frankfurt okulunun menşei - frankfurt okulunun özellikleri - eleştirel kuramcılar1930'lu ve 1940'lı yıllar boyunca Horkheimer'in yönetimindeki Toplumsal Araştırma Enstitüsü, bireysel kimlik oluşumu, aile ilişkileri, bürokrasi, devlet, ekonomi ve kültürü içeren birkaç farklı alanda araştırma ve çözümleme gerçekleştirdi. "Frankfurt" toplumsal kuramı olarak biline gelen eleştirel kuram genellikle bildik Marxçı aksiyomlarla işe başlamış olsa da, bulgulan görülebilir bir gelecekte toplumsal dönüşümün önündeki pek çok engeli aydınlattıkça, vardığı sonuçların çoğunluğu geleneksel Marksist kurama aykırı düştü. Aşağıda belirtilen öğeler takımı, Frankfurt okulunun kapitalist toplumda meydana gelen çağdaş gelişmeleri değerlendirmeleri açısından önem taşımaktaydı.
BİRİNCİSİ, ekonomik ve siyasi olanın giderek daha çok bütünleşmesini getiren bir yönelim saptadılar. Tekeller ortaya çıkıp, devlete müdahale ederken, devlet ekonomik süreçleri himaye etmek ve sürdürmek için müdahalede bulunmaktadır.
İKİNCİSİ, ekonomi ile siyasal toplumun (polity) giderek artan kenetlenmesi, yerel girişimin bürokratik kararlara ve kaynaklara, pazar için- deki dağılımın merkezi planlamaya boyun eğişini garantilemektedir. Toplum, giderek daha kendine yeterli hale gelen ama tek yönlü bir biçimde üretime yönelen, güçlü (özel ve kamusal) yönetimler tarafından düzenlenmektedir.
ÜÇÜNCÜSÜ, bürokrasinin ve örgütlülüğün yayılması sonucu, araçsal aklın, yani önceden belirlenmiş hedefler doğrultusunda araçları verimli olarak kullanmaya yönelik ilginin yayılması aracılığıyla toplumsal yaşam artan bir biçimde rasyonelleşmektedir.
DÖRDÜNCÜSÜ, işbölümünün sürekli olarak genişlemesi, yapılması gereken işleri de parçalamaktadır. Yapılan işler giderek artan ölçüde makineleştikçe, erkek ve kadın işçilerin kendi emekleri üzerinde düşünme ve örgütlenme şansları azalmaktadır. Toplam iş sürecine ilişkin bilgi, daha az ulaşılabilir hale gelmektedir. Mesleklerin çoğu, atomize olmuş ve yalıtılmış birimler haline gelmektedir.
BEŞİNCİSİ, yapılan işlerin ve bu işlere ait bilginin parçalanması, sınıfsal tecrübeyi zayıflatmaktadır. Tahakküm hiçbir zaman olınadıgı ölçüde giderek kişisellik dışı olmaktadır. İnsanlar, kendine ait bir varoluşa sahip olduğunu gösteren amaçların yerine getirilmesi için araçlar haline gelmektedir. Bu süreçleri koşullandıran belirli toplumsal ilişki örüntüleri -kapitalist üretim ilişkileri- şeyleşmektedir. Toplumsal yaşamın giderek daha çok alanı, salt meta özellikleri kazanmaya başladıkça, şeyleşme desteklenmekte ve toplumsal ilişkiler görülmedik biçim- de daha az anlaşılır hale gelmektedir Çatışma, giderek, toplumun temelini sorgulamayan marjinal sorunlarda onaya çıkmaktadır.
Frankfurt okulunun bu süreçleri çözümlemesi, görünürde anonim olan tahakküm biçimlerinin özgül toplumsal temelini ortaya çıkartmak ve böylece de, insanların, kendiliğindenlik ve pozitif eylem yeteneğine sahip "özneler olarak kendilerinin bilincine varmaları"nı neyin engellediğini göstermek için yola çıkmıştır. Bu temanın izlenmesinde dikkat, "popüler kültür" aracılığıyla fikir ve inançların aktarılması yolunun yani, benliğin dışsal (aile dışı) toplumsallaşması aracılığıyla kişisel, özel alanın zayıflatılmasının yolunun değerlendirilmesi üzerinde odaklanmıştır.
Horkheimer ve Adorno, burjuva döneminin büyük sanatçılarının ürünlerinin, tıpkı Rönesans ve Hıristiyan Ortaçağı'nın büyük sanatçılarının ürünleri gibi, tamamen pragmatik olan çıkarlar dünyasından belirli bir özerkliği koruduğuna inanıyorlardı (Horkheimer ve Adorno 1947). Bu sanatçıların yapıtları, biçim ya da üslupları aracılığıyla, bireysel tecrübelerini, bu tecrübelerin anlamına ışık tutacak bir biçimde temsil ediyordu. Adorno'nun sıkça başvurduğu adıyla "özerk" sanat, güzellik ve düzen ya da çelişki ve uyumsuzluk imgeleri gerçeklikten aynı anda hem uzaklaşan ve hem de onu aydınlatan bir estetik alan üretmektedir Bu estetik alanın nesne dünyası kurulu düzenden türetilmekte, ancak bu düzen konvansiyonel olmayan bir biçimde resmedilmektedir. Bu suretle sanat, hem bilişsel hem de başkaldırıcı bir özelliğe sahiptir. Sanatın "hakikat- içeriği", konvansiyonel anlam örüntülerini yeniden yapılandırması yeteneğinde yatar.
Frankfurt okulu kuramcıları, onların dönemine kadar kültürün kendisinin bir "endüstri" ve kültürel varlıkların çoğunun da metalar haline gelmiş bulunduğunu öne sürdüler. Burada "endüstri" terimi, kültürel yapıntıların (artifact) "standartlaşması" ve "sözde bireyselleşme" ya da farklarının marjinal olmasına (örneğin, televizyon Westernleri ya da film müzikleri) ve bu ürünlerin tanıtma ve dağıtım tekniklerinin rasyonelleşmesine işaret eder. Sanatsal biçimin bütünselliğine önem vermeyen kültür endüstrisi, yaratılacak "etkinin öncelikle hâkimiyeti" ile ilgilidir. Kültür endüstrisinin öncelikli amacı, gündelik hayatın sorumluluk ve ağır, sıkıcı işlerinden geçici bir kaçış sağlayarak, oyalanma ve zihinsel uzaklaşma yaratmaktır. Bununla birlikte kültür endüstrisinin sunduğu kaçış hakiki değildir. Çünkü onun sağladığı -talepler ve çabalardan yalıtılmış- dinlenme, insanları yalnızca yaşamlarındaki temel baskılardan uzaklaştırmaya ve çalışma azimlerini yeniden üretmeye hizmet eder. Televizyon, sanat, popüler müzik ve astroloji çözümlemelerinde Adorno, özellikle "endüstri" ürünlerinin insanların kaçındıkları dünyanın yapısını nasıl yalnızca kopyaladığını ve güçlendirdiğini göstermeye çalıştı. Kültür endüstrisi ürünleri, hayattaki olumsuz faktörlerin doğal nedenlere ya da şansa bağlı olarak ortaya çıktığı inancını ve böylece de, bir tür kadercilik, bağımlılık ve yükümlülük anlayışını güçlendirirler. Kültür endüstrisi, mevcut düzen için bir "toplumsal sıva" üretir. (Adomo bunun bütün sanat ve müziğin kaderi olduğu düşüncesinde değildi. Örneğin, Schönberg'in yaptığı atonal müziğin eleştirel, olumsuzlayıcı bir işlevi saklı tuttuğu fikrini yorulmadan sürekli vurguladı.) Frankfurt okulu, modern sanat ve müzik incelemeleri aracılığıyla, çeşitli kültürel olguların doğasını değerlendirmeye çalıştı. Bu araştırmada, boş zaman etkinliklerinin nasıl denetlendiği ve kontrol edildiğini göstermeye çalıştılar. Hem üretim hem de tüketim alanlarının, bireyin toplumsallaşması üzerinde önemli etkileri bulunmaktadır. Kişisel olamayan güçler yalnızca bireylerin inançları üzerinde değil, ama aynı zamanda onların sâikleri üzerinde de hükmünü sürdürür.
Frankfurt okulu, kullandığı pek çok psikanalitik kavram aracılığıyla, toplumun, toplumsal karakter tiplerini üreterek bireyi nasıl oluşturduğunu inceledi. Toplumsallaşma sürecinde ailenin öneminin giderek azaldığını tespit ettiler. Aileler, dış dünyanın çok güçlü baskılarına karşı giderek zayıflamaya başladı. Bunun sonucu, örneğin, erkek çocuğun babası gibi olmayı özlemek yerine, giderek daha çok, genel olarak kültür endüstrisi (ya da Nazi Almanyası'nda Faşizm) tarafından sunulan imajlara benzemeyi özlemesidir. Baba belirli bir gücü sürdürmekte, ancak talepleri ve koyduğu yasaklar çocukta, en iyi haliyle, zayıf bir içselleşmeyle sonuçlanmaktadır. Babanın iktidarı, bu nedenle, keyfi görünmektedir. Bu durumda çocuk, soyut bir iktidar ve güç fıkri edinmekte ve bu imaja uygun daha güçlü bir "baba" figürü aramaktadır. Dışsal güçlere karşı böylece genel bir dayanıksızlık durumu yaratılmış olmaktadır faşist demagojilere karşı, örneğin. The Authoritarian Personality adlı klasik çalışmaları (Adorno ve arkadaşları 1950), bu dayanıksızlık durumunu, böyle baskılar altında belirginleşen bir kişilik sendromu aracılığıyla çözümlemeyi amaçladı. Bu çalışma, belirli kişilik özellikleri ile, saldırgan milliyetçilik ya da ırkçı önyargı gibi, potansiyel olarak faşist diye tanımlanabilecek siyasal görüşler arasındaki iç bağlantıları kurmaya yönelmişti. Çalışma, stereotipler kullanmaya eğilimli olan katı bir düşünce tarzına sahip, konvansiyonel değerlere ve otoriteye körlük derecesinde itaatkâr ve bâtıl inançlı olan bir "standartlaşmış" birey ortaya çıkardı. İdeolojinin ne kadar derinde kök salmış olduğunu ve insanların "kendi rasyonel çıkarına karşıt" inanç sistemlerini neden kabul edebildiklerini gösterdi. Çalışmada otoriter kişilik tipi, eleştirel yargı yeteneğine sahip olan özerk bir bireye karşıt olarak ortaya konuyordu.
Frankfurt okulunun çağdaş kültür, otoriterlik örüntüleri vb. değerlendirmeleri, özgürleşme için yapılan mücadelenin büyümesine yardım niyeti taşıyordu; ancak, bu tasarımın kati anlamı üzerinde okul üyeleri arasında bir tartışma bulunduğu gerçeği de hemen ardından eklenmelidir. Zaten, Frankfurt okulunun çalışmalarında belirgin bir paradoks bulunduğu açıktır, bu, insani ve toplumsal değişme potansiyellerinin tarihsel olarak temellendirilmesi gerekliliğini savundukları için özellikle rahatsız edicidir. Sundukları kuram temelden bir toplumsal dönüşümün önemini vurgulamasına rağmen, bu temel pek de toplumsal mücadelede yatmıyordu. Eleştirinin ilişkilendirme terimlerini ve siyaset kavramını genişletmeleri, kendi konumlarından dolayı ortaya çıkan gerilimleri birarada tutmada önemli bir adım oluşturuyordu. Tam da, kapitalizmin dönüşmesinin kaçınılmaz olmadığını gördükleri için, ideoloji eleştirisiyle bu denli ilgileniyor ve böylece varolan hâkimiyet yapısından bir kopuşun olanaklılığına dair bir farkındalık yaratılmasına yardım ediyorlardı. Ancak gerilimler, sorgulanabilir bir tezden kaynaklanmaktadır: Hem belirli siyasal mücadele tiplerinin ve hem de kendi çalışmalarının bu mücadeleler için önemini değerlendiremeyen bir tezden.
Frankfurt okulunun başlıca ilgilerinden bir tanesi, Marx'ın düşündüğü gibi devrimin neden Batı'da gerçekleşmediğini açıklamaktı. Devrimin olmaması durumunu yorumlamaya çalışırken, siyasal olayların karmaşıklığını gözardı ettiler. Değişmenin mevcut düzenle kat'i bir kopuş onucu gerçekleşmesi gerektiğine dair var- sayımlan, toplumu dengede tutmak üzere çalı- şan güçlerin kudretine gereksiz bir önem ver- melerine neden oldu. Umduklarının neden gerçekleşmediğini açıklamaya çalışırken, "sistem"in muhalefeti emme kapasitesini abarttılar. Bunun sonucu olarak, eleştirel kuram, Batı'da ve Batı dışındaki önemli toplumsal ve siyasal mücadeleler -siyasetin yüzünü değiştiren ve hâlâ da değiştirmekte olan mücadeleler- alanının önemini kavramakta yetersiz kaldı.
Frankfurt okulu kuramcıları, değişen siyasal olaylar kümesine her zaman gerekli kıymeti verememelerine rağmen, yine de kuram, eleştiri ve radikal siyasal hareketleri kısıtlayan birçok tahakküm biçimini çözümlenmesi konularındaki ilgileri, dikkate değer pratik bir etkide bulunmuştur. Bu alandaki çalışmaları, Marksist geleneğin bütünleyici ve önemli bir parçası durumundadır.
Burada ele alınamayacak olmasına karşın, Frankfurt okulunun konumuna ilişkin başka eleştiriler de mevcuttur . En önemli kusurlara, eleştirel kuramcıların ikinci kuşağına mensup üyelerin yazılarında, özellikle de düşüncelerini Adorno, Horkheimer ve Marcuse'ninkinden temelden farklı bir çerçevede oluşturan ikinci kuşagın önde gelen ismi Habermas tarafından değinilmiş olması anlamlıdır. Habermas, özellikle, eleştirel kuramın rasyonellik ve "iyi toplum" konusundaki ön gereklilikleri açımlamaya girişerek eleştirel kuramın felsefi temellerini derinlemesine araştırmış ve eleştirel kuramın kapitalist toplumun gelişme olanakları konusundaki yorumunu yeniden değerlendirmiştir (Habermas 1968,1973). Henüz bir gelişme süreci içinde olan Habermas'ın çalışması, her ne kadar bugün biz eleştirel kuramın çoğu doktrinini eleştirmeden kendimize mal edemiyorsak da, eleştirel toplum kuramının geliştirilmesinin hâlâ canlı bir proje olduğu gerçeğine bir delil teşkil etmektedir.