En hızlı koşan aslandan daha hızlı koşması gerektiğini,
Yoksa öleceğini bilir.
Afrika'da her sabah bir aslan uyanır.
En yavaş ceylandan daha hızlı koşması gerektiğini,
Yoksa aç kalacağını bilir.
Aslan ya da ceylan olmanızın bir önemi yok.
Yeter ki, güneş doğduğunda, koşuyor olmanız gerektiğini bilin.
Afrika'da her sabah bir çocuk uyanır koşmaya mecali yoktur; ya bir çakal ya bir akbaba tarafından yeneceğini bilir; bilir ama bir şey yapamaz. Pulitzer ödüllü fotoğrafçının çektiği karedeki gibi (ön cephede bitap düşmüş bir siyahi inci ve arkasında ağzını şapırdatarak onun ölmesini bekleyen bir akbaba) ne zaman vahşi bir hayvanın kendisini gagalayacağını bekler.
Afrikada her sabah bir gazeteci uyanır; hem de kallavi bir gazeteci; en dramatik fotoğrafı çekmezse işsiz kalacağını bilir; ve fotoğrafı çeker sonra çeker gider ülkesine... Resim de çocuk da vicdanlarımıza emanettir. Sonra o çocuk vicdanı olanlara asla cevabını veremeyecekleri bir soru sorar... Sahi o akbaba beni yedi mi? Eğer yedi ise beni, ey insanlık ben lime lime olurken siz neredeydiniz. Kuşun gagaları altında inleyen bedenim çığlık atmayacak kadar çaresiz ruhum bir gün size soracak; neredeydiniz? Çünkü elimi kaldıracak gücüm yoktu, hatta ağlayacak, "canım yanıyor" diyecek gücüm de yoktu. Etrafıma bir göz attım, bana yardıma koşacak kimsecikler yoktu. Yok diyen bir ses de yoktu ve bıraktım kendimi akbabaların merhametine. Ne merhamet ama!
Kara kıtanın talihsizleri, ya gerçekten vahşi hayvanlara bıraktılar kendilerini ya da vahşetin en derinini kendilerine reva gören sözüm ona insan görünümündeki canavarlara. Kendi aralarındaki kabile savaşları yetmezmiş gibi bir de beyaz insan çıktı karşılarına. Önce aziz sandılar, sonra renklerinden dolayı azarlandılar ve nihayet gemilere doldurup pazarlarda bir hayvan gibi satıldılar.
Oysa gözyaşının, acının, hasretin, hicranın rengi yoktu. Renksizdi, fersiz bakışlar, açlıktan kokan nefesler. Kara kıtanın talihsizleri, kalpleri kararmış, taş kesilmiş canavarlar tarafından açık hava hapishanesine mahkûm edildiler. Artık dünya onlara insan demiyordu hatta insan nazarıyla bile bakmıyordu.
Hâlbuki dünyanın bütün çocukları şekeri sever ve bir elma şekeri yediğinde yüzünde mutluluk tabloları oluşur. Çünkü mutluluğun da rengi yoktur. Her kıtadan her milletten mutlu çocuklar görürsün, gözlerinden okursun mutluluğu ya da hüznü. Ama gözlerinden bir şey daha okunur hatta duyulur; onlar gözleriyle konuşur. Bu ses keskindir, vicdan kanatır, yürek hoplatır. Öyle bir desibelden bağırır ki ancak hassaslaşan kulaklar duyar. Şöyle der bu ses; bu kıtada geçen sene sadece bir milyondan fazla çocuk öldü. Burada doğan her dört çocuktan biri açlıktan ölüyor. Ben de ölmek istemiyorum, yaşamak, milletime, insanıma, bütün insanlığa faydalı olmak istiyorum, bunu der. Çünkü her çocuk selim fıtrat üzere doğmuştur. Lisanı haliyle bunu bağırır.
Afrika'da bir çocuk doğar. Doğar da ne olur aç kalır, hasta olur, süt bulamaz, yatacak, barınacak yer bulamaz; okuyup yazamaz. Birçok ülkede okuma yazma oranı yüzde yirmiyi geçmez. Elit takımlar vardır, onların çocukları vardır, kaynaklar onlara akar, onlar dünyayı yaşar. Peki ya diğerleri? Onlar Allah'ın kulu değil mi? Onlar bir peygamberin ümmeti değil mi? Fakirleri zenginler mi yarattı ki onların rızkını kesiyor, haklarını gasbediyor, onları eziyor, haksızlık yapıyor, yok yere kan döküyorlar.
Merhum Mehmet Akif asrın başında İslam dünyasının fotoğrafını çektiği şiirinde sanki bugünün Afrika'sına da bir ayna tutuyor.
Yâ Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı?
Mahşerde mi bîçârelerin, yoksa felâhı!
Nûr istiyoruz... Sen bize yangın veriyorsun!
'Yandık! 'diyoruz... Boğmaya kan gönderiyorsun!
Câni geziyor dipdiri... Can vermede mâsûm
Suç başkasınındır da niçin başkası mahkûm?
Dul kaldı kadınlar, babasız kaldı çocuklar,
Bir giryede bin ailenin mâtemi çağlar!
İslâm'ı elinden tutacak, kaldıracak yok...
Nâ-hak yere feryâd ediyor: Âcize hak yok!
Mehmet Akif'in bu feryadına bir asır sonra Fethullah Gülen hocaefendi şöyle karşılık veriyor.
Ah yavrucak. Senin uğruna bu yola atıldık. Acılarına ortak olmak, ızdıraplarını dindirmek, gönlünü âbâd etmek için... Bize gönül koyma! 'Ağırdan aldık'; vaktinde imdadına yetişemedik. Ama inan; sînemizde hep Yakub'un âh u efgânını, içimizde Zelîha'nın aşk u hicranını taşıdık durduk.
O gökçek yüzünün, mübarek bedeninin iki büklüm olduğunu her gördükçe, perişan kâkül'ün gibi kalbim de dağılıp gitti. Buruk boynun ve mahzun bakışların karşısında kaç defa kaddim büküldü, gözlerim doldu. Her feryadıma senin türkünden bir nağme katıp destanını dile getirmek istedi isem de, iniltin içimi yaktı; derdin gözümde büyüdü, içim burkuldu...
Şimdi bana müsaade et de, şu bâdirede Bahadır'ın olayım. Mızrabımı senin için vurup, feryâdımı rûhuna duyurayım. Bu fırtına ve bu yangında, gerektiği an imdâdına koşamadığım için de, kaldırım taşı gibi şu mücrim başımı ayaklarının altına koyayım ve bütün mücrimler adına senden özür dileyeyim: Bir keyf uğruna varlığına sebebiyet verenleri, etine kemiğine bağlanıp gönlünü unutanları, bir geçici dem için ebediyetine kıyanları, ruhuna hoyratlık aşılayıp sefâletini hazırlayanları affeyle yavrucuk!.. F.Gülen
Şimdi, Afrika'da veya bir başka kıtada, kara talihli insanlara sahip çıkma zamanı. kınalı küheylanlara emanet edilen kınalı kuzulara ve ailelerine bir iftar, bir kumanya hiç olmazsa yarım hurma ile bile olsa el uzatma,gönül alma toprağın bağrına bir muhabbet tohumu bırakma zamanı. Bırak hasadı kim yaparsa yapsan..bu uğurda organizasyonlar yapanlara binler selam..yardımseverlere ve yardımı sevemese de yardım edenlere binler selam..