çocuklarda saldırganlık - çocukları saldırgan yapan sebepler - saldırgan çocuklara yaklaşımYeni doğan bebek kendini koruma gücünden yoksun ve başkalarına bağımlıdır. Bununla birlikte özünde kendi bireyselliğini taşır; bütün hareketleri kendi kişiliğini ortaya koymaya yönelik bir dizi denemeyi içerir. Zamanla büyüyerek kendi kendine hareket etmeyi öğrenir. Böylece bireysel özelliklerini ortaya koyma olanağını elde eder. Ama gerçek anlamda "yetişkin" bir insan olması için, başkalarına bağımlılıktan kurtulması gerekir. Bağımlılık ve saldırganlık sıkı sıkıya birbirine bağlıdır. Çocuk keşfedici ve araştırıcı davranışlarını, bağımlılık ve güven arama davranışlarına dönüştürür.
Çocuğun sağlıklı bir biçimde büyümesi ve kendi içgüdülerini normal olarak ifade edebilmesi için belli bir özerkliğe sahip olması gerekir. Bir çocuk başkalarına ne kadar bağımlıysa, gizli saldırganlığı da o ölçüde fazla olacaktır. Çünkü başkasına bağımlılık, onun egemenliği altında bulunmak, kendi hakkında karar verememek ve özerk biçimde davranamamak demektir. Çocukluğunda kişiliğini ortaya koyma yönündeki her türlü davranışında suçlanan ve buna dayalı bir eğitim alan kişiler kaçınılmaz olarak böyle bir duruma düşer.
Herkesin yaşamında büyüyebilmek için baş etmesi gereken cadılar ve devler olmuştur. Ancak çocukların eğitimlerinin gidişine bakmak gerekir. Bazı anne babalar, çocuklarına sınırsız özgürlük tanımanın herhangi bir saldırganlık belirtisinin ortaya çıkmasını önleyeceğine inanarak, onları her türlü düş kırıklığından korumaya çalışırlar. Oysa çocuğu özgür bırakmayı temel alan bir eğitimin sonuçlan bütünüyle farklıdır. Sonsuz bir özgürlük ve hoşgörü ortamı içinde büyüyen çocuklar, duygusal bozukluk belirtileri ve daha katı bir eğitim almış çocuklara oranla çok daha fazla saldırganlık eğilimi gösterirler.
Gerçekten anne babalar hiçbir biçimde ağırlıklarını duyurmaz ve çocuğun her isteğini anında yerine getirirlerse iki türlü tepki gelişebilir: Çocuk her şeye gücünün yettiğine ve her türlü geçici kaprisinin giderilmesini istemeye hakkı olduğuna inanacak ve büyüdükçe doyumu olanaksız şeyleri istemeye devam edecektir. İkinci tepki durumunda ise çocuk doğru olan her şeyin yanlış olduğu ve bağımsız olmak için herhangi bir neden bulunmadığı sonucuna varacaktır; büyürken başkalarıyla gerçek bir duygusal ilişki kuramayacak ve bir bağımlılık durumunda kalacaktır. Öte yandan hiçbir zaman saldırgan davranışta bulunmayan anne baba da çocuğa güven vermez. Böyle bir durum çocuğun gerek dış dünya, gerek kendi içgüdüleri karşısında kendini korumasız ve tek başına hissetmesine yol açar. Elbette bu eksiksiz bir disiplinin ve katı bir otoriterliğin gerekli olduğu anlamına gelmez. Çocuğun kendini güvende hissetmesi için, anne babanın onu koruyabilecek güçte olduklarına ve bunu da kesin ve dengeli bir biçimde gösterdiklerine ikna olması gerekir.
Saldırganlığın normal bir gelişim göstermesi için, dış dünyadan da belli bir karşı koyuşa gerek vardır. Çok hoşgörülü anne baba çocuğa, karşısında savaşını vereceği herhangi bir engel, bağımsızlığa doğru gitmesini sağlayacak herhangi bir neden sunmaz. Dahası dıştan gelebilecek her türlü karşı koyuş engellendiğinde, çocuğun saldırganlığı içe döner ve melankolik, apatik (duyumsamaz) bir kişilik yapısı gelişir. Bu reaksiyonların yerini bazen şiddetli öfke patlamaları alabilir.
Saldırganlık ve Kitle İletişiminin Etkisi
Saldırganlıkla ilgili araştırmaların hareket noktasını oluşturan psikolojik akımların çok çeşitli olması ve çoğu kez birbirin ters düşmeye kadar varan farklı kuramları temel alması nedeniyle, "saldırganlık" terimini tanımlamak çok zor bir iştir. Günümüzde bile araştırmacılar saldırganlığın yapısı, kökeni ve gelişimi hakkındaki pek çok soru işaretini yok edebilecek düzeyde açık bir yanıt verebilmekten çok uzaktadır. Çeşitli araştırma ve deneylerin sonuçları, hâlâ karmaşıktır ve kesinlik kazanmış değildir.
Kaldı ki "saldırgan" sözcüğü çoğu kez uygun olmayan yerlerde ve birçok anlama gelebilen bir etiket niteliğinde kullanılır ve belirsiz bir anlam taşır. Çünkü nedenleri farklı birçok olgu bir terimle ifade edilir. Sorun özellikle şiddet içerikli konuların büyük bir çekicilikle işlendiği radyo, sinema, televizyon ve dergi gibi kitle iletişim araçlarıyla ilişkili olarak ele alındığında, son derece güncel bir nitelikle karşımıza çıkmaktadır. Çocuk yaştaki izleyicilere yönelik şiddet içerikli programların (örneğin Japon yapımı çizgi filmler) yaygınlaşması akıllara durgunluk verici düzeydedir. Çocukluk ve ergenlik çağındaki izleyicilerin bu tür filmleri izlemekten aldıkları haz, anne babalara ve eğitimcilere kaygı vermektedir. Kamuoyunda sık sık bu tür filmlere sansür uygulanması ya da gösterimlerinin yasaklanması yönünde protestolar gündeme gelmektedir. Bunun sonucunda kamuoyunda özel yayın kanallarına; tüketim hastalığım yayan ve plastik canavarları piyasaya süren sanayilere; kısacası bütün görsel haberleşme sistemine karşı bir tepki oluşmuştur. Öte yandan televizyona bir tür bakıcılık görevi yükleyerek alternatif ve geçerli uyanları çocuklarına sunmamakla suçlanan aile kurumu da sorgulanmaktadır. Şiddet modellerine açık ve dengesiz bir ortamda yetişen geleceğin genç kuşağı için duyulan kaygıların yanı sıra anne babaların çocukları üzerinde denetimlerini yitirme korkusu da insancıl ve bilimsel kültürün çeşitli temsilcilerince yürütülen pek çok araştırmaya konu olmuştur. Doğal olarak hepsinin vardığı görüşler farklı ve çeşitlidir. Özellikle son yıllarda kitle iletişim araçlarını izleme oranının yüksekliği göz önüne alındığında, olay kesinlikle çok karmaşıktır.
Kitle iletişim araçlarının bireyin ve özellikle çocuğun davranışları üzerinde yarattığı etki çok kesin ve açıktır.
İtalyan Televizyonu (RAİ) Kamuoyu Araştırmaları Merkezi, İtalya'daki günlük televizyon izleme oranının aile başına ortalama 4-5 saat dolayında olduğunu bildirmektedir. Buna karşılık Nielsen kayıtlarında ABD'de 3-5 yaş arasındaki çocukların günde 7-8 saatlik bir süreyi televizyon karşısında geçirdikleri belirtilmektedir. Bu bulgular kuşkusuz insanı şaşırtmaktadır. Ama bunun yanında programlardan hangi ortamlarda zevk alındığını da incelemek gerekiyor. Filmler yalnız mı, yoksa aynı yaştaki arkadaşlarla ya da yetişkinlerle birlikte mi izleniyor? Görüntüler üzerine yorum yapma olanağı var mı, yoksa her şey edilgen ve yalnız bir ortamda mı gelişiyor? İzlenecek programlar tercihte rol oynayan bazı ölçütlere göre mi, yoksa herhangi bir özel ilgi olmaksızın mı seçiliyor? Bu çerçevede son yıllarda araştırmacıların dikkati, halkın iletişim araçları karşısında davranışını ve zevk alma ölçülerini incelemeye yönelmiştir. Özellikle yalnızca ses çıksın diye televizyonu açık bırakmanın çok yaygın olduğu belirlenmiştir. Yayınlanan programlar ne olursa olsun, herhangi bir dikkat göstermeksizin gün boyunca televizyonu açık bırakma eğilimi, sık görülen bir alışkanlık olarak araştırmacıların karşısına çıkmaktadır. Saldırganlık ve yaratıcılıkla ilgili olarak kitle iletişim araçlarının incelenmesi çok önemlidir. Böylelikle kitle iletişim araçlarının davranışsal ve bilişsel düzeydeki etkileri daha iyi anlaşılacaktır.
Son yıllarda konuyla ilgili gözlem ve araştırmaların genellikle iki doğrultuda olduğu sonucuna varılabilir: Bunlardan biri, aşırı şiddet içeren filmleri izlemenin, hayali düzeydeki saldırganlığı özgür bırakan bir boşaltım süreci aracılığıyla gerilimin azalmasını sağladığını öne sürmektedir. İzleyicinin "kötü" kahramanla bilinçdışı özdeşleşmesi olasılığı bunda önemli rol oynamaktadır.
Diğer yaklaşım ise, çocuğun eğitiminde kullanılan yöntemlerin saldırgan davranışın ortaya çıkmasında etkili olduğunu ileri sürmektedir. Bu kurama göre şiddet içerikli filmlerin izlenmesi, güçlü saldırganlık tepkilerinin ortaya çıkmasına neden olacaktır. Bu tepkiler bazen kişinin kendisine, bazen de nesnelere ya da kişilere yönelik olarak gelişebilir. Araştırılması gereken bir başka konu, şiddet içerikli mesaj ve sahnelerin bilişsel becerileri ketleyerek mi, taklit edici davranıştan pekiştirerek mi, yoksa bu mesajların yarattığı gerilimin düşünceyi hızlandırarak mı saldırganlığa yol açtığının belirlenmesidir. Ama gençlerin her gün karıştıkları şiddet içerikli olayların büyük bölümünün, davranış ve biliş düzeyinde çok belirgin biçimde ortaya çıkmasa da, şiddetin alışkanlık halini aldığı bir ruh hali için bir tür kuluçka dönemi etkisi yaratabildiği gerçektir.
Bu durumda anne babalara en uygun öneri, özellikle verilen mesajı doğru biçimde çözmekten yoksun olan küçük çocukların televizyon karşısında geçirecekleri zamanın ve programların sınırlandırılması ve olanaklar elverdiğince çocuğa oyun gibi, onu daha etkin kılıcı seçeneklerin sunulmasıdır.