20.yüzyılda müzik - müziğin tarihçesi - müziğin gelişimi - 20.yüzyıl müziğinin özellikleriYeni yüzyıl başladığında müzik de yeni yüzyılına girmiştir. 20. yüzyılın ilk günleri, savaşların, karabasanların habercisi olduğu gibi, aynı zamanda teknoloji harikalarının, medya gücünün, insanlar arası yakın ilişkilerin, uzaya atılacak adımların ve sinerji dediğimiz, iki gücün daha üstün bir güç için birleşmesinin tohumlarını filizlendirir. Çağlar-boyu gelişmiş ve artık evrimini tamamlamış müziğin yerine yeni çağın dilini konuşan, yeni müzik oluşmalıdır. Yeni müzik, yeni çağı yansıtan, onun değerlerini kendi sanat dalında duyuran, yeni çağa yakışan müzik olmalıdır.
Bugün 20. yüzyılın son yıllarını yaşarken geri dönüp baktığımızda, kocaman iki dünya savaşı, aya adım atmış, uzayda üs kurmuş insanlar, çöken ideolojiler, yıkılan imparatorluklar ve yeni bir yaşama biçiminin, hızlı yaşamanın ivmesine girmiş insanlar görüyoruz. Sanat ise bu hızlı insanın mekanik dünyasını yansıttığı kadar, bir yerlerde sakladığı romantik duygularını da gündeme getiriyor. Nice felsefe akımının insanlığı önce sürüklediği, ardından kendi çöküşünü de birlikte getirdiği bir çağ yaşıyoruz. Karşıtlıkların bireşime varması için uzun süreçler gerekmiyor; bugünden yarına yeni kimlikler, yeni ortamlar doğuyor.
Kimi müzik tarihçisine göre, 20. yüzyılda bestelenen müziğin tümü Modernizm çerçevesinde ele alınır. Kimi araştırmacıya göre Modernizm, Birinci Dünya Savaşı'nı hazırlayan yıllarla başlayarak 1960'lara dek sürer, çünkü 1960 sonrası için Post-Modern terimi yeğ tutulmaktadır. Hangi "izm" için geçerli olursa olsun, 20. yüzyıl, müzikte her türlü sınırın bilinçli olarak zorlanmasıdır: Teknikte, anlatım dilinde, biçimde, stilde, özde, içerikte, esin kaynaklarının dalga dalga açılımında tüm geleneksel kuralların duvarları eğilip bükülmeye, eriyip çökmeye başlamıştır.
Müzik, kendi sanat disiplininin dışına taşarak, diğer sanat dallarını da kullanır; geçmişe de uzanır; dünyanın dört bir yanındaki kültürlere de. Esin kaynağı bulmak için her şeye başvurabilir. Bu kaynağı şekillendirip sunmak için her türlü araçtan yararlanabilir: Müzik içi, müzik dışı sesler, doğada var olan saf sesler, doğada var olmayan sentetik sesler, hatta sessizlik bile bir araçtır. 20. yüzyılda bestecinin şansı, kendinden önceki yüzyılları bir başvuru kaynağı olarak kullanabilmesidir. Şansızlığı, bugüne dek pek çok yöntemin denenmiş, mükemmele varılmış olması ve yeni bestelerin kendi koşulları içinde yargılanmaktan çok, hep önceki anıtsal yapılarla kıyaslanmasıdır.
19. yüzyıl sonlarında sanatın tüm dallarında özel bir duyarlılık yaşanmaktadır. Fin de siecle olarak anılan bu dönem yaklaşık 1890-1914 arasım kapsar. Bir bakıma sanatta dekadans olarak nitelenmiştir. Edebiyatta Oscar Wilde'm Salome'si, Dorian Gray'in Portresi, resimde Toulouse Lautrec bu dönemi simgeler. Viyana'da Freud ve Schönberg'in simgelediği, 1897'de ressam Klimt'in ortaya çıkardığı Secession akımı ise bu duyarlılığa bir başkaldırıdır.
Aynı anda hemen çağ başında dekadansı protesto eden Genç Stil (Jugendstil) ve Yeni Sanat (Art Nouveau) gibi akımlar ortaya çıkar. Bu dönem Avrupa'da pek çok ünlü bestecinin ve birbiriyle iç içe gelişen birçok sanat akımının etkinlik dönemidir. Müzikte de Modernizm, bu kanatlanıp uçmanın getirdiği çok-esinliliğin sonucudur. Besteci, yüzıllar öncesine uzanıp ilkel boyların ritmik adımlarına vardığı gibi, 18. yüzyıldan Bach-Mozart yapısının kusursuzluğunu kendine örnek alabilir; karmaşıklaşan romantik müzikten ya da ton-suzluktan kaçarken kendi folklorunun yalınlığına sığınabilir.
Yeniliğe açılımlar, 19. yüzyıldaki Romantizmin doruğa erdiği noktadan başlar. İlk geniş soluk Richard Wagner'in Tristan ve Isolde'si (1859) olmuştur. Aynı yıllar Franz Liszt'in senfonik şiirlerinde de benzer teknik yeniliklere rastlanır: Akorlarınarmaşık kurgusu, tonalitenin sürekli değişimi, 1890'dan sonra bestecileri yeni dil arayışında yönlendiren etkenler olmuştur. Öz ve biçimdeki karşıtlıklar, değişik ülkelerde değişik akımlar adı altında 20. yüzyılın Modernizmini hazırlamaktadır.
Modern operayı hazırlayan akımlar da Post-Romantizm, ulusçuluk ve İtalyan gerçekçiliği'dir. 1900'lerle birlikte daha ruhsal sorunları dışa vuran, toplumsal değerleri içeren, kısa süreli, güncel konuları işleyen ve sıradan dekor-kostüm gerektiren operalar bestelenecektir. Bir yanda diziselliğin genişlemesi, elektronik medyanın gelişmesi ve rastlamsallığın sürprizleri, bestecilerin opera gibi sahne sanatlarıyla ilgilenmek yerine müziğin saf çalgısal oluşumuna, stiline ve yapısına daha çok önem vermelerine neden olur.
Operada gerçekçiliği yaygınlaştıran kuşağı izleyen İtalyan bestecileri katı gerçekçilik anlayışına karşı çıkmış ve esin kaynaklarım Rönesans, Barok ya da ortaçağa uzanarak aramışlardır. Örneğin: Malipiero, Pizzetti, Respighi ve Casella gibi. İtalyan şair ve yazar Alvaro, Sicilya yaşamını konu alırken Verga da köylülerin zor koşullar altındaki yaşamlarını dile getirir. İtalyan edebiyatında da bir sonraki kuşak, gerçekliğin doğasını sorgulamaya başlar. Örneğin: Pirandello'nun oyunları varoluşçuluk felsefesinin beklentisi içindedir.
Fransa'da aynı yıllar İtalyan gerçekçiliğine bir başkaldırı vardır: Massenet'nin Werther'i, Charpentier'nin Louise'i, giderek Debussy'nin Pelleas ve Melisande'ı ve Ravel'in L'Heure espagnole'u kendilerine özgü düşsel ortamı kurarlar. Aynı düş gücü bir başka yönde egzotizm'e yol açar ve uzak ülkelerin düşlemsel resmi gibi müziğe de yeni sesler getirir. Puccini, Madam Butterfly'daki gerçekçi nitelikleri Japon geleneği ve ortamının renkleriyle bezer ve son operası Turandot'u Uzakdoğu gizemi ile işler.