız. Biraz dikkatle birbirinizi yansıtırsınız. O halde yansıtmaya özen gösterin. Birbirinize bürünün. Birbirininiz hâli ile hâllenin. Birbirinizi yansıtın. Birbiriniz olun. Ancak bu şekilde mü'min olabilirsiniz."


    Teşekkürler... Önemli ayrıntılardı...
#16.09.2010 06:53 0 0 0