Batı Uygarlığı'nın Dirilişi

Son güncelleme: 10.12.2010 08:09
  • Batı Uygarlığı'nın Dirilişi

    Osmanlı 1699'da Karlofça anlaşması ile Avrupa macerasını bitirdi.Bu tarihten sonra zaman dizimini kaydetmek Avrupa'nın elindeki kalemin nasibidir. Batılı tekno bilim toplum tasavvuru dolu dolu üç asırlık bir paradigmadır. Bu süre insanlık tarihi perspektifinde pek kısa bir zaman aralığını ifade eder. Müslümanlar İspanya'da yediyüzelli yıl kalmışlardı: Endülüs Emevileri (756-1031), Murabıtlar (1090-1147), Muvahhidler (1147-1229), Gırnata Beni Ahmer Emirliği (1231-1492). İspanya'dan Müslümanların çıkarılışında Müslüman emirliklerin iç çatışmalarının etkisi unutulmamalıdır. Reconquista Haçlı ruhunun İspanya kolu idi. Müslümanların zorla Hrıstiyanlaştırılması, "Yeniden Fetih" anlamına gelen bu terimin politika edilmesi ile oluşturuluyor. Zorla bir yere kapatılan Müslümanlar üzerilerine "vaftiz suyu" serpilerek 'Hıristiyan'laştırılıyor. Daha sonra Arap isimleri almaları, kullanmaları, Arapça konuşmaları yasaklanıyor. Müslümanların hamama gitmeleri bile 'müslümanlık' alameti sayıldığı için yasaklanmıştır. Müslümanca davrananlar Engizisyon'da yargılanır ve dinden aforoz edilirdi. Afaroz edilmek, halkın kendisiyle konuşmadığı ve her tür saldırısına maruz kaldığı, hak ve özgürlükler yönünden savunmasızlık durumu. Kendisine mal satılmaz, malı alınmaz, hatta gasb edilebilir. Müslümanlar kendi iç çelişkileri yüzünden tarih dışı kaldılar.Tarih kavimlerin ölümünü ve helakini yazmaktadır. Dolayısıyla bir uygarlığın doğduğuna şahit olan ya da bir ekonomi-politik sistem içinde yaşayan tefekkür bu yapının devam edeceğini düşünmekten ziyade bir gün söneceğini taakkul etmelidir. "Halbuki bunlardan önce hem malı itibariyle ve hem de görünüşü itibariyle onlardan üstün nice nesilleri helak etmiştik"(19 meryem 74). Bu ayette salih toplumun helaki için bir kriter verilmiştir: "Sonra bunların ardından gelenler namazlarını zayi ettiler ve şehvetlerine uydular"(19 Meryem 59). Nitekim İbn Hazm'ın "Güvercin Gerdanlığı" isimli kitabında şehvetine düşmüş toplumun günahlarından birçok kesit aktarılır. İbn Hazm 1064'te ölmüştür.

    İbn Haldun'a göre mülk; refah, lüks getirir ve bunlar da ahlakı ifsad eder. Lüks ve refahla nefislerde şerler ve aşağılık (süfli) duygular zuhur eder ve süfliyata dair alışkanlıklar oluşur. Bu duruma düşen toplumların devlet sistemleri mahviyet ilkelerine göre yaşar ve müzmin bir ihtiyarlık hastalığına maruz kalır (İbn Haldun, Mukaddime, MEB, 1989: 157-158). Yine bu duruma düşen devlette mülk sahibi hükümdarın kendi soyundan gelmeyen yardımcılar edinmesi ve sertlikle davranan bir ordu teşkil etmesi devletin ömrünü uzatır (İbn Haldun, 1989: 158). İbn Haldun'a göre devletlerin çöküşü tavırlar nazariyesi diye bilinen beş tavrı takip eder. Toplumlar tıpkı canlı organizmalar gibi doğar, büyür, gelişir ve ölürler. Ona göre zamanın değişmesi ve kavmlerin durumlarının değişmesi kaçınılmazdır. Cemiyetlerin adetleri ve dini yaşayışları istikrarlı bir yol tutmaz. Halk hükümdarı ve alimlerini taklit eder ve onların dini üzere yaşar. Devlet bozuldukça şehir yapıları da bozulur. Devlet halka zulm ettikçe umran bozulur, tahribat artar, mamur yerler harab olur. Devlet, halkın malına namusuna ve kanına haksız muamelede bulundukça kendisini ve umranı yok eder. Devletin beş tavrı vardır: 1) Galibiyet,istila, 2) İstibdat, nesep asabiyetini reddetme, 3) Rahatlık, 4) Kanaat, barış, 5) İsraf. Son aşamada devlet artık ihtiyarlamıştır, vergileri attırmıştır, ahlaki erdemlerini yitirmiştir. İbn Haldun, devletin çöküş sürecine girişini daha ikinci tavırda uç veren davranışlara bağlar. Kendi neseb ve kabilesinden olmayan yardımcı ve askerlere görev verir. Vezirlik, komutanlık, vergi memurluğu gibi. Bu mevkileri şahsına mahsus makamlar kılarak 'memleket asabiyetini' bozar. Kendi kavmi bu durumdan rahatsız olur ve düşmanlık etmeye başlar. İşte bu durum devletin artık yıkılma sürecine girdiğini işaret eder (age.1989: 263- 265, 171- 172). Umranın maddesinin ve iktisadi yapısının bozuluşuyla zarureten sureti de bozulur. Umranın gayesi hadaret ve refahtır. Refaha ulaşan toplumlar (umran) bozulmaya başlar. Çünkü hadaret ve refah ile bozuk bir ahlak hasıl olur. Ahlaki bozukluk da ekseriyetle bozuk bir din anlayışına düşmekledir. Dinen ve ahlaken bozulma insanlık olarak da bozulmayı getirir. İnsan yabancılaşır meshedilmiş olur. Meshedilmiş insanlar toplumunun devlet düzeni de çöküşle yüzleşir (İbn Haldun,1989:344-345-347).

    İbn Haldun'un çevrimsel ve organizmacı kuramını fatalist ve determinist bulan yazarlar vardır. Hakikaten de Kur'an'da toplumların çöküşü meselesinde toplumun kurtuluşuna delil de bulmak mümkündür.Yunus (as) kavmi, Peygamberlerinin başına gelenleri öğrendikten sonra hidayete dönmüş ve helaktan kurtarılmışlardır: "O vakit vazifesini bırakıp yüklü bir gemi ile kaçmıştı"(37 Saffat 140), "Derken kendini balık yuttu"(37: 142), "Biz onu sahile attık" (37: 145), "Biz onu yüz binlerce kişiye peygamber gönderdik hatta daha ziyadesine. Nihayet ona iman ettiler.Biz onları bir zamana kadar faydalandırdık" (37:147-148). Demek ki imana gelip de ittiba eden toplumlar helakdan kurtulmuşlardır. Bununla beraber bu örnek sünnetullahı değiştirmeyecektir. Bugün Yunus peygamberin kavmine dair bir iz kalmamıştır.Toplumların çevrimsel manada çöküşe uğrayacağı fikrinde İbn Haldun'un isabet kesbettiğini söylemek mümkündür. Kaldı ki İbn Haldun çöküşün ertelenebileceğini de ifade eder. Yunus (as) örneğinde din temelli bir "asabiyet" toplumsal ve siyasal manada dayanışmacı birlik tesis etmiş, bir arada yaşama, toplumsalı beraber koruma, dostluk (velayet) ve kardeşlik ruhunda buluşma duygularını baskın öğe kılmıştır.

    Uygarlığın çöküşü kuramına dayalı olarak düşünerek hareket eden bir fikir adamı iki tür yaklaşım sergileyebilir:

    1) Uygarlığın verilerini alarak (mimesis), yani taklit ederek zaafları ve çöküş sebeblerini izale etmek. Bu yol son iki- üç yüzyıllık batı dışı toplum refleksidir. Azgelişmiş toplumlar batı toplumunun eksenlerini kendi toplumlarına adapte ederek uygarlık idealini ve standartlarını temine çabalamakta ve "geleneksel" değerlerini de " uygarlık" göstergeleri içinde yaşatmaya çalışmaktadırlar. Bu gurup düşüncede uygarlık ilerleyen bir süreçtir. Bilim, teknoloji, kent kültürü, demokrasi vs. az bilinenden çok bilmeye doğru ilerler. Yaşanan süreç de bu "gelişimi kanıtlar". Önceki tarihte yapılmamış harikalar bu dönemde yapılmıştır. Bilgisayar, internet, tv, tıp, ulaşım, barınma, gıdanın temini ve soğuk zincirde saklanması gibi alanlarda büyük gelişmeler ve değişmeler vardır. Bunlar uygarlığın batıya dair bir tasavvur biçimi olmamasının kanıtıdır, insanlığın ortak mirasıdır. Bu mirası sahiplenmeli lakin ahlak meselesinde öz kültür ve din kalıplarımıza sadık kalmalıyız.

    2) Diğer düşünce şekli uygarlığın Batı malı olduğu ve insanlığın ortak mirası sayılamayacağı iddiasıdır. Her ne kadar Batı uygarlığı içinde bulunuyorsak da burada olmayı biz seçmedik. Dolayısıyla her kültür kendi "medeniyet"inin miracına çıkar. O halde uygarlığın reddedemediğimiz verilerini (teknoloji, siyasi kültür, şehir yapıları) alsak da, "müslümanca" bir düşünce ile bunlardan nasıl kaçınabileceğimizi teorize etmemiz gerekir. Bugün İslam'ın önündeki en büyük engel kapitalizmdir. Kapitalizm, Müslümanları dünyevileştiriyor. Müslümanlar Batı toplumları karşısında, hem taklit ederek ve hem de onların mamüllerine "pazar" olarak sekülerleştiriliyor.

    Sanıldığının aksine Batı uygarlığı bir çöküşün eşiğinde değil.Çünkü Batı, kendine karşı kültürleri tahavvül ederek dinamiklerini kendi lehine kullanıyor. Adeta doku nakli yaparak kendi eksikliklerini tamamlıyor. Tarih boyunca Batı denilen kültür, Mısır- Antik Yunan- Yahudilik-Hıristiyanlık- Endülüs İslamcılığı- Osmanlı nizam-ı alemciliği şeklinde sıralanabilecek projeleri içselleştirdi ve onları kendine ait bir kimliğe dönüştürdü. Bu dinler ve kültürleri kendi başına varlık kazanamayacak bir tek boyutluluğa uğrattı. Yalnızca Batı kültürü içinde nefes alabilecek, Batı'ya muhtaç ya da Batı kültürüyle "birlikte" bir kimlik olarak varlık kazanmasına fırsat verecek bir politika uyguladı. Bugün Avrupa düzeni bir anlamda tarihsel çok kültür ve çok millet sisteminin judeo-hıristiyan temelli yeniden üretimi gibidir. Bu sisteme rakip olabilecek İslam'ın da evrensel değil bölgesel/ üniter bir İslam (Euro İslam gibi) halinde yeniden tanımlanması Batı kültürünü güçlü kılmaktadır. Müslümanca düşüncenin Batı karşısında teorize edilmiş bir "dünya" kurgusu kalmadı. Terakki etmek istediğimiz için Batı karşısında geri kalıyoruz. Modernleşme sürecini kestiğimiz zaman da yeniliyoruz. İktisadi yönden çalışma şevkleri zayıf, şecaat ve atılganlıklarını yitirmiş, asabiyet (birlik- dayanışma) duygularını kaybetmiş toplumlar modernizmi alt edemeyecek. Avrupa, İbn Haldun'u kendi kültürel düzeninin filozofu kılmayı başarmış görünüyor. Müslüman Doğu, refah, keyif, eşyaya hayranlık buhranıyla çökmüştür.

    (ALINTI)
#10.12.2010 08:09 0 0 0