Tevekkül, rızık ve sâir işler hususunda Allâhü Teâlâ'ya itimat edip dayanmaktır. Bir şeyin sebeplerine yapıştıktan sonra Allâh'a itimâd edip tevekkül etmek farzdır.
Çünkü Allâhü Teâlâ Furkân sûresinin 58. âyet-i kerîmesinde (meâlen):
"Ve ölmeyecek olan bir hayat sahibine tevekkül et..."
ve Talâk sûresi, 3. âyet-i kerîmesinde (meâlen):
"... Her kim Allâh'a tevekkül ederse, o ona kâfidir..."
buyurdular.
Tevekkül, çalışmayı terk etmek ve tedbiri bırakmak değildir. Öyle çalışma ve tedbiri terk ile tevekkül etmeyi dinimiz câiz görmez. Zararları def' için sebeplere teşebbüs ve tehlikeden kaçınmak ve hakları muhafaza etmek de tevekküle mâni değildir. Tevekkül, meşrû sebeplere teşebbüs etmek, çalışmak ve himmetle berâber olur.
"Evlerinize kapılarından girdiğiniz gibi rızıklarınızı da sebeplerini yerine getirerek arayınız." buyrulmuştur.
Tevekkülün başlangıcı Allâh'a itimad edip, güvendikten sonra işleri Allâh'a havale etmek ve boyun eğmek daha sonrası teslim olmak ve rızadır.
Adamın biri bir şahinin bir miktar et ile gelip o eti kanadı kırık bir kuşun ağzına verdiğini gördüğünde "Bak şu Allâh'ın lûtfuna, meğer benim rızık için çalışıp gayret etmem abes imiş. Bundan sonra çalışmayayım." diyerek bir köşeye çekilip üç gün rızkının gelmesini beklemiş ise de bir taraftan bir şey gelmediği için çok acıkmış.
Cenâb-ı Hak zamanın peygamberini gönderip onun lisanıyla:
"Ey kulum, ben bu cihânı sebeplerle kazanma esası üzerine yarattım. Kudretim sebepsiz olarak da rızkını vermeye kâfi olur ise de hikmetim icabı halkın ihtiyâçlarının giderilmesini sebeplere bağladım. Bu sebeple insanlar arasında istifade meydana gelsin. Bana olan tevekkülün ile bu hikmetimin hükmünü ibtâl* mi etmek istersin." diye îkaz buyurur.