Zordur İç Denizinde Bir Kadın Büyütmek

Son güncelleme:
  • Zordur İç Denizinde Bir Kadın Büyütmek yazısı - _cânâ_ yazıları


    Deniz "gel" dedi dereye,
    dere "bırak büyüyeyim" dedi
    deniz yanıtladı "o zaman bir deniz olacaksın-
    bense bir dere istiyorum, gel şimdi!"

    Emily Dickinson



    .





    Ayaklarının değil de aklının dolaştığını kanaat getirdiğinde ''hayatının'' öz be öz geçmişinin etrafında kaç kere dolandığını artık hatırlamıyordu.

    Ne zaman kendini sorgulamaya kalksa - ki sık sık yapardı bunu - : işinde mahir hafiye gibi fır döndü anılarının etrafında. Beğenmedi; yeniden gözden geçirdi. Yaşanmış ne varsa tutup kaldırdı elinden; bir gün 'belki ' diye bir kenara bırakılmış ve bırakıldığı yerde unutulmuş, yaşanmamış ne varsa elden geçirdi.
    Kayda değer keşkeleri olmadığını bile bile yine yaptı bunu.

    ''Israrım niye''diye düşündü, yeni bir hüzün bulutu yaladı gözlerini.
    ''Hiç sebep yokken geri dönüşlerden, arada yüreğimin dizginlerini zamana bırakmak yerine sıkıca tutmaktan neden vazgeçmiyorum.'' Diye iç geçirdi.

    Yine aynı tedirginlikle çoktandır uzanmadığı çocukluğuna uzandı bu kez.
    Niye mi?
    Sabrını ve tarafsızlığını sınadı sadece. Kendiyle iddialaştı, kumar oynadı.

    Onca anının eteklerini havalandırdı'' Es geçilmiş taze baharlar bulabilirim, yeniden çiçeklenebilirim, kuru dallarımdan tutunabilirim hayata, umutlanabilirim'' diye.

    Kaç mevsimin rutin değişimine şahitti, yaşamaya bir türlü kıyamadığı pek çok sevinç, bir o kadar da üzüntüye gark olmuştu. Çoğu kere zorlu bir labirentin ortasında buldu kendini de yılmadı, bütün çıkış yollarını zorladı. Hiç kederlenmedi, hızla akan zamana. Her bir günün saçlarını tel tel taradı sonra ördü, gelin telleri bağladı; en ılıman gülümsemeleriyle karşıladı hayatı. Bütün monotonluğuyla deli ederken üstelik kırılgan yanını, bu yeniden sorgulayışlara bile baş eğmedi.


    Elindekileri tezgâhın üzerine bırakırken son bir gayretle kararlarına yeniden göz attı.

    Doludizgin yaşarken sahi, yılları saymayı nerede bırakmıştı, hayatın neresinde kaybetmişti kendi olmayı, içindeki kadını hangi nehrin kıyısına acımasızca yollamıştı da dönmesini beklemeden oradan apar topar ayrılmıştı.

    Aklı; yorgun düştü bunca dönmekten ve çaresiz bir kayıtsızlıkla hayatının eteklerine çöktü; bir yudum nefeslenmek için.


    Derin, keskin bir melankoli
    Gerçek, kaskatı muhkem gerçek/


    Çoğu kere kırılmış yanık bir Araf duygusu ''mahrumiyet denmişti''bir keresinde.
    Kimseye beğendiremediği az çok şikâyet kokan muhatabını/muhataplarını memnun edemediği bir sürü angarya, boğuşup durduğu onca isimsiz şey.

    ''Soluksuz kaldığı, kendini kaç kere acımasızca zorladığı, düşünmeyi bile yasakladığı, ''Yaşamıma sığdırmaya çalıştığım onca hengâme'' diye düşündü.
    Sorgusuz sualsiz sadece taleplere cevap vermekten ibaret iç Anadolu- Karadeniz fay hattına sıkışmış/sıkıştırılmış yoğunlaştırılmış, saygın emniyetli bir ömür trafiği.
    ''Önümde bir yol, kavşaksız, virajsız hız limiti 50 km altında ve ben adı yaşamak olan aracın sürücüsüyüm -ki başkalarının oldukça müdahale hakkı olan- bir seyirdeyim.
    İstikamet uygun adım !


    İleri !
    İleri !
    Hep ileri !''Dedi.
    Sesi yüksek perdeden çıkıyordu..
    Sorgulamaları yavaş yavaş hesaplaşmaya doğru yol alıyordu.



    Bu mudur? Diyordu çoğu kere, verdiği çay/kahve molalarında.

    Çay; huzura açılan kapıyken,
    Kahve; kışkırtan deli eden adrenalin miydi, sadece bu es'lerde?

    Ve sustu

    Pencere kenarına oturduğu şehri kuşbakışı seyrettiği en keyifli anlar
    Kendi hikâyesine uzak, bir kapan/ıklık duygusu sarmaladı ruhunu.
    Hüzün bulutlarını getirip gözlerine yerleştiren ve hiçbir şeyin huzurunu kaçırmadan öylece donup kalan zamandı bu.

    ''Söyler misin, içimden nasıl soyup çıkaracağım bunca öfkeyi? Diye sordu
    Öfke, evet!
    Kime mi, elbette kendime.
    Seçimlerime; kendi tercihlerime.
    Kaybettiğimde içimi en çok yakan, burnumda sızı bırakan diğer seçenekler, onlara ne olacak şimdi?

    Bana yakışan muvazene, itidal... Sahi, sadece bu muyum ben?
    Derken yakaladı kendini, içinde kopan fırtınanın sarstığını hissetti.

    Artık iyiden iyiye yorulmuştu. Hesabını asla veremeyeceği geçmişini sorgulamaktan; ancak bir kez başlamıştı artık, yarım bırakamayacağı bir yerdeydi.

    İçinde bastırdığı onca isyan, kıyılarına vuran, aklını başından alan ne çok fırtına hatta kasırga, dalga kıran, liman ve taş duvarlar... İlişti gözlerine, değdi yüreğinin en zayıf noktasına.

    Kendi sesine uzak
    Kendi sesine tuzak
    Kendini, iç sesini duymaktan korktuğu için ördüğü, sağır taş duvarları dinledi


    ''Mahirim çok, en çok da kendimi kandırmakta'' sesine, ses verdi duvarlar.

    ''Ah o kendimi kandırışlarım, bile bile kanışlarım iç sızlarım nisyanlarım, hezeyanlarım sayfalar dolusu...'' dedi.

    İçinden geçen bu ve buna benzer nedamet kokulu serzenişlerdi sadece geceye savurduğu çığlıkları.


    Kendi çatlağından sızan onca yorgun hikâye akis yapıyordu

    ''Görmezden gelebilirim, aldırmayabilirim. Tortusu içimde katmanlaşan ağırlığıyla gücümün kesildiği soluksuz kaldığım bütün bu hikâyelere; başı sonu olmayan hep ortasından başlayan, zihnimi bulandıran hikâyelere. '' ''Dedi.

    ''Hiç tanışmadığım hikâye kahramanları, nerede olduğunu bile bilmediğim onca mekân ve zaman zaten yoktu.'' Diye iç geçirdi.

    Zihnimin bulanması, çeyiz sandığımdaki korkularım, ürperten zaman aralıkları, ah özgürce hayallerim, vazgeçişlerim çocuksu heyecanlarım. Boyumdan büyük beklentiler...

    ''Günü kurtarmalıyım'' derken, ne çok gereksiz es geçiş''diye hayıflandı.


    İlkbaharda çoğalan, bulanıklaşan, kabarıp büyük bir gürültüyle kasıp kavuran sonra geldiği gibi apansız çekip giden yürek kıpırtıları çekildi köşesine

    Büyük bir aldırmazlıkla çekip giden; sonra ardında onarılması çok zaman alan terk edilmişlik, acziyetten çok uzak huzurlu bir yalnızlık sokuldu yanı başına

    Gözlerinin önünden hiç gitmeyen çocukluğunu içine sakladığı o küçük dere. Şimdi o derecik kendi hayatının ortasındaydı. Ona bir yakınlık hissetti çaresizce.

    ''Suyu gitmiş sadece kumlarla baş başa kalmış derecik! Dedi bu.

    Kalanların asla yetmediği gidenlerin coşkusunu özleyen bütün bunların neticesinde yeşermeye çalışan, yeşerten asla yaşama sevincini kaybetmeyen bir dere tam tamına.

    Hâlbuki aklından geçen bu değildi. Hep nehir olmayı düşledi, sabırla bekledi biriktirdi her bir damlayı. Bir gün başını taşlara vura vura akmayı istedi sevgiliye, özlemle dolu denizle hemhal olmayı isterken topu topu bir dere olmak mıydı kaderi?

    Bu muydu, durup bekleyen, sükûn içinde kahkahalarını bastıran.
    Sadece cıvıldayan, mutlu görünen -sadece görünen- bir dere olmak mıydı bütün isteği?

    Ezan sesiyle kendine geldi.
    Keskin bir acıyla okşadı kalbin akıl yanını. Usulca geldi ve kuruldu her zamanki tahtına.

    Gülümsedi sadece






    _cânâ_








0 0 0
  • Emeyine sağlıklar bitanem..
0 0 0