Şems-i Tebrizî'nin Konya'da, ilk karşılaştıkları anda Mevlana'ya sorduğu o garip sual, bugün benim için büyük anlamlar ifade ediyor. Zaten Şems ve Mevlana arasındaki ilişkinin hep yanlış anlaşıldığını düşünmüşümdür. Hatta bu noktada Elif Şafak'ı da meseleyi pek sığ anlattığı için eleştirmişimdir dostlar arasında. Gerçi bir onun suçu değil ki bu. Herkes öyle anlatıyor. Ama bence böyle yapmakla hakikati cidden incitiyorlar. Onlarınki birbirlerine karşı duydukları bir sevgiden ibaret değildi sadece. Tabii kanaatimce, bence... Onlarınki birbirlerinden çok farklı yollarla Allah'a ulaşmaya çalışan iki maneviyat büyüğünün kavuşmasıydı. İkisi de birbirlerinin yollarına yabancılardı ve bu nedenle birbirlerine kapıldılar. Birbirlerinin aynasında akseden Allah'ı müşahade etme gayretiyle çağladılar. Merakları, ilimlerine hocaydı.
Bunu İbn Arabî ile Sa'd-ı Taftazanî arasında da görüyoruz hâlbuki... Hem de onlardan yaklaşık bir asır evvel.
İbn Arabî daha gençken, Sa'd-ı Taftazanî ise yaşının kemalindeyken yaşanmıştı o mektuplaşmalar. Hz. Muhyiddin itiraz ediyordu, Sa'd-ı Taftazanî'ye o mektuplarda. Bediüzzaman'a göre de itirazında haklıydı. "Allah'ı bilmek, varlığını bilmenin gayrıdır" derken ilm-i kelam ekolünün, marifet eksenini zayıf gördüğünü ifade etmeye çalışıyordu. Kendisinin yolu daha derindi, ona öyle geliyordu. Fakat ne gariptir, bugün İbn Arabî'nin yolu biraz daha karmaşık görünüyor gözümüze. İlm-i Kelam ekolü ise farklı boyut ve çizgilere taşmakla birlikte devam ediyor.
Allah'ın sonsuz sayıda esması bulunurken yolun sadece kendi gittiğimizden ibaret olduğunu sanmaktır en büyük hatamız. Allah sadece bizim aynamızdan yansıyandan ibaret değildir hâlbuki. İşte bu noktada Hz. Şems'in sorusu bir düğüm noktası haline geliyor. Soruyor Şems, Hz. Mevlana'ya bir yol üstünde karşısına çıkarak;
"Bana şunu izah eder misin, ey büyük âlim. Hz. Peygamber demiştir ki, 'Allah'ım, seni hakkıyla bilemedik.' Fakat bak, Cüneyd-i Bağdadî diyor ki; 'Benim Allah'ın marifeti adına öğreneceğim bir şey kalmadı. Artık bana öğretilecek bir şey yok.' Şimdi onların bu sözlerini nasıl anlamalı? Nasıl izah etmeli? Bana senden çok bahsettiler. Duydum, buralara geldim. Şu müşkülümü çözüver."
Muhtemelen, tasavvuf yolunun yolcusu olan Şems-i Tebrizî de kendi sınırlarına gelmiş, belki de Cüneyd-i Bağdadî ile aynı sancıları çekmekten muzdarip olmuş bir dervişti. İçinde açmazlar taşıyordu. Kendi meşrebinin vardığı yerden ve buna rağmen hakikatte asla Hz. Peygamber'i asla geçemeyecekken böyle kalakalmasından rahatsızdı. İşte tam bu noktada Hz. Mevlana ona bir kapı açtı. Bir yön gösterdi. Çünkü Hz. Mevlana, o vakte kader bir mutasavvıf değil, bakınız, bir âlimdi. Pekçok ilmin derununa ermişti. Bugünkü anlayışla düşünürsek Şems'te kalp, Hz. Mevlana'da akıl ön plandaydı. İşte o Mevlana, bu sual üzerine Şems'e onu bayıltacak kadar etkileyen şu cevabı verdi:
"Hz. Peygamber bir denizdir, onu marifet adına hiçbir bilgi doyuramaz. Fakat Cüneyd'in kabı o kadar küçükmüş ki, az bir marifet ile kendinden geçmiş. Kabı dolmuş, içine hiçbir şey alamaz olmuş."
Bu cevap üzerine baygınlık geçiren Şems, ayılınca Mevlana'nın dizi dibinden ayrılmaz olur. Çünkü onda şimdiye kadar tatmadığı bir türden marifet tatmıştır. Kalp ayağıyla değil, akılla... Akılla bir yolculuk yapmıştır. Mevlana da onunla dengeyi bulur. Tasavvuf mesleğinin güzelliklerini fark ederek, kendi güzelliğine onu da ekler ve Mevlevilik ekolü husule gelir. İşin özünde marifet vardır. Allah'ın güzelliklerini birbirlerinin aynasında müşahede etmek, farklı bir marifetin lezzetli yolculuğuna çıkmak vardır.
Bunu biraz da şu hikâye ile anlayabiliriz. Bir ebru ustasıyla bir ressam büyük bir resim sergisinde karşılaşırlar. Ebru ustası resimlere bayılır ve der ki; senin sanatın nasıl bir şeydir? Ressam ona nasıl resim yaptığını anlatır. Ebruzen hayretler içerisinde kalır. Ellerini sevinçe birbirine vurur. "Bu hiç aklıma gelmemişti" der. Bunun üzerine ressam ona ne iş yaptığını sorar. Ebruzenin cevabı ile bu sefer kendinden geçme sırası ressama gelmiştir. "Ben senin bütün bu yaptıklarını suyun üzerine yapabiliyorum. Ama doğrudan kâğıda yapmak hiç aklıma gelmemişti."
İşte bence hikâyenin özü bu... Zaten ayet-i kerime de "gayba iman edenleri" övmüyor mu? Gayb esasında beş duyu organıyla bilemediğimiz, göremediğimiz, dokunamadığımız, hissedemediğimizdir. Gıyabımızda konuşulması meselesi de bu minval üzere anlaşılır. İşte biz de imanımızı bizden farklı ve üstün güzel renklerin olabileceği inancıyla, bizim dışımızda da muhteşem bir dünyanın varlığına imanla taçlandırırsak her dem ufkumuzu açık tutar, öğrenmeye muztar kalırız. Aksi halde halimiz Cüneyd-i Bağdadî'ye benzer ki, iki lokma bilgide "Hakikat bundan ibarettir" der kalırız. Başka doğruların olduğunu da kabullenmek çok önemli. Gaybımızda kocaman bir âlem ve daha öğrenilecek çok şey var. Dünyayı kendi müşahedemizden ibaret görmeyelim. Belki de bu yüzden Bediüzzaman, meşveret mesleğini veraset-i nübüvvet olarak tarif etmektedir Risale-i Nur külliyatında.
İşte Metin Karabaşoğlu ağabeyle Uhud savaşının ardından inen meşveret ayetinin ruhuma damlattıkları... Her kim ki, "Her şeyi bildim" der, hata eder. Marifet bilmediğinin de var olabileceğini idrak edip ufkunu açık tutmada. Evde, işte, ailede, her yerde bu böyle... Empati ve anlayış... Bize gerekli olan bu. Siret-i Muhammediye mesleği...