Mevlanâ’nın Huzurunda

Son güncelleme:
  • Ev sahipliğini, Konya Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanlığı'nın üstlendiği "Modern Çağda Ahlak" sempozyumunda Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'ni temsilen ben ve iki akademisyen arkadaşım katıldık. Sempozyuma Konya yerel basını ve bilim aşkıyla dolu pek çok kişi yoğun ilgi gösterdi.

    S. Ü. İlahiyat Fakültesi Dekanlığı, iyi bir ev sahipliği ve misafirperverlik göstererek, hem toplantıları tarihi bir mekânda gerçekleştirdiler, hem de biz katılımcılara kısa süreli, fakat önemli geziler yaptırdılar.

    Öncelikle bu bilgi şöleninin sunulduğu yerden söz etmek isterim. Bilimsel toplantılar, Konya'nın tarihi mekânlarından biri olan Alaattin Tepesi'nde gerçekleştirildi. Bu tepenin doğal bir tepe olmadığını, Anadolu Selçuklu Devleti zamanında yığma topraktan yapıldığını öğrendik. Orta Asya'dan uzun bir yol ve zaman kat ederek buraya gelen Büyük Selçuklu'nun torunları, eski yurtlarındaki engebeli araziyi geride bırakıp, uçsuz bucaksız Konya ovasına yerleşince, güvenlik amaçlı olarak bu tepeyi oluşturmuşlar ki etraftan gelebilecek tehlikeleri fark edebilsinler. Konya'da yaşayan her aile, gücü nispetinde toprak getirerek bu tepenin inşasına katkı sağlamışlar. Tepeye hem Selçuklu Sarayı'nı, hem de Alaattin Camii'ni inşa etmişler. Bahsi geçen sarayın sadece bir köşe duvarı ile bu iki duvarın kesiştiği noktadaki pandantif ve birkaç mukarnas dışında günümüze ulaşan başka bir bölümü kalmamış. Bir de bu tarihi kalıntıyı koruma amaçlı olarak yapılan örtü tarzı yapı var ki bize refakat eden genç arkadaşlarımız, bu koruma amaçlı yapının, tarihi değeri olan yıkık saray kalıntısından daha fazla ilgi topladığını bilgisin aktardılar.

    Eskiye ve tarihe fazla iltifat etmiyoruz maalesef. Oysa taşı toprağı tarih kokan, her zerresi tarihin bir dönemini yansıtan ender bir coğrafyada yaşıyoruz. Tarihi, kitaplardan okuyarak değil, adeta görerek öğrenebileceğimiz çok özel ve güzel bir ülkemiz var ve biz bu güzel vatan toprağındaki tarihsel dokuyu maalesef çok iyi bilmiyoruz. Ülkemizi ziyaret eden turistlerin büyük bölümü, sırf bu tarihi dokuyu görmek için gelirken, bizler bunu fark edemiyoruz. Oysa vatanımızın her köşesi tarihi belgelerle dolu ve ülkemiz, adeta bir açık müze niteliği taşıyor. Üstelik bu belgeler, geçmişe tanıklık eden canlı belgeler olma özelliğine sahipler. Bu belgeleri, yani tarihin yapıldığı bu mekânları çok iyi korumak, sadece devletimizin değil, aynı zamanda her Türk vatandaşının da görevidir. Bu görev, Vatanımızın bize verdiklerine karşılık olarak adeta bir minnet borcu ve üstelik de yerine getirilmesi çok güç olmayan bir görev. Sadece gözlemekle yapabileceğimiz bu vazifeyi, geçmişe ait yapıları, tarihi mekânları elimizden geldiğince koruyarak, yani zarar verebilecek davranışlardan kaçınarak, yapılarda meydana gelebilen çatlak veya yıkılma belirtilerini gördüğümüzde, devletimizin yetkili kurumlarına haber vererek ve bu mekânların temiz bir şekilde kalması konusunda bize düşeni yaparak yerine getirebiliriz. Bu, sadece bir vatandaşlık görevi değil, aynı zamanda tarihimize duyduğumuz saygımızın da bir gereğidir.

    Sözünü ettiğim Selçuklu Sarayı, maalesef yüzlerce yıl evvel yıkılmış. Ama yıkılma nedeni, tepenin yığma olmasından ve bu sebeple meydana gelen kaymalardan dolayı olmuş ve bugüne sadece yukarıda sözünü ettiğim kalıntı kalabilmiş. Ben, yine de gereken önlemler zamanında alınmış olsaydı yıkılmayabilirdi tahlilinde bulunmaktan kendimi alamadım. Nitekim aynı tepede yer alan Alaattin Camii, ya daha şanslı olduğundan ya da gerekli tedbirler zamanında alındığından olsa gerek ki halen ayakta duruyor. Caminin yapımı, hem tepedeki kaymalardan, hem de o dönemdeki iç problemler ve ekonomik güçlüklerden dolayı 105 yılda tamamlanabilmiş. Ancak camiyi koruyabilmek için çok önceleri kemerler arasına demir gergiler çekilmiş. Caminin içerisinde, Roma döneminden kalma mermer sütunlar ve sütun başlıkları kullanılmış, bu yüzden hepsi birbirinden farklı. Hatta bazı sütunların üzerinde Roma alfabesiyle yazılmış yazılar ve Roma rakamlarıyla yazılmış sayılar ve tarihler var. Cumhuriyet döneminde ise tepe, daha bir özenle korunmaya alınmış. Son zamanlarda tarihi tepenin etrafı tramvay raylarıyla çevrildiğinden, sarsıntıdan dolayı zarar görmesin diye raylar döşenmeden önce etrafında kanallar açılarak buraya binlerce ton demir ve beton dökülerek desteklenmiş. Böylece tepenin kaymasının büyük çapta önüne geçilmiş. Caminin bulunduğu Alaattin Tepesi'nin etrafını araç yolu ve tramvay kavşağı çevrelemiş durumda ve denildiğine göre dünyanın en büyük kavşağı burasıymış. Bu tepe, aynı zamanda Konyalıların hafta sonlarını dinlenerek değerlendirebilecekleri şekilde tanzim edilmiş bir mesire olarak kullanılıyor. Toplantı aralarında hava almak için dışarı çıktığımızda gördük ki neredeyse bütün Konya ahalisi orada. Bilgi şöleni hafta sonuna denk geldiği için aileler çay içmek ve güzel vakit geçirmek için Alaattin Tepesi'ne adeta akın etmişler.

    Sempozyumun ilk günü akşamı, tarih boyunca suyu, havası ve bağları seyahatnamelere, divanlara geçmiş, türkülere konu olmuş Meram Bağları'nın bulunduğu bölgeye gittik. Eski Meram Bağları, şehrin 5-6 km. batısından başlayıp, dereye ulaşan yeşil vadiye kadar uzanıyormuş ve fevkalade kaliteli üzümler yetiştiriliyormuş. Denildiğine göre artık Meram'daki bağların sadece adı var, kendileri yok; bağlar, yapılaşmaya kurban edilmiş. Yine eski bir deyimle Meram'da artık "ne bağ kalmış, bağban." Burada yine bir yükseltiden Konya ovasını gece karanlığında fakat elektrik ışıkları altında seyrettik. Bu yükselti doğal ve burada bir de 15. yüzyıldan kalma Tavus Baba türbesi ve camii bulunuyor. Burasının da Konya'nın mesire alanlarından biri ve ziyaretçilerin özellikle akşam saatlerini tercih ettikleri mekânlardan olduğunu öğrendik. Çünkü bu tepeden, ışıklar altındaki Konya çok güzel görünüyor.

    Sempozyum sona erdikten sonra asıl önemli geziyi gerçekleştirdik. Anadolu'ya binlerce kilometrelik yol kat ederek gelen ve babası Sultanü'l-Ulema Bahauddin Veled'in yerleştiği Konya'da karar kılan Mevlanâ Celaleddin Rumî'nin türbesini ziyaret ettik. Daha önce 2006 ve 2009 yıllarında iki kez gezdiğim bu türbe-müze, kelimenin tam anlamıyla muhteşem bir mekân. Bu son müze ziyaretinde müze görevlisi bir hanımefendi ve değerli müze müdürünün yakın ilgisini gördük, bilmediğimiz birçok şeyi öğrendik.

    Bilindiği gibi 2007 yılı, Mevlanâ'nın doğumunun 800. yılı münasebetiyle Unesco tarafından "Dünya Mevlanâ Yılı" olarak ilan edilmişti. TRT Erzurum Radyosu'nda tam bir yıl boyunca her hafta Mevlanâ'nın birbirinden farklı bir yönünü, düşüncelerini anlatmıştım; daha anlatacak neler vardı da tamamlayamamıştım. Mevlanâ'nın anlatmakla bitmeyen bir derya olduğunu anlamıştım. Müzeyi daha önce iki kez gezmeme ve bir yıl boyunca da anlatmama rağmen bu gezimiz, diğerlerinden farklı oldu. Değerli mihmandarlarımız bizlere Mevlanâ hakkında bilmediğimiz daha birçok şeyler olduğunu gösterdi ve anlattılar.

    Müzenin bulunduğu mekân, Selçuklu sarayının gül bahçesi iken, Mevlanâ'nın babası Sultanü'l-Ulemâ'ya Alaattin Keykubat tarafından hediye edilmiş ve Sultanü'l-Ulemâ 1231 yılında vefat edince de buraya defnedilmiştir. Babasına türbe yapılmasına müsaade etmeyen Mevlanâ, 17 Aralık 1273 yılında vefat edince oğlu Sultan Veled, türbe yapımına izin vermiş ve bu kompleksteki ilk yapı böylece ortaya çıkmış. Tebrizli mimar Bedrettin tarafından yapılan bu türbe, dört fil ayağı üzerinde yükselmiş ve Kebbetü'l-Hadra denilen konik örtü ile tamamlanmış. Kubbenin çinileri türkuaz renkte olduğu için bu ad verilmiş ki Türkçemizde yeşil kubbe demek olup türbenin civarındaki her yerden rahatlıkla görünebilir bir özelliği de var. Türbenin yapımı, Selçuklular ve Osmanlılar zamanında yapılan eklerle 19. yüzyıla kadar devam etmiş. Yavuz Sultan Selim tarafından avluda yaptırılan şadırvan ayrı bir güzelliğe sahip. Yine avluda, bugün itibariyle onarımda olan derviş hücreleri veya diğer adıyla çile odaları bulunuyor.

    Müze alanına girişten itibaren içimde hoş bir duygu seli başladı. Müzenin girişinde çok büyük bir levhada "Yâ Hazret-i Mevlânâ" hattı dikkat çekiyor. Bu kapıdan, geçmişte sürekli Kur'an okunan 'tilavet odası'na giriliyor ki bu giriş odası aynı zamanda Osmanlı döneminin ünlü hattatlarının eserlerinin sergilendiği hüsn-i hat odası olarak da biliniyor. Burada Mustafa Rakım, Mahmud Celaleddin İzzet, Hulusi, Hamit ve Yesarizade Mustafa İzzet Efendi gibi hattatların yanı sıra Sultan II. Mahmut'un altın kabartmalı sülüs levhalarını gördük. Hepsi birbirinden güzel ve değerli olan bu sanat eserleri, geçmişe doğru yolculuğumuzu başlattı.

    Bu salondan kabirlerin veya makamların bulunduğu türbenin iç kısmına gümüş bir kapıdan geçerek girdik. Gümüş kapının hemen üzerinde Mustafa İzzet Efendi'nin harika hattıyla Molla Câmi'nin Farsça beyti olan



    Kâbetü'l-uşşâk bâşed in makâm

    Her ki nâkıs âmed incâ şod tamâm



    (Bu makam âşıkların kâbesi oldu. Buraya noksan gelen tamamlanır) yer alıyor.



    Bu andan itibaren duygularım tarif edilemez bir yoğunluğa ulaştı. Öyle zannediyorum ki birlikte bulunduğumuz tüm arkadaşlar aynı iç zenginliğini ve dinginliğini yaşıyordu. Çünkü burası insanı dinlendiriyor, içine huzur katıyor.

    Kabirlerin bulunduğu mekânın girişte sol tarafında 'Nisan Tası' adı verilen büyük bir kap var. Üzeri işlemeli olan bu kapta nisan yağmurları toplanırmış; şifa ve bereket vermesi için dergâha gelenlere sunulurmuş. Girişte sağ tarafta ise Mevlanâ'nın ailesi ve ona yakın önemli kişilere ait çok sayıda kabir olduğu görülmektedir. Yeşil kubbenin tam altında Mevlanâ'nın ve oğlu Sultan Veled'in muhteşem kabirleri bulunmaktadır. Mevlanâ'nın ve oğlunun kabrini örten mermer sandukalar, 1565 yılında Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılmış. Mevlanâ'nın kabrine ait olan Selçuklular zamanında yapılmış ahşap ve işlemeli sanduka ise bu sandukanın yapımıyla birlikte babası Sultanü'l-Ulema'nın kabrinin üzerine yerleştirilmiş. Yine Mevlanâ ve oğlunun sandukalarının üzerine örtülmüş olan ve Sultan II. Abdülhamit tarafından 1894 yılında yaptırılan atlas kumaş kaplamalı deri üzerine altın sırmalarla ayetlerin işlendiği 'puşîde'yi görmek bizleri ziyadesiyle duygulandırdı. Kabirlerin bulunduğu bu bölümün duvarlarında, Mevlanâ'nın herkesçe bilinen meşhur sözlerinin yazıldığı levhalara da yer verilmiş.

    Kabirlerin bitişiyle birlikte semahaneye geçtik. Müze yetkilisi, semahanenin mescid bölümü ile birlikte XVI. yüzyılda Kanunî Sultan Süleyman tarafından yaptırıldığını belirtti. Semahanede yapılan sema, dergâhın 1926 yılında müze haline getirilmesine kadar devam etmiş. Burada bulunan döşeme tahtaları, çok sert ve sağlam bir ağaç kullanıldığı, içeriye giren ziyaretçiler de ayakkabılarına galoş takarak girdikleri için herhangi bir zedelenme olmamış. Semahanede yer alan naat kürsüsü ve müzisyenlerin oturdukları mutrib hücresi ile erkekler ve hanımlara ait mahfiller orijinal halleri ile korunmuş. Semahanenin uygun duvarlarında tarihi halılar ve yine vitrinler içerisinde Mevlanâ'nın, ailesinin ve dervişlerinin kullandıkları çeşitli madeni ve ahşap eserleri, bir başka vitrinde ise Mevlevîlerin sema esnasında kullanılan musiki aletlerinin sergilenmiş olduğunu gördük.

    Çerağ kapısından girilen mescit, müezzin mahfili ve mesnevî han kürsüsünün orijinal
    halleriyle korunduğunu da müşahede ettik. Mescidin güney duvarı üzerinde çok değerli halı ve ahşap kapı numuneleri ile yine mescit içerisindeki camlı korumalı sehpalar içerisinde çok değerli Kur'an-ı Kerim, cilt, hat ve tezhip numunelerini, Mesnevî'nin orijinal halini gördük. Bu orijinal Mesnevî'yi görünce aklımdan Yahya Kemal'in



    Mesnevî şevkını eflâke çıkarmış nâyız,

    Haşre dek hem-nefes-i hazret-i Mevlânâ'yız



    mısraları geçti. Müzenin çeşitli yerlerinde Osmanlı sultanlarının Mevlevî Dergâhı'na hediye ettikleri birçok eşyanın sergilendiğini ve her birinin çok iyi korunduğunu da gözlemledik.

    Bu camlı sehpalar içinde dikkatimizi çeken nesnelerden biri, savaşa gidilirken sancaklara takılan, gümüş ve oldukça küçük kutularda muhafaza edilen En'am-ı Şerifler oldu. Yine bir başka ayrıntı ise Kur'an-ı Kerim ve Mesnevî'nin yazılmış olduğu kâğıtların aharlı olmasıydı. Bu aharlanmış kâğıt, yumurta akı ile nişastanın karışımıyla kaplanıyor. Böylece hem kâğıt parlak görünüyor, hem de yazılar daha kolay yazılabiliyor. Bu aharlı kâğıt üzerinde kullanılan mürekkep ise, insan sağlığına zarar vermeyen kandil yağlarından elde edilen isten yapılıyor. Yazılan yazılardaki hatalar ise ancak tükürüklenmiş işaret parmağıyla silinebiliyor ve iz bırakmıyor. Mürekkebi silen parmak ağza gidip de her ıslatıldıkça parmaktaki mürekkep de yalanmış oluyor. "Mürekkep yalama" tabiri de bu işlemden dolayı dilimize yerleşmiş bulunuyor. Eskiden eğitim görmüş insanlar, yaladıkları mürekkebin miktarına göre tasnif edilirlermiş. Parmağındaki mürekkebi ne kadar çok yalamış ise o kişi o kadar değerli bir âlim olarak görülürmüş.

    Yine bu camlı sehpalardan birinde de Hz. Peygamber'in sakal-ı şerifi bulunuyordu. Sedef kakmalı çok eski küçük bir sandığın içinde bulunan sakal-ı şerif, bir restorasyon çalışması sırasında eski bir yapının alçıyla kapatılmış bir duvar nişi içerisinde bulunup müzeye hediye edilmiş.

    Ancak bu bölümde serili olan halılar, antika olmalarına karşın sürekli ziyaretçiler tarafından basıldığı için neredeyse tamamen yıpranmış ve birkaç yıl içinde de tamamen yırtılacak gibi görünüyorlardı. Keşke onları hiç olmazsa bu halleriyle olsun koruma altına alabilseler.

    Müzede fevkalade uhrevi bir hava hâkim. Kayda alınmış bir ney üflemesini duymak, müzeye maneviliğinin yanında gizemli bir hava da dolduruyor. O anki halet-i ruhiyem, beni adeta çağlar ötesine götüren deruni bir yolculuğa çıkardı. İşte o sırada hafızamda yer etmiş olan bir Yahya Kemal rubaisi, neyin ritmine karıştı ve Yahya Kemal'in ne büyük bir sanatçı olduğuna bir kez daha hükmettim.



    "Çık, tayy-ı zaman et, açılır her perde

    Bir devr geçir, istediğin her yerde

    Ben hicret edip zamanımızdan yaşadım

    İstanbul'u fethettiğimiz günlerde."



    Bu rubaiyi terennüm ettiğim an, zaman ve mekândan sıyrıldım ve bir an için kendimi Mevlanâ'nın huzurunda gibi hissettim. Galiba geçmişi yeniden yaşamak böyle bir şeydi.

    Buradan çıktıktan sonra Mevlevî dergâhının mutfağını gezdik. Sanki oraya da o günlerde pişirilen yemeklerin kokusu sinmiş gibiydi. 1584 yılında Sultan III. Murat tarafından derviş odaları veya çilehanelerle birlikte yaptırılan bu mutfağa 'matbah' deniliyormuş. Ocaklarda elektrikten yararlanarak temsili ateşler görülüyordu. Ocakların başında temsili derviş maketleri, yukarıdaki sofada ise 'somat' denilen sofrada yine temsili Mevlevî dervişlerinin maketleri bulunuyordu.

    Bu maket dervişleri görünce başka bir yerde gördüğüm benzer bir mekân aklıma geldi. Kuşadası-Selçuk yol ayrımında Kuşadası'na dönülür dönülmez yolun sağında bulunan bir maket köy burası. Emekli bir öğretmen, 1988'de emekli olduktan sonra çocukluğunda yaşadığı köyü anlatan maketler yapmaya başlamış. Eşi bu maketlere elbiseler dikmiş. Bunları önce küçük sergiler açarak değerlendirmişler. Maketlerin sayısı giderek artınca sözünü ettiğim yerde sabit bir şekilde sergilemeyi düşünmüşler ve o bölgedeki bataklığı kurutarak üzerine oldukça büyük bir sergi alanı açmışlar. Emekli öğretmen ve eşi burada doğup büyüdüğü Konya'nın Akviran köyündeki 1950'li yıllardaki yaşamı maketlerle canlandırmışlar. Canlandırmışlar diyorum; çünkü emekli çift, tüm maket insanları ve kullandıkları aletleri elektrik yardımıyla hareketli hale getirerek o yılları günümüze taşımışlar. İnsan, burayı gezerken buram buram Anadolu kokusunu hissetmenin yanında kendini adeta o günlerin içinde olduğu duygusuna kaptırıyor. Emekli öğretmenimiz, çocukluk dönemindeki, örf-adet ve uğraşları sergilediği maket köyde; çeşitli çocuk oyunlarını; kız beğenme, kız isteme, düğün, nişan, saya gezme, asker uğurlama, kurban alımı, şişe vurma, ayı oynatma ve sünnet gibi örf ve adetleri; telden araba ve oyuncak yapma, oğlak kuzu gütme, tarla sürme, ekin işleme, avcılık, değirmencilik, demircilik, tenekecilik, yağhane, bakkaliye, marangoz, testicilik, nalbant, kadınların kış hazırlıkları, koyun kırkma, koyun sağma, halı kilim dokuma, çerçiden alışveriş, kervandan alışveriş, cami, eve su taşıma ve masal anlatma gibi uğraş ve zenaatları canlandırmış. Aynı zamanda Konya'nın olmazsa olmaz değeri olan Mevlanâ ve sema gösterisini de yine maketlerle canlandırmış. İşte Mevlanâ müzesinin matbah bölümünü gezerken bu köyün hatırıma gelmesi de bu sema manzarasından dolayı oldu.

    Mevlanâ dergâhının mutfağında o zamanlar kullanılan büyükçe bir kantar, terazi, çeşitli kap kaçak sergilendiği gibi dergâha yeni giren dervişlerin yetişmeye başladıkları ilk çilehane de bu mutfak kısmı imiş. Bu sebeple burada taşınabilir 'sema talim çivisi' veya 'sema talim tahtası' da sergileniyor. Eğitimine burada başlanan derviş adayı başarılı olursa dergâha alınır, olmazsa gönlü kırılmasın diye ayakkabılarının yönü eşiğin dışını gösterir vaziyette çevrilerek gönlü kırılmadan güle güle denirmiş.

    Buradan da çıktıktan sonra değerli müze müdürü beyefendi ve müze görevlisi hanımefendiye memnuniyetimizi ifade ederek izin istedik ve iç huzuruyla manevi bir hazla türbeden ayrıldık. Ama bu satırları yazarken de aynı duyguları yeniden yaşadığımı belirtmekten de kendimi alamayacağım.

    Dr. H. Ömer ÖZDEN
0 0 0