galatasaray fenerbahce maç yazıları - nuriye akman yazıları - türk telekom arenada maç seyretme keyfi
Bi daha da gelmem Arena'ya!
-Alo?
-Buyrun Sayın editörüm.
-Ablacım, derbiyi izleyeceksin bu hafta.
-Aman efem, ben ne anlarım maçtan. Tek bildiğim top filelere girince gol oluyor.
-Zaten bu yüzden gönderiyoruz seni.
-Cahilliğimi ilan etmesek! Hem öyle uzak ki o Arena mıydı neydi adı, arabayla gitsen dağ tepe yürüyormuşsun.
-Ablacım hiç bir mazeret başarının yerini tutmaz. Metroyla gidersin sen de. Bak yaptırıyoruz akrededitasyonu.
-Son kararınız mı diye sorsam?
- Erken çık evden! Yol izlenimlerini de bekliyoruz.
Allah'tan delikanlı bir oğlum var. Hem de hasta GS'li. Anacığını yalnız bırakmadı. Yalnız takım tutmasam da emniyetim için bir uyarısı vardı:
-Aman anne lacivert ya da sarı bir şey giyme. Ne olur ne olmaz!
16.15'de yola çıktık. Önce halk otobüsüyle Üsküdar merkeze, oradan motorla Kabataş'a, sonra finükülerle Taksim'e, oradan metroyla Seyrantepe'ye, bir daha hat değiştirerek Sanayi Mahallesi'ne uzanan, her santimetrekaresine binlerce ateşli taraftarın eşlik ettiği, ziyadesiyle yorucu bir yolculuk oldu. Eve ancak 23.15'de vasıl olup, "bir görev uğruna Yarab ne zamanlar harcanıyor" mısralarını terennüm edeceğimi henüz bilmiyordum.
Metro, her beş dakikada iki bin kişi taşıyabiliyor. Elli bin kişi yola revan olmuş. Binebilmek ayrı, içerde ayakta kalabilmek ayrı maharet, çelik gibi sinirler istiyor. Yanımda evladım olmasa korkudan öleceğim. Koluna sıkı sıkı sarılmışım, en galiz küfürlerle FB'ye saydıran GS'lilere bakıyorum. Bireylikten çıkıp sürünün parçası olmanın, denetimden kurtulmuş aklın keyfini ne de güzel çıkarıyorlar. Ben de kaptırsam şu coşkuya kendimi. Ama içimde ister istemez o korkunç kelimelere karşı bir direnç var. Yine de korunma içgüdüsüyle oğlumun sarı kırmızı beresini geçiriyorum başıma. Ben de görünüşte sürünün bir parçasıyım artık.
Ezilerek attık kendimizi içeri. Taraftarlar delirmiş durumda. Öyle bir zıplıyorlar ki, az daha tren raydan çıkıyordu. Makinist defaatle "yapmayın etmeyin" dedi de nihayet durdular. Tabii ayaklarıyla. Hançereleri çalışmaya devam etti. Aralarında kadınlar da var. Gayet memnunlar hallerinden. E tabii, öfke boşaltmak onların da hakkı! Cıs sözlere sıra gelince susup, masum kelimelere geçince açıyorlar tekrar ağızlarını. Bu ne hal bacılar? "Valla küfür bu şenliğin bir parçası, bizi hiç rahatsız etmiyor" diyorlar. Harbi mi! Kendimi zombi gibi hissediyorum. Kadınlar "sen asıl araba yolunu doğru dürüst yapmadılar, onu yaz. Arena'nın açılışında ıslıkladık onları diye cezalandırılıyoruz" diye uyarıyorlar beni.
En çok Emre Belözoğlu ile Aziz Yıldırım'a küfrediliyordu. "Kuşların göz bebeğine hak yol islam yazacağız" diyen ilahinin sözleri FB'yi hedefe alarak öyle bir değiştirilmiş ki, dudaklarım uçukluyor. Hayret bir şey ya! Dönüştürecek başka ezgi mi kalmadı?
Sele kapılan taşlar gibi savrularak Arena'ya ulaştık. Bozuk paralarımı basın kartım sayesinde kurtardım ama basın tribününü bulmamız yarım saatimizi aldı. Tesisin altını üstüne getirdik. Her polis ayrı bir yönü gösterdi. Kimi de bilmiyordu. Olacak iş değil. Neyse oğlum beni ait olduğum yere mevcutlu teslim edip kendi yerine geçti. Biraz sakinleşmiş olarak Zaman için ayrılan bölüme oturdum. Biraz sonra diğer arkadaşlar geldi.
Maç başlamadan "Seyirci üstünlüğümüzü gösterelim" anonsu yapıldı. "Aşkolsun!" dedim içimden, "zaten FB'li seyirci yok ki, kime göstereceksiniz üstünlüğü?" Toplu tatmin seansına hoşgeldiniz! Rakip taraftar olmadan maçın zevki nasıl çıkacaksa! Taraftara sordum. "FB'lilerin gelememesi iyi oldu"diyen de vardı, "gelselerdi biraz neşemizi bulurduk, zaten seslerini çıkaramazlardı" diye düşünen de. Eskiden rakip taraftarın oturduğu yer kadınlara ayrılmıştı. Sanki film seyrettiler mübarek, ben diyeyim kibar kibar, siz deyin sinir sinir oturdular orada. Hani yolda, erkeklerin arasında atıp tutuyordunuz!
Erkeklerse maçtan önce yapılan "Küfür ederken dikkatli olun yoksa hep beraber ceza alırız" mealindeki uyarıya takmadılar. Yine de yolda gelirken duyduklarımın yanında sahada dile getirilenler epey hafifti. Belki de ben alışmıştım, eskisi kadar rahatsız etmedi. Şike meselesi için ne düşünüyorlardı acaba? Yapan cezasını bulsun" dediler. "Ama" dedim, "FB'liler kendilerine haksızlık yapıldığını söylüyor." Bir GS'liden beklemediğim bir yanıt aldım: "Taraftarlık duygusu gerçeklerin üzerini örter. FB'nin yerine biz olsaydık biz de inkar ederdik." Helal olsun sana arkadaş!
İstiklal marşı çalınmaya başladı. Ne gerek var yahu? Milli maç mı ki bu? Takımların kendi marşları neyinize yetmiyor! Çıkıntılık yapma, maça konsantre ol Nuriye! Amma velakin, bilirsen görürsün, bilmezsen körsün. Bu vecize de benim Türk diline armağanım olsun. Herşey gözlerimin önünde cereyan etse de top kaleye girmediği sürece maça anlam yükleyemiyorum. Yanımda gazetemizin değerli spor muhabiri Hacı Hasdemir var. Durum 1-0 ama yine de bir sorayım ona : "Kardeş, golü bir kenara bırakırsak hangi takım daha iyi oynuyor?" Ay İlahi ben! Soruya bak! Hacı kardeşim çok zarif, bozmuyor beni, "GS kesinlikle üstün durumda" deyip yazısına dönüyor.
En iyisi kendimi dalgalanmaya bırakmak. Bir çeşit ayin bu. Atkıları yavaş tempoyla ileri geri sallayıp bağırıyorlardı. Büyüleniyor insan. Taraftarlık heyecanıyla değil, hareket ve sesin ritmiyle paralize oluyorsun. Ellerindeki sarı kırmızı ve beyaz kağıtları kaldırıp indirirerek bir şey yazıyorlar ama okuyamıyorum. Tamam ponpon kızlar olmasın da, daha sanatsal, daha etkileyici bir şeyler yapamazlar mıydı? "En büyük GS" imiş. Gıcıklık katsayım yükseliyor: En büyük olmanın nesi cazip ki! Sorumluluğun en büyüğünü yüklenebilecek misiniz?
Sağanak yağmur devam ediyor. Karşı tribüne bakıyorum. Damlalar güçlü spot ışıkları altında beyaz konfetiler gibi düşüyor sahaya. Bizim tarafta sanki hiç yağış yok. Işık tersten gizliyor çünkü. Taraftar "Cimbombom sen bizim herşeyimizsin!" diye bağırıyor. Bense olanca samimiyetimle "Işık sen bizim herşeyimizsin" diye çığlık atıyorum içimden. Varlığı ve yokluğu o ayarlıyor çünkü. Işıkla görünüp, ışıkla sönüyoruz.
Islıklar kulaklarımı sağır ediyor. Bir daha maça gelirsem, yanımda tıkaç getireceğim. Faulu yapan GS olsa bile sarı kartı çıkaran hakem yuhalanıyor. Yok artık! Taraftarlık böyle bir şey mi? Kaçırılan goller için ölçüsüz beddua etmek mi? Top ikinci kez filelerle buluşunca millet bir haykırsın sevinçle, bir çıldırsın. Sanırsınız topuna birden cennete kombin bilet verilmiş!
Basın tribünün hemen yanındaki merdivenlerde bağrışan adamlardan biriyle göz göze geldim. Artık hangi ifadeyle baktıysam, adamcağız suçlu hissetti kendini, toparlanıp sustu. Sonraki dakikalarda da sevinirken ve kızarken yan gözle bana baktı, bir tepki verecek miyim diye. Hatta bir ara "Ne yapalım ablacık hoşgör bizi" der gibi gözleriyle konuştu. Utandım. Bu kadar da cool takılmamalıyım dedim.
Arena yıklıyor. Bakıyorum bizim basın tribününde tık yok, hepsi görev bilinciyle asil asil laptoplarına eğilmiş haberlerini yazıyorlar. Taraftar "Üç, üç, üç!" diye bağırıyor. Şimdi ben kazananın yanında mı yer almalıyım, yoksa kaybedeni mi tutmalıyım? Bitaraf olan bertaraf olur mu gerçekten? En iyisi yağmurdan feci ıslandılar futbolcular diye üzüleyim. Ama Hacı kardeşim diyor ki, "Onlar antremanlı, vücutları bizim gibi değil ki, bir şey olmaz, merak etme."
Beklenen üçüncü zuhur etti! Abilerin en hası Ahmet Çakır'a soruyorum, "Ya skor tam tersi olsaydı?" Diyor ki, "Taraftar önce takımı ayakta tutmaya çalışırdı, baktı olmuyor bu sefer kendi takımına karşı sloganlara başlardı, kendi aralarında kavga ederlerdi, sahaya bir şeyler atılırdı, burası tımarhaneye dönerdi. Bu görüp görebileceğiniz en terbiyeli derbi. Şanlısınız. Şike iması bile yapılmadı."
Hakketen yaa! Saha dışında neler söylüyorlardı. Şimdi "Bank Asya 1.lig" tempolarıyla inletiyorlar ortalığı. FB'nin küme düşmesini isteyen sloganların ben de tadını çıkarayım bari. FB taraftarı bir arkadaşıma mesaj atıyorum: "Bir tane daha ister misin! Allahım bir gol daha lütfeyle bu Arena'ya!" Maç biterken duam tuttu da kötü niyetimin bedeli olarak golü FB attı. Tabii sadre şifa olmaz bir gol. Gelsin şimdi "Telgrafın tellerine kuşlar mı konar?" ve "Mini mini bir kuş donmuştu" şarkıları. Sen misin kendine sarı kanarya diyen!
Dönüş çilesi başlıyor. Elli bin kişinin tahliyesi kolay mı? Kalabalık dağılsın diye yağmur altında titriyoruz. En ücra yerlerimize kadar ıslandık. Kırk katır mı, kırk satır mı! Yağmurdan mı telef olmak istersin, yoksa kalabalıktan mı! İkincisi olsun! Bir garip yazar öldü diyeler, anında flaş falaş duyalar, sıcak su ile yuyalar, şöyle garip bencileyin! Çamur deryasındayız. Dizlerimize kadar vıcık vıcığız. Bataklıkta birazdan gömüleceğiz. Korku filmini geçti bu iş. Yahu bu tesise dünya para harcanmadı mı, bu ne rezilliktir Allahaşkına! Taraftar azimli. Enerjilerinde gram eksilme yok, gelirken nasıl bağırdılarsa dönerken de aynı durumdalar. Nihayet, uzun manevralardan sonra trene atabildik kendimizi. Ayağın takılsa ezer geçerler seni, öylesine vahşi bir ortam. Fakat "Her zorluktan sonra bir kolaylık vardır" ayeti hayata geçiyor, bir delikanlı bana yer veriyor. Gayrettepe'de iniyoruz, hemen bir taksi duruyor önümüzde. Ver elini Üsküdar. On yıllık maç kotamı doldurdum. 2022'den önce uğramam bir daha yeşil sahalara!