islam dininde sünnet - kuran ve sünnet - sunnet sozleri - canlı sunnet - peygamberimizin huyu ve karekterini inceleyen bilim dali -sünnet ve hadis arasındaki farklar - peygabemberimizin sünnetleri - çalışmanın önemine ilişkin ayet ve hadis i şerifler belirleyin
Birbiriyle çok karıştırılan iki kavram vardır: Sünnet ve Hadis. Her ilimde olduğu gibi İslam literatüründe kavramların net bilinmesi, yakın gibi görünen terimlerin bir biri yerine kullanılmaması lazımdır.Kavramları netleştirmeden, tarifinde ittifak yapılmadan yapılacak tartışmalardan hiçbir hayır gelmeyecektir. Sadece kör döğüşü yapılmış olacaktır. Onun için Sünnet ve Hadis hakkındaki görüşümü ve bununla ilgili doğru gördüğüm bir yazıyı buraya eklemiş bulunuyorum. Yanlışı varsa düzeltirsiniz. İnşallah herkesin ittifak ettiği veya edebileceği bir sünnet ve hadis tarifi ortaya çıkması ümidiyle..
Sözlükte Sünnet, yol demektir. Yolun iyisine de kötüsüne de sünnet denir. Yalın halde söylendiği zaman "güzel yol" anlamındadır.
Kur'an-ı Kerîm'de bu kelime, devamlı adet, kainatın düzeninde geçerli olan tabiî kanunlar, gidilen yol gibi anlamlarda kullanılır.
Bir de sünnetullah terimi vardır. Bu, Allah'ın koyduğu kurallar, toplumların hayatlarında görülen ilerleme, gerileme ve hatta yok olmada geçerli olan ilahî kanunlar demektir.
Allah’ın sünnetiyle ilgili ayetleri aşağıya aldım. Bütün bunlarda görüldüğü gibi Arapça bir kelime olan sünnetin manası Allah’ın kanunları, ayni şartlarda herkese uygulaya geldiği prensipler manasında kullanılmıştır. Peygamberin Sünneti de ayni şekilde Peygamber (as)ın uygulaya geldiği adetler, prensipler manasınadır, sözleri değil. Sözler için sünnet kelimesi kullanılamaz, K.Kerimdeki Allah’ın mesajlarına (ayetlerine) sünnet denemediği gibi.
O inkar edenlere de ki: «Eğer vazgeçerlerse geçmişteki günahları bağışlanır; yok yine isyana dönerlerse kendilerinden önceki ümmetlere uygulanan sunnet [ilahi kanun] geçmişti [onu biliyorsunuz], artık onu beklesinler!
Geçmiş milletlerin sünneti [başına gelenler] önlerinde geçmişken yine de ona iman etmezler.
Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberlere uygulanan bir sünnettir [kanundur] ki sen Bizim bu sünnetimizde [kanunumuzda] bir değişiklik bulamazsın!
Kendilerine hidayet geldiğinde insanları iman etmekten ve Rablerinden mağfiret talep etmekten alıkoyan şey, sadece, öncekilere uygulanan sünnetin [başlarına gelenlerin] kendi başlarına da gelmesini, yahut azabın göz göre göre kendilerine gelmesini beklemeleridir!
Peygambere, Allah' ın takdir ettiği, mübah kıldığı şeyde bir darlık yoktur. Bundan önce geçen bütün peygamberler hakkında Allah'ın sünneti [adeti] öyledir. Allah'ın emri biçilmiş bir kaderdir.
Allah'ın bundan önce geçenler hakkında sünneti [kanunu]dur bu. Allah'ın sünnetini [kanununu] değiştirmeye asla çare bulamazsın.
Bu, yeryüzünde bir büyüklük taslamak ve suikast düzenlemek istediklerindendir. Oysa kötü tuzak, yalnızca sahibinin başına geçer. O halde öncekilerin sünnetinden [kanunundan] başka ne gözetirler?! Sen Allah'ın sünnetinde [kanununda] asla bir değişiklik bulamazsın, Allah'ın sünnetinde [kanununda] asla bir sapma da bulamazsın!
Dediler ama, hışmımızı gördükleri zamanki imanları kendilerine fayda verecek değildi. Allah'ın kulları hakkındaki süregelen sünneti [kanunu] (bu), işte hüsrana bu noktada düştü kafirler!
Allah'ın öteden beri süregelen sünneti [kanunu] (budur). Allah'ın o sünnetinde [kanununda] asla bir değişiklik de bulamazsın.
Terim olarak sünnet, Hz. Peygamber'in fillerine, hadis ise sözlerine ve takrirlerine denir. Kelimelerin lugat manalarına da uygun olarak ilk asırlarda yapılan bu tarif, son zamanlarda değiştirilmiş, sünnet ile hadis ayni şeymiş gibi hadisler için de sünnet kelimesi kullanılmaya başlanmıştır.
Sünnet; Allah Resulünün devamlı yaptığı, sahabenin da ondan gördüğü ve kendilerinin de ona uyarak yapmaya devam ettikleri, böylece atadan oğla uygulamalı olarak tevaturen bize kadar intikal ettirilen Resulullahın fiillerine denir. Namazın rekat sayıları, kılınış şekli vs gibi. El kaldırmalardaki ufak tefek farklılıklar ruhsatı, genişliği gösterir. Sünnette kesinlik vardır.
Hadisler ise zannidir, manen rivayet edilmiştir, doğru anlayıp doğru aktarabilmiş midir, şüphelidir. Birbirini nakzeden bir çok hadisin bulunması bu tezi doğrular. Onun için hiçbir kimsenin kesinlik ifade eden sünnet terimi yerine zannı ifade eden hadis terimini kullanma hakkı yoktur. Bu, gerçeklerin tahrifi, birbirine karıştırılması olur. Bunun vebalı da ağır olur, hesabını Allah’a veremezler. Şunu herkes iyi bilsin ki sünnetle hadis ayni şey değildir. Sünnet: Resulullahın bilfiil uygulamalarıdır, sahabe, tabiin, teb’u tabiin, derken atadan oğla uygulamalı olarak günümüze ulaştırılmıştır, kesinlik ifade eder. Hadis ise peygamber (as)a izafe edilen rivayetlerdir. Hadis kitaplarının yazdığına göre hadis rivayet eden ravilerin sayısı 1300 kişiymiş. Bunlardan da 1000 tanesinden her birinin rivayet ettiği hadis sayısı ikiyi geçmemektedir. Buna göre bu 1000 kişinin rivayet ettiği hadis sayısı 1500-2000 civarındadır. Yine hadis kitaplarında Buhari’nin 300 000 (üç yüz bin) hadis topladığı, bunlardan sadece 7750 hadisi kendi ölçülerine göre doğru kabul edip seçtiği yazılır. Buna göre bu 300 000 hadisin ravisi veya üreticisi bu 300 (üç yüz) kişi olarak ortaya çıkmaktadır. 300 (üç yüz) kişiden tam 300 000 (üç yüz bin) hadis ? Bunlar düşündürücü..
Bir de bu rivayetlerin üzerine sünnet kılıfı geçirerek kesinlik kazandırmak isteyen bir zihniyet var. Bu zihniyet sahipleri, gerçeğe aykırı, Kurana aykırı, Allah Resulüne yakışmayacak bir takım hadis denen rivayetleri ret eden peygamber (as)ı bunlardan tenzih eden Müslümanları sünnet düşmanı olarak ilan ederler.
Şimdi sizi, kurannesli web sitesinden alıntıladığım sünnetle ilgili güzel bir yazıyla baş başa bırakıyorum
Nedir Sünnet;
Müslümanların islami bakış açılarını önemli parçalarından biri olan "sünnet" kavramını acaba doğru anlıyor muyuz?
İslami Kimlik
Vahyi mesaj, insanlara kendi aralarından seçilmiş bir rasul (elçi) aracılığıyla iletilir. Rabbimizin tamamlanmış din olarak seçtiği İslam da, Hz. Muhammed'in aracılığıyla insanlığa iletilmiştir. Ancak insanların çoğu rasullerin beşer olmasına itiraz etmiştir. Ya rasullerin olağanüstü hallerle donatılmaları istenmiş ya da rasullerin konumu bu tasavvurlarla saptırılmaya çalışılmıştır ( "De ki: Ben size, 'Allah'ın hazineleri yammdadır, demiyorum! Gaybı da bilmem; size, bir meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum'..." En'am, 6/50). Bir çok ümmet, rasullerinin konumunu değerlendirirken, dalâlete düşmüştür. Resullerine eziyet edenler yanında, onların konumlarını yüceltip, ilahlık mertebesine çıkartanlar da olmuştur. Her iki tavır da önemli bir sapmadır. Bu sapmalara karşı, Kur'an vahyini bize aktaran ve Kur'an'ın örnek alınacak ilk şahitliğini gerçekleştiren Hz. Muhammed'in konumu, Kur'an bütünlüğü içinde iyi belirlenmelidir.
Resulullah'ın örnekliğinin "sünnet" terimi ile zikredilmesi genel kabul görmüştür. Kur'ani mesajın şahitliği konusunda söz, fiil ve ikrar şeklinde vücud bulan Resulullah'ın uygulamalarına "sünnet" denmiştir. Ancak bu konuda da iki önemli yanlış yapılmıştır: Birinci yanlış, Resulullah'ın, insanüstü bir örnekliğe sahip olduğu, Kur'an'ın bildirmediği konularda dinin tamamlanması için Kur'an dışında da vahiy (gayri metluv) aldığı ve bağımsız teşri yetkisiyle donatıldığı gibi yaklaşımlardır. Hz. Muhammed'in Kur'an'da anlatılan konumu ile çelişen bu yaklaşımlar, sünnet konusunu, zanni ve Kur'an dışı bir itikad olayına dönüştürmektedir.
İkinci hata ise, sünnet ile irtibatımız konusunda yapılmıştır. Resulullah'ın uygulamaları ile, bu uygulamaların sözlü olarak aktarımı kabul edilen hadis"ler bir tutulmuş; yaşanmışlığı kesin (vâki) olan sünnet ile bize farklı biçimlerde belirlenen isnad zincirleriyle ve mânâ üzere aktarılan "hadis"in zanniliği arasındaki temel fark görülmemiştir.
Vahyin haberleriyle uyarılan insanların sorumluluğu kadar, bir beşer olarak rasullerin de aynı vahye uyanlar karşısında sorumlulukları vardır. ( "Elbette kendilerine peygamber gönderilenlere de, gönderilen peygamberlere de soracağız." A'raf, 7/6 ) Bununla birlikte vahyin taşınması ve örneklendirilmesi konusunda resullerin sorumlulukları elbette önceliklidir. Resulullahın öncelikli görevi Kur'an'ı yaşama geçirme konusundaki şahitliğidir. (Bakara,2/143) ki o Müslümanlar için en güzel örnekliği (üsvetun hasene) ( "Andolsun ki, Resulullah'da, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir örnek vardır." Ahzab, 33/21 ) oluşturur.
Ancak vahyî buyrukların yaşanır kılınmasında Resulullah'ın örneklik oluşturan sünneti, daha sonraları farklı biçimlerde anlaşılmaya başlanmıştır. Bu konuda daha ilk dönemlerden itibaren, Resulullah'ın ancak "Kitapla hükmettiği" ve kendisine sorulan bir çok soruya Rabbimizin "De ki..." lafzıyla başlayan ayetleriyle cevap verdiği, kendisinin de Kur'an'a tâbi olduğu ve "ondan sorulacağı" gözardı edilerek, Kur'an ile çelişen veya Kur'an'ın bildirdiği hükümlerle yetinmeyen rivayetlere meyledilmiştir. Ve bu rivayetlerin "Allah katından sanılması" için bazı ayetlerin zorlanmasıyla "Kutsi hadis" veya "gayri metluv" gibi dinin kaynağı ile ilgili, tamamen zanniliğe dayanan ve gayb alanını ilgilendiren yeni bilgi çeşitleri üretilmiştir. Muhkem Kur'an ayetleri ile bu tür rivayetler, eşdeğer veya dinin tamamlayıcısı niteliğinde görülmüştür.
Oysa Resulullahın risaletle ilgili bilgi kaynağı, Kur'an vahyi ile kayıtlıdır. (Yunus,10/15) Necm suresinde geçen "O hevasından konuşmaz" (Necm, 53/3) ayetini, Resulullah'ın bütün yaşamına ve söylediklerine hamledenler, Rasul'ü iradesiz bir aktarıcı konumuna düşürmektedirler. Bu ayetin sadece hüküm konularıyla kayıtlı olduğunu iddia edenlerin ise, Kur'an'ın dışında neyin bağlayıcı hüküm olup neyin olmadığına dair kesin hiç bir ölçüleri bulunmamaktadır.
Bu ayet, Necm suresi ve Kur'an bütünlüğünde değerlendirildiğinde görülecektir ki; müşriklerin inzal olan Kur'an vahyine karşı "şair sözü", "yazdırılmış" veya "uydurma söz" gibi ithamlarına bir karşılıktır. Bu ayette "hevadan olmayan" ile kastedilenin, Kur'an vahyi olduğu anlaşılmaktadır (Necm,53/1-6).
Gayri metluv anlayışı yanında Hz. Muhammed'den gelen hüküm ile ilgili rivayetleri, onun şâri (mutlak hüküm koyma yetkisine sahip kişi) olduğu iddiasıyla irtibatlandıranlar da vardır. Oysa "Allah ve Rasulü hükmettiği zaman..."(Ahzab,33/36) ifadesi, Resulullah'ın Allah'ın hükümleriyle hükmetmesine işaret etmektedir. Çünkü hüküm vermek ancak Allah'a aittir (Yusuf,12/40) ve O hükmünde kimseyi kendine ortak etmez (Kehf,18/26). Rasul'ün insanlar arasında hükmetmesinde temel kaynak ise Kur'an'dır (Nisa,4/105).
Resulullah, ancak Kur'an hükümlerini tatbik için açıklamalar yapmış ve haklarında nass bulunmayan konularda Kur'an bütünlüğünden içtihadi tesbitler çıkarmıştır. Rasul, taşıdığı mesajın şahidliğini de yapan bir insandı. O Kur'an'ı bütün olarak kavramıştı ve şer'i olarak yapabileceği yanlışların da vahiyle düzeltilmesi imkanına sahip olan, bütün insanlardan farklı ve öncelikli bir konumda bulunuyordu. Allah, onun "haram kılma" (Tahrim,66/1) veya "müstağni olana yönelme" (Abese,80/1-6) gibi içtihadi yanlışlarını vahiyle düzeltmiş ve böylece yanlışlarının örnek alınması engellenmiştir. Dolayısıyla kendisine vahiy inzal olan Resul, vahyi en iyi anlayandır ve gerek vahye tabi olmak konusunda gerekse vahyin şahitliğini yerine getirme konusunda Resulullah'a itaat, Allah'a itaati ifade etmektedir. (Kim Rasul'e itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur... Al-i İmran, 3/32 )
İdari tasarruflarında da Rasul'e uymanın gerekliliği aynı anlamda değerlendirilmelidir ("...Rasul size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının. Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı çetindir." Haşr, 59/7 ).
Sünnetin muhtevası konusundaki bulanıklık kadar, sünnetle irtibat konusunda yanlışlıklar da yaşanmıştır.
Resulullah'ın örnekliği dinin esasıyla ilgili Kur'an dışında yeni bir ilke belirlemek veya bilgi getirmek şeklinde değil, ancak Kur'an hükümlerinin pratize edilmesi şeklinde gerçekleşmiştir. Resulullah'ın sünneti bağlayıcılık açısından, "zamanı aşkın" ve "zamanla kayıtlı" uygulamalar şeklinde iki kısma ayrılır. Resulullah'ın zamanla kayıtlı uygulamaları, kendi dönemini ilgilendiriyordu. Bu bilgi bizim için bir siyer bilgisi ve fıkhetme biçimi olarak örneklik oluşturur. Fakat zamanı aşkın hükümleri, İslam'ın evrensel ve sürekli olan yanıyla alakalıdır ki, bizi de, bizden sonrakileri de ilgilendiren asıl alan burasıdır.
Rasul'ün zamanı aşkın sünneti ile irtibatımız iki yol ile kurulur.
Birincisi kesin bilgi akışını sağlar ki buna "yaşayan sünnet" diyoruz. Yaşayan sünnet, aslı Kur'an'da bulunan ve müslümanları ilzam eden bir hükmün, Resulullah'ın pratiği (vakıa) ile örneklendirilmesi; ve bu örnekliğin İslam'la irtibatlı tüm ekol ve nesillerce tatbik edilerek müteselsil bir yaşantı ile bize kadar ulaşmasıdır. Bu tanım çerçevesinde ifadesini bulan yaşayan sünnet, kesinlik ifade eder (Namaz'ın rekat, erkân ve vakitleri; hacc'ın menâsıkı, tesettürün şekli gibi).
Resulullah'ın sünneti ile ikinci irtibat yolumuz ise, zanni bilgi yoludur.
Bu yolla elde edilen bilgiler kesinlik ifade etmez. Bu alandaki bilgiler siyer, hadis, tarih gibi ilk dönem metinlerinden tenkidçi bir çabayla (cerh ve tadil yolu ile) elde edilmeye çalışılır. Bu alanda en fazla başvurulacak kaynaklar ise hadis kitaplarıdır.
Bu konuda sıkça zikredilen Hadis ve Sünnet terimleri arasında önemli farkların var olduğunu tekrar hatırlatmak gerekmektedir. Sünnet, Resulullah'ın uygulamasını (vakıayı) ifade ederken, hadis ise bu vakıaya ilişkin haberlerdir. Bu bağlamda bir hadisi kritik etmek, sünneti eleştirmek anlamında yorumlanamaz.
Hadis rivayetleri, sünneti anlamaya yardımcı olan ve sünnetten izler taşıyan rivayetlerdir. Zira hadisler, Rasul'ün uygulamalarının, yani vakıanın aynen aktarımı değil, şahidlerin (sahabenin) o yaşantının nasıl olduğu hakkında hatırladıktan kadarıyla sözlü bilgi aktarımlarıdır. Bu haberler vakıayı motomot ve kuşatıcı bir şekilde aktaramaz. Dolayısıyla hadis, sünnetten iz taşımakla birlikte, sünnetin kendisi değildir. Bununla birlikte, hadis vakıa hakkında zanni doğrular taşıyabilir.
Örneğin tüm ümmete farz olunan namaz ibadetinin erkân, vakit ve rekatlarının aslına Kur'an'da işaret olmakla birlikte, yeterli açıklık yoktur. Yalnızca bu konu bile, Resulullah'ın örnekliğine duyulan ihtiyacı ortaya koyar; sünnet ve hadisin konumunu aydınlatabilir. İbrahim dininin aslından olan namazı ikame etme emrini, ilk müslümanlar, Resulullah'ın şahidliği ile beraberce yerine getirdiler. Ve Resulullah'ın zaman ve mekan sınırlarını aşan bu örnekliği (yani sünnet), çelişkisiz bir biçimde günümüze kadar yaşayan bir süreklilikle taşınmıştır. Namazın vakitleri, temel erkânı ve rekatları hakkındaki Resulullah dönemindeki sünnet; bu konuların nasıl uygulanacağı hakkında hiç kimseyi içtihada zorlamadan, bize kadar ulaşmıştır. Ancak namaz içinde el ve kolların pozisyonu, tekbir alış veya selam veriş şekli gibi temel erkân dışındaki şekil unsurlarında var olan farklılık; sünnete ve sünneti ulaştıran hadis rivayetlerine, dolayısıyla içtihadi yaklaşımlara ait bir muhayyerliği yansıtmaktadır.
Kur'an'ın kavranması ve Resulullah'ın örnekliğinin anlaşılması konusunda hadis, tefsir, fıkıh gibi birçok disiplin oluşturulmuştur. Önümüzde gerek dini rivayetlerle oluşan ve gerekse bu disiplinler çerçevesinde kaleme alınan büyük bir külliyat bulunmaktadır.
Geleneksel tavır ise, bu birikimi Kur'an nasslan ışığında kritik edeceğine, onu önceleyen bir tutum içindedir. Bizim gelenek eleştirimiz, geleneksel birikimin tümüyle reddedilmesi anlamına gelmez. Eleştirimiz, tarihi rivayet ve disiplinlerin, Kur'an'ın anlaşılmasında "belirleyen" konumuna yükseltilmesinedir. Kur'an'ın anlaşılmasıyla ilgili sorunlarda, akleden müslümanlar arasında istişari diyalog kaçınılmazdır. Bu konularda öncekilerin hadis, tefsir, fıkıh veya lügat kitaplarında ortaya koydukları birikimden de yararlanmak istişari sorumluluğumuzun bir gereğidir. Burada önemli olan, tarihi külliyattan yararlanırken, nasıl bir ölçü kullanacağımızdır. Bu da, dinin esasını belirleyenin geleneksel külliyat mı, yoksa Kur'an mı olduğu sorusunu gündeme getirir. Tarihi İslam kültürünü anlamakta "temel belirleyen" olarak Kur'an'ın hakem kılınmadığı bir İslam anlayışı ise, tasvip edilemez.