Ardından Ebubekir gitti Aşk sadakatını yitirdi Ebubekirler gitti
Sonra adaleti sessizce gömüp toprağa Ömer gitti
Ardından haya gitti edep gitti Zarafet gidince güzellik kıymetini yitirdi Osman gitti
Edebin olmadığı yerde ilme yer yoktu Ali gitti Aliler gitti Kan gölünde boğuldu Kerbela
Ardından atına binen gitti İzini sürmek için yola çıkanlardan sağ salim varanlar; şimdi senin yanında
Ey Nebi!
Büyük laflar ettik Senden sonra Sonu Sana varmayan sözler söyledik Sen her şeyi söyleyip gitmişken bize biz söylenmemişi aradık En yakınımız bile itibar etmedi bunlara Sen i çıkararak söylenen her söz yanlış bir makamdaydı çünkü
Önce "dünya" dedik Olmadı Sonra "coğrafya" dedik Olmadı "Şehir" dedik "mahalle" dedik "ev" dedik Olmadı Bari "kendimizdedik Dedik lakin büyük savaşı kaybetmiştik ki küçüklerine mecal mi kalsın!
Ey Nebi!
Senin yokluğunda ; acı ve çileyi koydular mataramıza Ki biz her susayışımızda onu yudumluyorduk
Senden sonra ;ne senin aşkına anasını babasını feda edecek evlatlar kaldı ne de yoluna feda edilecek ana baba
Sözünü senin sesinden daha fazla yükselterek söyleyenler vardı aramızda İtibar ettik onlara Ses çıkarmadık Ne alnındaki secde izlerinden tanınan müslüman kaldı ne de onu tanıyacak basirette mümin
Besmele çekip söze Ebuzerle başlayanların düşlerini ucu göğe varan gökdelenler süslüyor şimdi
Bizim çağımızda ey Nebi münafığın itibarı müminden fazlaydı Onları tac edip koyduk başımıza ve kaldık mı bir başımıza !
Sen bize nemli gözlerle yaşamayı öğretmişken gözlerimiz dünyalık sevinçlerin telaşındaydı oysa
Oryantalistler artık hikayemizi biliyordu Tüm güvercin yumurtalarını kırıp elektrik verdiler damarlarımıza
Fellek fellek aradığımız düşmanlar ; birimizin gözünden çıktı birimizin elinden birimizin dilinden Bir diğerimizin ise tam içinden
"Ey sevgili en sevgili " dedik "Yokluğunda " dedik "Sen gidince efendim" dedik Firakın uzadıkça vuslata dair yazılar çoğaldı çoğaldıkça Tanrılarını helva yapıp yiyenlerin ununu şekerini biz ürettik Yetmedi Sen Bedirde kuyularını kuruturken biz sularımızı verdik
Düşmanlarin eliyle besleniyor şimdi müslüman coğrafya
Ümmetin başka başka yollara sapti Senden sonra Izm lerle avutuldu ümmetin Erkeklerimiz hümanist oldu kadinlarimiz iyi bir feminist
Bini bir paradan bin parçaya bölündü coğrafyan
Senden sonra ; Afganistan vuruldu Keşmir kavruldu Çeçenistan unutuldu Bosna duruldu Bagdat satildi Mescidinin alti oyuldu Haya örtüsünden soyundu Dinin gözlerimizin içine baka baka soyuldu Toprak iyilerimizi almaya koyuldu Müslüman mahallesine salyangoz pazari kuruldu Ümmet yoklugunda yoruldu yoruldu
Anlam renk tat koku büyü ahenk fıtrat aşk muhabbet zaman ve düzen Ne varsa bozuldu Hangi birini saysak ey Nebi ! Yüzümüz yok ki şikayete Söylenmeye hakkımız yok !
1400 yıldır ilk söylendiği gibi gelen - öyle saf öyle duru gelen - bir tek "söz" vardı "sözlerin" vardı Onu da biz bozduk
"Binlerce kere tövbe" dedik yeminler ettik Zaman geçti Tövbeyi de yeminlerimizi de bozduk
Bildiğimiz iman ettiğimiz "Bir"di İki oldu On oldu Yüz oldu Bin oldu
Ey Nebi !
Senin ardından ritmini kaybetmiştik hayatın ve tüm tellerimiz bozuk çalıyordu
Ebreheler şehirlerimize demir fillerle saldırırken artık ellerinde kurşunlarla şehri koruyacak ebabillerin yoktu Zaman devrini tamamliyordu ve bizim Kitapa ayiracak vaktimiz dahi yoktu
Kuş tüyü yataklara gömerken kafamızı sadece komşumuza değil komşuyu bize mirasçı kılan sana da kapalıydık aslında
Ey Nebi !
Taif yolları hala dikenli. Hala taşlı... Taifte seni taşlayanların çağdaşları bugün camdan evlerimizde bizleri taşlıyor.
Araftakilerin sayısı gün be gün artıyordu; yeryüzü coğrafyasına düşen her bir bombadan sonra...
"Tebliğ" ; sadece "belağat" olarak karşılık buldu sözlüklerimizde. "Her kuyunun dibinde bir Yusuf yatar" gerçeği yanı başımızda duruyorken gerisin geri gittik yanlarına Yusufların...
Kaburga kemiklerimiz kırılmıştı düştüğümüz yerden doğrulduğumuzda... Yüzyıllar boyu köle gibi boynu bükük gezdirildik meydanlarda...
Hançerelerimizden aşagi inebilseydi Kur'an bu kadar yamuğun arasında bir doğru çizebilecektik elbet!
. . .
Bağrı taşlaşanın bağrına taş basmasına ne gerekti! Karnımız hiç aç kalmadı ve soframızdan hiç aç kalkmadık ki Sen'den sonra...
O kadar geri kaldık ve beceriksizdik ki ashabını filmlerde dahi canlandıranlar yine "Sana inanmayanlar"oldu.
İçimizden Salebenin yolunda Salebe gibi binlercesi helak oldu. Ardından "Muhammed ölmedi!" diye haykıran Ömerlerin yankısı kayboldu.
. . .
Sen yanımızda olmayınca ey nebi!
Medine sokaklarında bize "Hoş geldin!" diyen olmadı. "Talealbedru" lar hoş bir seda olarak kaldı kulaklarımızda.. Sen yanımızda olmayınca bize acıyan da olmadı.
. . .
Ey Nebi!
Beraber Uhuta çıkacaktık oysa... Geri dönmek üzere şehre şöyle bir bakacaktık.
Birlikte dünyayı dolaşacaktık. Yanımızda Sen ve elimizde Kitap bütün putları asamızla bir hamlede devirip sancağımızı dalgalandıracaktık. Sonra Sen davetini okuyacaktın insanlara. Kurtuluşa ve esenliğe çağıracaktın. Krallara ve sultanlara ulaşmak üzere mektuplar yazıp postalayacaktık. Ardından biz varacaktık yanlarına... Hakk'ın silahı yanımızda eğilip bükülmeden dimdik duracaktık karşılarında. "Ya ol ya öl !" diyecektik.
Dizimiz dizinin dibinde günlerce mağarada saklanacaktık. Sen gizli tılsımlar fısıldayacaktın kulaklarımıza. Biz Sen'i kollayan güvencin olacaktık. İncecik ağlarımızı örüp kapına seni koruyan örümcek olacaktık.
Safayla Merve arasında gidip gelirken binlerce kere içimizdeki ve dışımızdaki şeytanları taşlayacaktık. Yol verecektik ümmete. Yol olacaktık.
İçimizden Ali olanlar yatağındaki sıcaklığı hissedenlerden olacaktı.
Senin biricik Haticen olacaktık. Biricik Ayşen... Hepimiz evladın Fatıma olacaktık. Hasan Hüseyin olup Sen'in omuzlarından temaşa edecektik alemleri..
Birimiz Ömer olup; Sana inanmayanın hükmüne razı olmaylarnın boynunu vuracaktı. Bir diğerimiz Kaab bin Züheyr olacak ve küfre saplanan ok mesabesinde hikmet dolu mısralar okuyacaktı.
Daha seni evimizde ağırlayacaktık. Utana sıkıla bir kuru ekmekle bir parça tuz koyacaktık sofrana. Ve sen yüzünde tebessüm müjdeler yağdıracaktın yuvamıza...
Erkam'ın penceresinden gün ışıdığında ve güneş secdeye kapanırcasına yüzüne vurduğunda; tekbir sesleriyle inleyen yine Mekke olacaktı.
Birimiz "kırk" ve kırkımız bir olduğunda kırk halka bir zincire vurulduğunda ; zaman ve mekan yeni baştan yaratılacak ve tarih yeniden yoruma muhtaç olacaktı.
Ey Nebi !
Sırtındaki hırka belindeki kılıç elindeki asa baş koyduğun hasır parçası olacaktık. Alemlerin efendisini taşıyor olmanın tarif edilemez kıvancıyla Kusva olup diyar diyar taşıyacaktık seni. Bizi terkeder olduğunda kütükleşmiş gözlerimizden yaşlar dolup taşacaktı. Ve Sen bizi şefkatli ellerinle okşayacak canım kurban ellerinle okşayacaktın...
Sen bizi korkutacak bizi ümitlendirecek Sen bize kızacak acıyacak bize merhamet edip müjdeler verecek bizi haberdar edecektin.
Yüzünde küçük bir tebessüm yakalayıp bir ömür mutlu olmak için peşin sıra koşacaktık ardından. Sen neredeysen biz orada olacaktık.
Sen nereliysen biz oralı olacaktık.
. . .
Sen... Alemlerin biricik efendisi!
Sen... İki cihan serveri...
Sen... "Falanca kabileden kurutulmuş et yiyen bir kadinin oglu..."
Biz seni kor bir ateş gibi ellerinde tutan ve etrafinda dönüp duran pervaneler!
Biz sevgine aç / rahmetine muhtaç bilmem kaçıncı yüzyılın inanmışları!
Bizler senin biricik ümmetin...
Biz... Filanca kabileden taze et yiyen kadınların evlatları...
. . .
Bizi terk edişinin üzerinden yüzyıllar geçti ey Nebi!
Çağlar açılıp çağlar kapandı. Milyarlarca insan gelip geçti bu topraklardan .. Lakin ne senin çağın gibi bir çağı ne de mübarek yüzünde beliren o sıcaklığı bu dünya görmedi. Bir daha da görmeyecek.