Kan Kırmızı Kaldı Geriye 10

Son güncelleme:
  • Kan Kırmızı Kaldı Geriye Öyküsü - Erol Balcı - Kan Kırmızı Kaldı Geriye Hikayesi - Hikayeler
    Dışarıda eşinin sesine benzeyen çığlıkların geldiğini duyar gibiydi... Uyku ve uyanıklık arasındaydı sanki... İnsanın içini yakan çığlıklar, yalvaran gözler...''Beni bırakma ne olur'' diyen yalvaran bakışlar... Rüzgârla savrulan, up uzun, simsiyah saçlar... Tutmaktan yorgun düşen eller... Zamanın kasırgasında amansız savrulmalar...

    Zorlanarak başını sesin geldiği yöne doğru çevirdi... Gözleriyle sesi aradı bir süre... Uzaklarda kimseler görünmüyordu... Boşluğa gözleri bakakaldı Erol'un... Aklı ise hala gördüğü rüyanın etkisindeydi... Kuvvetli savrulmalar yaşamış, bir ışık huzmesinin girdabında savrulurken, eşi bırakmamak için var gücüyle direnmişti... Gerisini hatırlayamadı ve artık yaşayıp yaşamadığından bile emin değildi artık...

    Hemen yanı başında beyazlar, yeşiller içinde yarı çıplak bedenler hareketsizce yatıyordu... İrkildi birden... Bir morgda yan yana dizilmiş cesetlere benziyorlardı hepsi... Bedenleri örten kırmızıya ve sarıya bulanmış çarşafların altında, solgun ve ölü yüzler; yarı çıplak bedenler, yan yana dizilmiş cesetlerdi sanki... Hiçbirinde yaşama dair bir belirti yoktu... Kulaklarına belli belirsiz sesler geliyordu gelmesine ama bu sesler, bir insan konuşmasından daha çok sayıklama seslerine benziyor, sesler anlaşılmıyor, bir başka boyutta yaşayan canlıların seslerini andırıyor, ya da boğazlanıp öldürülen canlıların çıkardığı seslere benziyorlardı... Yaban hayvanlarının çıkardığı seslerde olabilirdi...

    Hemen başını sağ yana çevirdi... Genç bir yüz yatıyordu yanında... Yirmisinde ya var ya da yoktu... Gülümseyen bir göz hareketsizce tavana bakıyor, eksik kalmış yaşanmışlıkların hüznünü taşıyordu sanki... Gözlerini göğüs kafesine çevirdi genç adamın... Kalp atışlarını izledi bir süre... Göğüs kafesi hareketsizdi sanki... Hiçbir yaşam belirtisi göze çarpmıyordu... 'Hadi ben yeterince yaşadım ama şu karşımdaki körpecik bedenden ne istedin Allah'ım, daha çok genç biri'... Ölüme isyan etti; zamansız, sorgusuz ve sualsiz gelen ölümlere isyan ederdi çünkü...

    Erol; morgda sıra sıra yatan ölülerin arasında sandı kendisini... Hemen sol yanına döndü usulca... Kafasında beyaz bir bone takılı biri yatıyordu yanı başında... Yatanın bir kadın olduğunu; örtünün yeterince kapalı olmamasından dolayı, yarı çıplak kalmış bedeninde görünen göğüslerinden anladı... Şaşırdı... Öbür dünya olsa burası dedi; kadınlar ve erkekler aynı yerde bulunmazlar... En azından kıyamet kopana kadar... Mahşerde sorgulamalar tamamlanana kadar... Nasıl kaldı böyle bir düşünce aklında bilmiyordu... Yaşadığına dair kanıtlar arıyordu anlaşılan... Yaşama isteğinin belki de yüksek olmasından mıdır nedir; belki de zihni bir anda uydurdu böyle bir şeyi... Yaşam kırıntıları arıyordu yorgun bedeni... Bir ses; bir nefes duymalıydı...

    Odaya yoğun bir anason ve alkol kokusu yayıldı... Daha önce de bu kokular vardı da kendisi mi hissetmedi bilmiyordu... Önemli de değildi; kokuyu duymuştu ya işte... İçine bir sevinç düştü... Yaşıyor olmalıydı... Koku bu dünyada olduğunu, yaşıyor olduğunu hatırlattı...

    Elleri yanlarda bağlıydı... Dillerini dudaklarının üzerinde gezdirdi... Çatlamış, kurumuş bir dudak... Paslanmış dilinin üzerine sanki tuz kokuları yayıldı... Yavaşça ısırdı dudaklarını... Canı yanmıştı... Yeniden sevindi... Yaşayacaktı ve yaşamalıydı her şeye rağmen... Başının hemen üzerinde yanan loş bir ışık demeti vardı... Mavi, beyaz sarı ışıklar gülümsemekteydi kendisine... Işık hayattı O'nun için...
    Oda çok soğuktu ve bedeni titriyordu... Sayıklama halleri geçmiş ve kendine gelmeye başlamıştı Erol... Gözleri; serum şişesinde bir bir damlayan ve her bir damlada insanın yüreğini daraltan, öfkelendiren akışı seyretti bir süre... İlacın damarlarına yayıldığını, kollarından tüm vücuduna dağıldığını verdiği soğukluktan anlayabiliyordu... Ve de zaman ne kadar yavaş akıyordu... Kalkıp kaçmak istiyordu, ama yapamıyordu... Kaç gündür buradayım acaba diye düşündü... Buraya nasıl geldiğini hatırlamaya çalıştı... En son kendini yola; bir taksinin önüne attığını hatırladı...

    Nihayet, serum bitmek üzereydi... Saçlarını topuz yapmış, genç bir sağlık görevlisinin kendine yaklaşmakta olduğunu gördü... İkinci serumu takarken hemşire; 'artık sizi odanıza alacağız... Zor bir ameliyat geçirdiniz... Şimdi iyileşme zamanı beyefendi' dedi... Erol; ayrılmak üzere olan hemşireden bir ayna istedi; biraz mahcup, biraz utangaçlık içinde... Yüzünün hallerini merak ediyordu çünkü...

    Hastabakıcılar Erol'u götürme hazırlıkları yaparken, hemşire bir ayna ile dönüp geldi yanına... Aynayı yavaşça yatağının yanına bıraktı ve aheste adımlarla uzaklaştı oradan...

    Sonra, odaya taşıdılar Erol'u... Özel bir odaya almışlardı kendisini... Doktorlar ve heyeti hızla son kontrollerini yapmışlar ve çıkmışlardı dışarıya. Kollarından biri artık serbestti ve yalnızdı yeniden... Hemşirenin az önce bıraktığı aynayı aradı eliyle... Bulmuştu... Diğer elinde serum takılıydı...

    Yüzlerine baktı... Eliyle yüzlerine dokundu... Küçük, yuvarlak bir yüz... Çatlamış dudaklar... Kızarmış, kıpkırmızı olmuş iki göz... Sanki gözler çukurundan fırlamışlar; boşlukta durun iki cam küre... Gözaltları mosmor... Ringde dayak yemiş, hırpalanmış bir boksörün gözleri ve yüzleri sanki... Acıyla birlikte bir tebessüm attı kendine... Bu yüz, bu gözler benim olamaz dedi kendi kendine...

    Alnında süzülen terleri gördü... Her ne yaşadım bilmiyorum ama dedi; yaşıyorum ya... Nefes alıp veriyorum ya... Bundan daha büyük bir mutluluk olamaz... Nasılsa zaman geçecek, yeniden dönecekti hayata... Karısını, çocuklarını, arkadaşlarını, işini özlemişti...'Sahi karım; sahi karımın haberi oldu mu acaba... Kim bilir ne kadar da meraklanmıştır şimdi'...Oysa hayalleri hiç yalnız bırakmıyordu kendisini... Beyni geçmiş ve gelecek günler arasında gelgitleri yaşıyordu...
    ''Neden ilk yaşanmışlıkların peşine düşer ki insan... Yeni hep daha zor, daha çirkin, daha acımasız, daha ilkel olduğu için mi; yoksa yeninin güzelliklerini kavrayamayacak kadar yaşlandık mı? Bilmiyordu...
    Ne tuhaf dedi...''Yaşam değerlerim birden birkaç şeyden ibaret hale geldi sanki''... İnsan yaşlandıkça yaşam alanları zenginleşmiyor, gelişmiyor demek ki... Gençlik umut, inanmak, hayallerin peşinde sürüklenmek, yaşama dört elle sarılmak demek... Sonra... İçinde anlatamadığın bir şeylerin eksildiğini görüyorsun... Yeniden başlamak, umudun fidanlarını yeniden yeşertmek istiyorsun içinde... Sonra bakıyorsun ki gücün yok buna, o zaman umudunu yitiriyorsun ve yaşlandığını anlıyorsun... Hayallerini taşıyamaz hale geliyor bedenin... Yaşlılık bu olmalı... Zaman daralıyor ve anlam çerçeven gittikçe küçülüyor... İşte o zaman sorgulamalar, kaçışlar başlıyor; geçmiş günlerin özlemleri büyüyor insanın içinde...

    Oysa yaşam zenginliği ve çeşitliliği ile ancak güzel olabilir... İş, aş, eş ve çocuklardan çizilmiş bir yaşam... Dostları var mıydı; vardı elbette... Güzel bir işi, bir sendikanın üst düzey yöneticisi, sosyal derneklerde çalışmaları... Özellikle yaban hayvanlarını koruma derneği, kimsesiz ve yaşlıların kaldığı bakım evleri... Yolları beklenirdi hep... Umut dağıtırdı insanlara... Can olurdu yaban hayvanlarına... Yaşlılar dört gözle beklerlerdi O'nun gelmesini... Yetmiyordu demek ki bir noktadan sonra... Yetmiyordu işte...
    Bir çocuk ağlamasını işitti uzaklardan... Bir doğum anı çağırıyordu kendisini... İlacın etkisinden mi, yoksa bedeninin yorgun olmasından mı nedir, uykusu gelmişti... Ses yakınlarından geliyordu...

    ''Doğdun,
    Üç gün aç tuttuk
    Üç gün meme vermedik sana
    Adiloş Bebem,
    Hasta düşmeyesin diye,
    Töremiz böyle diye,
    Saldır şimdi memeye,
    Saldır da büyü''...

    A.Arif


    Görünmemiş bir kış yaşanıyor köyde... O yıl ayvalar bolca çıkmıştı ve zor geçeceği söylenmişti kışın... Söylenceler tüm çıplaklığı ile yaşanacaktı gelecek günlerde... Aylardan Zemheri... Hava kara kışa gebe... Buza kesmiş her bir yan... Bir ilin kenarlarına serpiştirilmiş bir köy... Şehre hem yakın, hem de çok uzak...

    Dışarıda şiddetini arttıran bir fırtına, lapa lapa yağan karlar... Birkaç gün önce yaşanan soğuk ve kuru ayazdan, derelerde akan sular bile donmuş... Çeşmeler gönülsüz akar olmuşlar sanki... Dışarıda lapa lapa kar yağıyor... Savruluyor dört bir yana kar tanecikleri...

    Yaban kuşları çaresiz dolanıyor havalarda... Gün boyunca yiyecek aramış; bulamamışlar... Kanatları yorgun düşmüş; çaresizce dolanıyor ortalıklarda...

    Bir kuş sürüsü konuyor pencereye... Sanki yalvaran gözlerle bakıyorlar içeriye... Açlık kol geziyor yaban hayvanları için...

    Kış tüm ihtişamı ile dayanmış kapıya... Beyazlıktan başka hiçbir şey görünmüyor ortalıklarda... Yeşile hasret kalmış yeryüzü sanki... Ahırlarda dışarıya atılan hayvan terslerinin de üzerleri karla kaplı olunca, güvercinler; sığırcıklar, serçeler çaresice dolanıyorlar ortalıklarda...

    'Döndü kadın' yaklaşmakta olan doğumuna aldırmadan uzandığı yerden kalkıp, dışarıyı seyretmek istiyor... Ayağa kalktığında bebeğinin birden karnında ani bir şekilde yer değiştirdiğini hissediyor... İyice aşağıya doğru iniyor çocuk... Dışarıya çıkmak için sabırsızlanıyor adeta... Ellerini karnının üzerine koyduğunda vaktinin yaklaşmakta olduğunu seziyor... Yavaş hareketlerle karnının üzerinde gezdiriyor ellerini... İçine ılık ılık bir sevgi akıyor...

    Ellerini bellerine koyup destek alarak usul adımlarla yürüyor pencereye doğru... Uçup uçmama arasında çaresizlik içinde uçuşan kuşları görüyor karşısında... Yavaşça yaslıyor yüzünü pencerenin camına... Yüzlerini avuçlarının içine alıyor... Cam nefesinden buğulanıyor bir an ve siliyor elleri ile camı... Bir süre seyrediyor dışarıyı... Gözleri dışarıda çaresizce uçuşan kuşlara dalıyor birden... İçi cız ediyor...

    Yenidünyaya getirmeye hazırlandığı canlıdan değil elbette... Tüm kadınların insan yanında, biyolojik yanlarında saklı olan bir içgüdüyle, hızlıca üzerine bir şeyler giyiyor, hamile olduğuna aldırmıyor, ahıra gidiyor, bir kalbur saman içine bolca buğday koyuyor, elleriyle karıştırıyor bir güzel... Bir genç kadının çevikliği ile kucaklıyor, kalburu iki ellerinin arasına alıyor, birazdan dünyaya gelecek olan yavrusun üzerine dikkatlice dayayıp çıkıyor dışarıya... Ve 'temek' denen yere götürüp döküyordu saman ve yem karışımını...
    Birden başının üzerinde uçan kuşları görüyor, açlıkta ölmekte olan kuşların yaşama tutunma çabalarını gülümseyerek izliyor, içi sevinçle doluyor, sevincinden gözlerinden yaşlar süzülüyor; 'Allah kimseyi açlıkla terbiye etmesin' diyordu... Ve yeniden dönüyor odasına... İçine bir huzur doluyor, ellerini yeniden karnının üzerinde gezdiriyor, yavrusunu kucağına almak için sabırsızlanıyordu...

    Dışarıda köpek ulumaları duyuluyor; rüzgârın sesi savuruyor sesleri her bir yana... Köyde yavaş yavaş akşam olmakta...

    Koyunlar, keçiler ağıllarında birbirlerine sokulmuşlar... Koyun koyuna yatmaktalar sanki... Ortalıklarda doğum sancısı yaşayan keçilerin ve koyunların telaşlı dolanmaları göze çarpmakta... Ne zor şey şu doğum ve ne sancılı yaşanmakta... Köylüler telaşla bir ağıla bir eve girip çıkmaktalar... Bu aylar hayvanların da doğum ayları...
    Günlerdir yağan karlar gün boyunca etkisini arttırmış, yer yer evlerin üzerleri karla kaplanmıştı adeta... Kuzey kutbundaki eski Moo'ların evlerini andıran görüntülere bürünmüştü evlerin çoğu... Sadece evlerin ön cepheleri ve pencereleri fark ediliyor uzaktan... Ağaçlar uzaktan bakılınca uçlardan aşağı doğru genişleyen bir ok; ya da bir kılıcı andırmakta... Damların çarpısında sarkan, yer yer kalınlıkları artan, ince, eğri büğrü, uzunlukları bir metreye yaklaşmış buzdan kılışlar göze çarpıyor... Sümbül saçak olmuş damların üzerleri...

    Sobalar her zamankinden daha bir harlı yakılmış bu gün... Gaz lambaları birer birer yanıyor evlerin... Rüzgâr deli deli esiyor; savuruyor karları dört bir yana... Göz gözü görmüyor dışarıda... Sobaların bacalarından çıkan dumanlar kuvvetli esen rüzgârlarla savruluyor dört bir yana...

    Dışarısı kurtların havası... Aç kalan kurtlar evlerin diplerine kadar yaklaşmışlar... Tilkiler, kümeslerin yakınlarına kadar sokulmuş fırsat kollamaktalar... Köpeklerin havlamaları ve ulûmları akşamın sessizliğini yarmakta... Dört dolanıyorlar evlerin etraflarında köpekler... Geceyi bilinmezlikler beklemekte... Herkes sessizce çekilmiş evlerine... Köyde erken başlayan akşamlar, bu gün daha da erkene alıyor saatini sanki...

    Esen rüzgâr zaten camları eskimiş, ağaçları yazın sıcaklığından çatlayıp kurumuş, kışın yağmur ve neminden şişmiş ve aralarında boşluklar dikkati çekecek büyüklüklere ulaşmış pencerenin kenarlarında; vuuv, vuuuv sesleri yarıyor yaklaşan gecenin sessizliğini... Sesler yalnızlığı, çaresizliği, hüznü taşıyor evlere...

    Yakın iki komşunun evlerinde yoğun bir karmaşa yaşanmakta... İki kadın hamile ve tesadüfe bakınız ki ikisinin de doğum sancıları başlamakta... Köyde ebe de yok... Bu görevi yapan, birçok çocuğun ebesi olan bir kadın var... Benim ebem... Babamın annesi... Şimdi babaanne diyorlar... Ama bizim oralarda hiç ayrım yoktur... İki tarafta 'dede ve ebe' dir torunlar için...

    Döndü kadın odalarda dolaşıyor yavaş yavaş... Aynı saatlerde hemen yanı başında aynı sancıları yaşayan başka bir kadın da dolanıyor odalarda... Cahide kadın...

    Kısa boylu, simsiyah saçlı Döndü kadın... Üzerinde bir entari var... Yeşil, kahve renkler iç içe girmiş... Üzerinde sarıya çalan bir hırkası göze çarpıyor... Başında yazması... Yazma; ancak bu kadar güzel yakışır insana... Yüzlerinde yoksulluğun öyküsü gizlenmiş sanki... Hüzün dizeleri yayılıyor yüzlerde... Gözleri zeytin tanesi... Burnu kısa ve biraz çekikçe, ama yuvarlak yüze yakışmış... Saçlarının simsiyah halleri, gözlerinin zeytin karası, kaşlar ve kirpiklerle bütünleşmişler adeta... Çok güzel olmasa da; yüreğinin sıcaklığı yüzlerinde toplanmış sanki... Yüzler insanın en güzel yanıdır... Tüm doğallık, içtenlik, samimiyet, candanlık yansımış yüzlerine... Esmere yakın bir ten...

    Tarla, bağ bahçe işlerinde çalışmakta üstüne yok...'Biçer' lakabını takmışlar bu nedenle O'na... Nohut ve mercimek yolmaya gittiklerinde, birkaç kişilik çalıştığından; elleri kıvrak ve çok seri hareketler yapabildiğinden böyle demişler kendisine... Beli hafiften kamburlaşmış çalışmaktan... Hayatın yükleri ve çektikleri sanki sırtında toplanmış... Sabahları erkenden uyanır, hayvanların altlarını temizler, yılgından yapılmış süpürgeyle evlerinin önünü yola kadar süpürürdü her sabah... Severdi temizliği ve temiz olmayı...

    Şimdi, yüzü acının ilk hallerine alışmaya çalışıyor... Gece yanında yatmak için kalan bacısına sokuluyor usulca... Hem bacı hem de eltiler... Bir avlunun bahçelerindeydi evleri... Seyrediyor bir süre uyuyan ve canından çok sevdiği bacısını...' İnsanın bacısı olmalı... Bacı dert ortağı insanın'... Uyandırmaya kıyamıyor bir an... Yapacağı da başka bir şey yok... Usulca elleriyle dokunuyor bacısına...'Kalk bacım suyum geldi'...Gün içinde yorgun düşen bacısı uyanıyor bir telaşla...''Allah yardımcımız olur inşallah bacım'...
    Hadi bacım tandırlığa git de yak tandırlığı... Kazanla su koy üzerine... Lazım olacak birazdan...5 kez doğum yapmış; biliyor Döndü kadın... Kız kardeşi hızla bir şeyle giyiniyor üzerine; telaşlı...' Kalın giy üzerini bacım dışarısı çok soğuk biliyorsun... Senin sağlam ve ayakta olman gerekiyor'... Zaten hep biliyor ve seziyor olacakları... Zor bir doğumun yaklaşmakta olduğunu sezmişti sanki...

    Kaynanamı uyandırmalıyım diyor içinden... Hemen yan odada yatmakta olan kaynanasının yanına önce gidip gitmemekte tereddüt yaşıyor... O bir gelin ve kaynana hatırı yüksek yaşanıyor köyde... Acı gittikçe de şiddetleniyor bir yandan... Sancıların sıklığı da gittikçe artıyor... Ve cesaretini toplayıp kaynanasının yanına varıyor... Yavaşça omzuna dokunuyor...'Ana'...Ses yok... 'Ana ana' diyor birkaç kez... Karşısında nur yüzlü bir kadın yatıyor... Yana yatmanın günah olduğunu söylediğinden hep sırt üstü yatan, ruhani bir yüz duruyor karşısında... Ruhani halleri yüzlerinde hemen okunabiliyor... Uyanıp yavaşça kaldırıyor başını... Masmavi iki göz... Geniş omuzlu ve cüsseli... Elleri güçlü ve büyükçe... Çok ama çok güzel Hüsne kadın

    Dini bütün... İbadetlerini hiç aksatmayan; dinin gereklerini en saf ve en temiz yaşayan kadınlardan... Evliya bir insan... Köyde emeğinin geçmediği kimseler yok... Hastalıklarda yalığına sakladığı ve mecidiye dediğimiz bir metali, hastalık bölgesi üzerinde gezdirip dualarla hastalıkları tedavi eden, kuşpalazı, astım, bronşit gibi hastalıklara kendince tedavi yolları geliştiren, kırık çıkık konularında derin bilgileri olan, çocuğu olmayan kadınların hamile kalmasının gizli bir tedavisini elinde tutan insan... Herkesin hayır dualarını alan köyün ebesi 'O'...Benim ebem...

    Uzun kış gecelerinde bizlere masallar anlatan, torunları arasında her zaman bir denge sağlayan, mendiline şeker, kuru üzüm, keçiboynuzu, leblebi saklayıp; her bir torununa bir diğerine fark ettirmeden veren... (Yıllar sonra anlayacaktık... Bu yolla kimseyi kıskandırmıyor, hoş tutuyordu torunlarının gönlünü)... Denge insanı...
    Gerektiğinde en büyük otorite... Herkes çekinirdi ondan... Gerktiğinde torunlarının kulaklarını çekerdi... Çoğu zaman şöyle bir gözleriyle bakması yeterdi... Beni hiç azarlamadığın hatırlıyorum... Çok severdi beni ve ayrıydı benim gönlündeki yerim... Bilirdim, anlardım sezerdim sevgisini... Abdest suyunu hazırladım vakti gelince... İbrikle suyu hazır tutardım... Ve götürüp dökerdim abdest suyunu... Yaptığımın hepsi buydu işte... Ne kadar basit yaşlıların gönüllerini almak... Ölürken; hep beni sayıkladığını söylediler...
    Ve yalığında(mendil) bana sakladığı şekerleri kaldı geriye... Ölürken bunları Eren'ime verin demiş... Bana hep Eren'im derdi... Eren diye severlerdi beni köyde...

    'Allah yardımcımız olsun gelin... Şimdi git; tandırlığa bir ateş yaksın Ayşe gelin, ben de birazdan oraya geleceğim... Şimdi giyinmem lazım' diyor...

    Sessizce ve saygıyla ayrılıyor yanında döndü kadın yanında... Sırtına kalın bir şeyler giyiyor... Eşikten adımını dışarı attığında; Allah oğlumun ve benim yüzüme baksın deyip bir dua okuyor... Nedense birden oğlum diyor içinden... Gerçi karnının şekline bakıp çocuğun erkek olacağı tahminlerinden bulunmuşlardı önceleri... Belki de bu yüzden öyle demek gelmişti içinden... Rüzgâr, kar, dipi dışarısı... Karın üzerine dikkatlice basa basa; sancı çeke çeke varıyor tandırlığa...

    Yaklaşık eve otuz metre uzaklıkta tandırlık... Az ekmek yapmamışlar, az mantı kesmemişlerdi orada... Günün şakaları, dedikoduları burada yapılır, neşeli ya da hüzünlü oldukları günlere göre şarkılar, türküler söylerlerdi... Yemek yaparlardı bazı günler... Çanak denen uzun topraktan yapılmış kaba koydukları yemek, tandırın geri kalan ateşi ile pişer, tadına doyum olmayan yemekler çıkardı ortaya... Tandırlık köylüler için her şeydi... Mutfak, banyo, erzak deposu... Az sular ısıtıp çamaşır yıkamamışlardı tandırlıkta...
    Tandırlık buz gibi... Ateş yavaş yavaş ısıtıyor etrafı... Bacısı birkaç kucak daha hışır atıyor ocağa... Biraz saman karışımı, biraz yılgın denen küçük odun parçalarından da atarak tandıra; alevi iyice kuvvetlendiriyor... İçerisi yeterince aydınlık değil... Duvarda asılı olan löküsü indiriyor aşağıya... İçine bir miktar gaz yağı koyuyor özenle... Aydınlığa ihtiyaç var diyor... Löküsün hemen dibindeki çubuğu ileri geri hareketlerle itip çekiyor... Kibriti çakıyor ve ortalık birden gündüz yerine dönüyor...

    Canının yanması gittikçe artan döndü kadın tüm olup bitenleri kenardan izliyor...'Bacım durma sen; hadi turla içeride faydası olur biliyorsun diyor Ayşe kadın... Başlıyor yavaş yavaş dolanmaya... Annem; benim annem... Canım, canımın içi...

    Az sonra tüm ihtişamı ile içeri gidiyor Hüsne kadın... Sırtında siyah bir kadife ceket... Geniş laciverdi bir entari var üzerinde... Elindeki makas hemen göze çarpıyor... Bol miktarda temiz bezler... Bir battaniye... Ve bir yastık var ellerinde... Battaniyeyi ateşe yakın seriyor... Oturmasını ve sırtını alevlere tutmasını söylüyor usulca... Sıcaklık sancıların sıklıklarını arttırır... Doğumu hızlandırır...'Korkma kara gelinim kolay olacak inşallah' diyor... Döndü gelin, denileni yerine getiriyor sessizce, ateşin önüne gelip sırtını dayıyor ateşe... Kasıklarını yaran sancı bellerine doğru yayılıyor, nefessiz kalacak gibi oluyor...

    Sıcaklık sırtını yakıyor, yükselen ağrı bellerini, kasık içlerini parçalayacakmış gibi geliyordu... Kasılmalar aşağıdan yukarıya yayılıyor, sanki beli tam ortadan ikiye ayırıyorlarmış gibi şiddetli ağrılar duyuyordu... Bağırmak istiyor, canı yanıyor, dişleriyle dillerini ısırıyordu göstermeden... Çekinmese kaynanasından, yırtacaktı ortalığı...

    Battaniyeyi serdiler yere... Başının altına da koydular yastığı... Yavaşça uzandı Serlen battaniyenin üzerine... Sancılar arası zaman sıklaşmış, acılar iyice dayanılmaz olmuştu artık... Acıdan kontrolü ve saygıyı yitirmiş; alabildiğince bağırmalar başlamıştı işte... Sesler, gecenin sessizliğini yarıyordu sanki...

    'Hadi gelinim; derin derin nefes alıp ver... Bırakma, koy verme kendini' Kendisini bırakmakta olan gelinine sesinin yükseltmesi gerektiğini anlıyor Hüsne kadın... Yoksa durum istenmeyen yönlere gidebilirdi... Gaddar ve acımasız olmalıydı...
    ' İlk defa mı doğuruyorsun sanki gelin... Benim ağzımı açtırma bak... Elime de değneği aldırma'...

    Kardeşi çaresiz gözlerle ablasını seyrediyordu... Gözlerinde akan yaşı sildi usulca... Hüsne kadın, ebeliğin önseziyle ters giden bir şeyler olacağını anlamış; hissettirmemişti bunu gelinine... Çok zor doğumlarda bulunmuştu... Yaşam onun için tecrübe demekti...'Hadi gelinim, ıkın biraz... Ikın... Kuvvetli ıkın'...Sinirle Ayşe geline baktı...'Orada uyuz uyuz durup ağlayacağına buraya gel de ablanın sırtını sıvazla biraz... Benim tepemi de attırmayın'...

    Kanama şiddetini artırıyordu gitgide... Sıcak suya batırılmış bezlerle kanayan bölgeler siliniyor, hemen yeniden artıyordu kanamlar... Çocuk görünmüştü ama ters geliyordu çocuk... Döndü kadının çığlıkları artıyor, bağırıyor, bağırıyordu...'Sakın kendini bırakma gelinim, sık dişlerini, birazdan her şey bitecek ve kurtulacaksın; biraz zor doğum olacağa benziyor, ama kendini sakın bırakma, güçlü olman gerekiyor'...Sesinde merhamet ve otorite zaman zaman yer değiştiriyor kontrolü de bırakmak istemiyordu elden...
    Aslında en sevdiği geliniydi O...Yanında kalıyordu... Ve bir dediğini hiç iki etmezdi... Acılarını içinde duyuyor, yürekleri parçalanıyor, gözyaşlarını içine akıtıyordu... Ama zaman güçlü olma zamanıydı... Güçlü elleriyle karnına bastırıyor, bir yandan da 'Allah'ım yardımcı ol bana, sen kurtar gelinimi, bağışla bana O'nu 'diye yalvarıyordu...


    Erol Balcı
0 0 0