aöf sosyoloji bölümü dersleri - felsefe dersi konu özeti - hegel'in mutlak ruh tanımıHegel'in bütün varlığın temelinde maddî olmayan ve ideAkıl Zihin Ruh diye adlandırdığı mutlak bir gerçeğin bulunduğunu ileri sürdüğünü gördük. Bu mutlak varlık farklılaşma ve çelişme (olumsuzlama) ile tek tek varlıklar haline geliyor; evreni tarihi toplumu ve insanoğlunun bütün ürünlerini ortaya koyuyor; çeşitli görünüşlere bürünerek ortaya çıkıyordu. Sonunda insanoğlunun düşüncesinde kendi kendisini tanıyor kendisinin bilincine ulaşıyordu.
Bütün gerçek tez - antitez - sentez üçlemesinden geçerek gerçekleşiyordu. En büyük üçleme İde (mutlak varlık) - Tabiat - İnsan bilinci şeklinde düşünülmüştü. Bu aşamaların her biri içinde de birçok gelişme aşaması vardı ve bunlar da sayısız üçlemeden yani diyalektik gelişmeden geçerek gerçekleşiyordu. Mutlak varlık en sonunda insanın bilincinde kendisine dönerek kendi bütünlüğünü kavrıyor yabancılaşmadan kurtuluyor özgürlüğe ulaşıyor ve Mutlak Ruh haline geliyordu.
Hegel'e göre. Mutlak Ruh en kusursuz şekliyle felsefede ortaya çıkıyordu: Hegel burada felsefe derken kendi felsefesini kastetmektedir. Nesnel zihnin yani hukuk ahlâk; devlet gibi gerçekler içinde genelleşmiş öznellikten kurtulmuş ve kendisini ortaya koymuş olan zihnin son ve en kusursuz şeklini Prusya devletinde gördüğü gibi Mutlak Ruh'un en kusursuz gerçekleşmesi olan felsefeyi de kendi felsefesinde görüyordu. Filozof varlığın sürekli bir değişme ve diyalektik bir ilerleme olduğunu kabul ettiği halde bu gelişmeyi bir yerde (Prusya devletinde ve kendi felsefesinde) sona erdiriyordu. Bu özellik Hegel'in hayranlık uyandırıcı derin ve kapsayıcı felsefesinin en büyük kusurudur.
Hegel varlığın temelinde İde dediği ve tanrı ile bir tuttuğu temel bir ilkenin bulunduğunu söylemekle maddî - olanın manevî - olandan ve varlığın düşünceden türemiş olduğunu söylüyordu ve böylece idealist bir felsefe ileri sürüyordu. Hegel bütün çabasına rağmen felsefeyi yeryüzüne indirememişti; dinî ve bir bakıma mistik sayılabilecek düşüncelerden kurtulamamıştı. Bu da onun felsefesinin bir kusuruydu. Ama diyalektik metodu bütün genişliği ve ayrımları ile ilk defa ortaya koymuş olması düşüncesinin ölümsüz ve değerli yanını gösteriyordu önemli olan nokta Hegel'in varlık hakkında ileri sürdüğü idealist görüş ile diyalektik
metodu arasındaki çelişmeydi ve varlığın gelişimini bir yerde durdurmak; sona erdirmek istemesi; bu gelişimin bir yerde yani Prusya devletinde ve kendi felsefesinde kapanmış olduğunu söylemesiydi. Engels Hegel'i eleştirirken bu noktayı bütün açıklığı ile gözler önüne sermiştir. Gerçekten de Hegel'in (idealist de olsa) varlığın gelişimini diyalektik metoduna uygun olarak sonsuz bir değişme ve süreç olarak düşünmesi gerekirdi.
Ama içinde yaşadığı Prusya devleti ve ileri sürdüğü kendi dahiyane felsefesi onun için her şeyin sonuydu; ve insanlık tarihinin kapanışıydı. Gerçekler bunun böyle olmadığını göstererek Hegel felsefesine en büyük darbeyi indirdi. Böylece felsefe tarihinde gördüğümüz en son ve belki de en büyük sistem yıkılıp dağıldı. Marksist felsefenin Hegel'in yukarda açıkladığımız bu kusurlu çözüm yolunu eleştirerek işe başladığını ama Hegel'e büyük şeyler borçlu olduğunu (özellikle diyalektik metot bakımından) göreceğiz.