m çağrı kıvrakdal yazıları - betimleme örnekleri - sevgiliye güzel sözler
Çingene
M. Çağrı Kıvrakdal [HR][/HR]
Gözleri o kadar büyüktü ki, onun gözlerine dalmak; bir kum tanesine bakıp dünyayı anlamak gibiydi. Dudakları...
[HR][/HR]
Kıyığın dar sokaklarında yankılanan şıpıdık şıpıdık seslerden onun geldiğini anlardın. At pisliği, anason, insan teri ve göz yaşı kokan sokaklar o geldiğinden kendisini hissettirmeden aydınlanırdı. Kadim roman ezgileri sarsardı zihnini, o etrafındayken. O varken cenaze merasimleri daha az kederli olurdu, düğünler daha şen, panayırlar daha aydınlık. Kırkpınar başladığında, o meşhur serin yaz akşamlarında, çok çok uzaklardan gelen sarhoş naraları ürpertirdi onu. Üşümesin diye sarılmaya kıyamazsın, öyleydi o. Hiç yıldız gördün mü? Bulutsuz bir gecede, Sarayiçi'nin çayırlarında gözlerine baktığında onun, kayan yıldızları görürdün gözlerinde. Eğer kırpmazsan gözlerini, onun gözlerinde yansımasını gördüğün kayan yıldızlar gibi kaybolacağından korkar insan. Onun gözleri; o kadar büyüktü ki, kendini görürdün. Kendini unuturdun. Belki dünyayı bile anlardın.
Kızıl saçları kapatırdı omuzlarını. Meriç Nehri'nden gelen bir esinti dalgalandırırdı saçlarını. Es kaza bir teli yüzüne değecek olsa yanardın. Bİr tel saç işte... Değdiği yeri dağlar geçerdi, ardında hoş bir manolya kokusu bırakarak. Bir roman kahramanı gibi süzülerek yürürdü Sarayiçi'nin çayırlarında. Bir hayalet gibi, ay ışığının altında. Takip etmek güçleşince sadece gözlerini kapatırsın, kokusu sarardı 5 duyunu birden ve yürürdün peşinden.
Bir söğüt ağacının gölgesi ele vermezdi, ay ışığından karanlığa sığınan iki sevdalıyı. Karanlıkta bir başka parlardı gözleri. O kadar büyüktü ki gözleri. Sen hiç nehirde yüzdün mü? Akıntıya bıraktığında kendini suyun seni nereye götürebileceğini bile düşünmediğin, kendini bıraktığın bir an olur ya, öyleydi karanlıkta. Söğüt ağacının gölgesinin garantisinde hızlanırdı nefesler fakat kenetlenmek bilmezdi parmaklar. Kaldı ki dudaklar... O kadar sıcaktı ki dudakları...
Elmacık kemiğin yanar. Cehennemden fırlamış zebaniler kemirirdi adeta orasını. Asırlık yaratıklar bulandırırdı sanki beynini. Sülfür kokar gibi, demir kokar gibi. Açarsın gözlerini. Gözünden kanarcasına akar gözyaşların. Elleriyle siler, parmakları yanaklarına dokunur. Yıllar geçse de unutulmaz o dokunuşları. Yıllar geçse de, unutulmaz o bakışı, o söğüt ağacının garantisinde. Nitekim geçer de yıllar. Kalp biraz daha paslanır. Vücudun biraz daha yaşlanır. Göğüs kafesinin altında oturan çocuk biraz daha küser insanlara. Ama unutamazsın, senin göz yaşlarını silme çabasında titreyen parmaklarını. Unutamazsın o kocaman gözlerinden akıp, yanağından süzülüp, yere düşerken onun gözyaşları, bir inci tanesi gibi, bir kuyruklu yıldız gibi, haziran ayı kokan toprakta açtığı minik krateri. Bilemezdin o gözyaşının, yanağından akıp toprağa değene kadar ki geçen zamanın bütün hayatının en yaşanası anı olacağını. O yüzdendir ki kimse benzemez ona. Bilemezdin annen dahil, hiç bir kadının onun gibi bakamayacağını. O yüzdendir ki bulanır zihnin, gerekliliğini anlayamazsın devam etmenin. O bir damla gözyaşı hançer olur saplanır... Kanarsın.
Gözleri o kadar büyüktü ki, onun gözlerine dalmak; bir kum tanesine bakıp dünyayı anlamak gibiydi. Gözleri o kadar parlaktı ki, onun gözlerine bakmak; bir saniyeden daha az sürede bir ömrü yaşamak gibiydi.
O kadar güzeldi ki gözleri; ışıltılarında yanmak gibiydi yaşamak.
Dudakları...