Mesnevi nedir - Mesnevi kim tarafından yazılmıştır - Mesnevi'nin özellikleriMesnevi, XIII üncü asırda Konya'da yaşayıp yine orada vefat eden büyük islâm şairi Mevlana Celaleddin Rumi tarafından yazılmıştır. Mevlâna ve Mevlevilik hakkında en eski bir kaynak olan "Menâkıb-ı Sipehsâlâr" da Mesnevi'nin. Mevlâna'nın sevgili şakirdi Çelebi Husameddin'in isteğiyle yazıldığı söylendiği gibi Mevlâna'nın torunu Ulu Arif Çelebi'nin mensuplarından olup Mevlâna'nın oğlu Sultan Veled zamanında türbede Mesnevihanlık hizmetinde bulunan Eflaki Ahmet Dedenin 718 (1318) de yazdığı "Eflâkî Tezkiresi" de aynı malûmatı verir.
Gerek kaynakların verdiği malûbmattan, gerek Mesnevi'nin metninden anlaşıldığına göre Mevlâna, Mesnevi'nin ilk on sekiz beytini kendisi yazmış. Diğer kısımlarını söylemiş ve Çelebi Hüsameddin e yazdırmıştır. Her cüz bitince Çelebi tarafından Mevlâna'ya okunur, lâzım gelen yerler düzeltilir, ondan sonra kitap, yine Çelebi tarafından temize çekilirdi.
Mesnevi'ye hangi tarihte başlandığını, hcngi tarihte bitirildiğini katî olarak bilemiyoruz. Yalnız metinde ikinci cildinde bir zaman duraklamadan sonra altı yüz altmış iki recebinin on beşinci günü (1264) başlandığı bildirilmektedir. Mevlâna, kitabına Şark - İslâm edebiyatında bir şiir tarzının adı olan "Mesnevi" adını koymuş başka bir ad vermemiş, başlangıçta, birinci ciltte, ikinci cildin başında, üçüncü cildin yine başlarında, dördüncü ciltte ve son cilt olan altıncı cildin ilk beyitlerinde kitabını hep bu adla anmıştır.
Mesnevi altı cilttir meşhur Mesnevi sarihi Ankaralı Rüsûhî İsmail Dede tarafından 814 (1411) tarihli bir yedinci cilt bulunmuş ve şerh de edilmiş, bu suretle ortaya bir yedinci cilt meselesi çıkmışsada geçerliği olmamıştır.
Zamanın bütün bilgilerini en ince noktalarına kadar bilen, birkaç dile sahip olup bütün şairleri okumuş bulunan; bunlarla beraber fevkalâde seyyal bir zekâ, çok ince ruh, eşsiz bir vecit, örneksiz bir aşk, emsalsiz bir seziş ve buluş, kabiliyetinin; neşenin, coşkunluğun, hayranlığın, hulâsa bütün bir mâna âleminin mümessili olan Mevlâna, Mesnevi'yi söylüyor, zihninde bahisler, bahisleri kovalıyor, bu bahislere uygun hikâyeler, hikâyerleri hatırlatıyor, söz bu suretle uzayıp gidiyor. Bu hikâyeyi anlatırken hikâyedeki bir insan veya hayvana söz söyletmeye başlıyor, fakat derhal söz söyliyen kendisi oluyor. Mevlâna bütün çoşkunluğuyla hitaba başladı mı; o basit hikâye birdenbire canlanıyor, artık kelimeler ateş ve gözyaşı halindedir. 1807 — 1809 uncu beyitlerde Mesnevi'yi sabaha kadar yazdırdığını ve Çelebi'nin yorulup uykusuz kaldığını söyleyip ondan tatlı bir dille özürler diler. 3990 inci beyitten itibaren de kamının acıkıp bir iki lokma bir şey yediğini ve bu yüzden ilham kaynağının bulandığını anlatır ki. En mühim nokta şudur: İnsan konuşurken bile bazan duraklar, kekeler söz bulamaz, halbuki Mevlâna'nın sözü, o kadar kolaylıkla, sekmeden, duraklamadan, sürçmeden akmaktadır ki; tekrarlar, tertipsizlikler, ihmâller mesnevi'de gayet tabiî görülüyor. Zaten başka türlü olmasına da imkân yok. Nitekim bazılarının itirazlarına rağmen pek de öyle göze batacak derecede ve sık olmıyan kafiye hataları da öyle Zaten vezin kafiye, Mevlâna'nın fikirlerini kayıt altına alan şeyler. Hattâ o, fikirlerinin harf ve sözle bile ifade edilemiye-ceğine kani.
Mesnevi, salikler için yazılmıştır. Muhtelif dinî inanışlar, tasavvuf esasları, bilhassa "Vahdet-i Vücud-varlık birliği" felsefesi tahlil edilmekte, münasip hikâyelerle, Kur'an kıssaları anlatılmaktadır. Her bir hikâye, telkin edilmek istenen fikre tatbik olunmaktadır. Bu arada Mevlâna, basit, fakat düşündürücü ve bilhassa buluş kabiliyetini gösteren deliller getirir, örnekler verir, anlatmak istediği şeyi apaçık bir hale koyar, hattâ gülünç ve bazan açık hikâyeler bile söylemekten çekinmez.
Mesnevi'nin hemen her bahsinde Kur'an kıssaları geçer. Birçok beyitlerinde âyet ve hadîslerden lâfzi ve mânevi iktibas ve tazminler vardır. Bu bakımdan Mesnevi'ye "Magz-i Kur'an-Kur'an'ın içyüzü" diyenler tamamiyle haklıdrlar. Mevlâna, kitabında kelâm kaidelerinden, Yunan felsefesiyle bu felsefenin islâmi şekli olan Hükema felsefesinden, bu sistem içinde yaradılış ve dünya telâkkilerinden, büyük sofilerin menkabelerinden bahseder. Mesnevi'de yer yer realiteye de ehemmiyet verilmiştir. Bu yalnız, hikâyelerde değildir. Mevlâna gezdiği yerleri, gördüğü şeyleri anlatırken de realiteye büyük bir kıymet verir. Bütün bir devrin âdetleri, görenleri, düşünce ve sezişleri elle tutulur, gözle görülür bir halde canlanır. Bazan da Mevlâna, kendi maceralarını kapalı, yahut açık bir surette anlatır, fikirlerini izah eder. Mesnevi'deki hikâyelerin hepsinin Mevlâna, tarafından uydurulmuş olmasına da imkân yoktur. Mevlâna fikrini açmak, meramını anlatmak için halk hikayeleriyle atasözlerine de müracaat etmektedir. Hâlâ söylediğimiz birçok atasözlerini Mesnevi'de buluyoruz. Bu yüzden Mesnevi folklor bakımından da ehemmiyetlidir.
Fakat Mesnevi'de Mevlâna'ya asıl tesir eden Hakîm-i Senâi ve bilhassa Mantıku't-tayr -Ferideddin Attar 'dır.Hayyam etkisi olan beyitlerde varsada Şakirtlerinin bu iki şaire düşkünlüklerindeki sebep de bizzat Mevlâna'nın bunları sevmesiydi. Hulâsa Mesnevi, baştanbaşa bir kültür âlemidir. Ve dünya eserleri arasında bu kitabın mümtaz bir mevkii vardır, mistik eserlerle sofiyane şiirler arasındaysa bir benzeri yoktur. Mesnevi, yazıldığı tarihten itibaren büyük bir önem kazanmış, başta Mevleviler olmak üzere bütün tasavvuf ve edebiyat âşıkları tarafından sevilmiş, hattâ Vahdet-i Vücud'u kabul etmeyen, yahut kabulde tereddüt eden âlimler bile bu kitaba dil uzatamamışlar. Her tasavvuf kitabına Kur'an ve hadîsten sonra şahit olarak Mesnevi beyitleri alınmıştır.
Başlangıcından ve metnin birçok yerlerinden açıkça anlaşıldığı gibi Mevlâna, kitabını bir ilham eseri olarak, övmekte ve onu ilâhî bir kitap olarak sunmaktadır. Mesnevi'den feyz alanlar da bunu aynen kabul etmişlerdir. Eflâkî Tezkiresi, Mesnevi'nin daha Mevlâna zamanında kazandığı ehemmiyeti birçok vakalar ve menkabelerle belirtmektedir. İlk devirlerden itibaren Selâhaddin, Saraceddin, Alâeddin, Şemseddin, Muhyiddin ve Eflâkî gibi Mesnevihanlar yetişmiş, Mesnevi'yi ezberliyenler çıkmış, gün geçtikçe şöhreti yayılmaya, yalnız Mevlevihane (Mevlevi yurdu, tekkesi) lerde ve Mevlevilere değil, Mevlevi olmıyanlara da Mesnevi ve tasavvuf zevkini vermek ve bu bilgiyi aşılamak üzere Dâr-ül Menevi (Mesnevi yurdu) er kurulmaya başlanmış, oralarda Mesnevi okuyanlar, aynı kitabı okutmak üzere icazetname (diploma) ler almışlar, medreselilerin tasavvuf ve Farisi düşmanlığına rağmen daha Fatih-Avni devrinde ve İstanbul'un fethinden itibaren açılan Kalenderhane (Kalenderler, Kalenderîler yurdu) lerde Mesnevi okunmuş nihayet Ahmet III. zamanında Damat İbrahim Paşa'nın yaptırdığı medresede Mesnevi okunması kararlaştırılarak medreselere de girmiş hattâ camilerde bile Mesnevi hanların bu kitabı dil ve mâna bakımından tahlile koyuldukları görülmüştür.