Düşündürücü hikayeler - Hikaye oku - Başka üşümeler hikayesin oku
Ne bedenimi saran bir derim, ne de bana ondan daha yakın, canımı acıtmasın diye kendi ellerimle, yumuşak iplerle ördügüm ikinci bir derim var artık üzerimde. Bir yılan gibi soyuldum bugün.
Kolumda zararsız bir kaşıntıyla başladı herşey.
Oraya merhem sürünce geçecek, aklıma başka şeyler getirince unutacaktım orayı ama aklıma inat aman vermedi kaşıntılar.
Aman vermedikleri gibi, illet olup bütün vücuduma yayıldılar. Büyük bir elin içinde küçük bir el görünce kaşındılar, kaşıdıkça döküldüler.
Ördüğüm yedek derim yaralarımı kapamaya yetmiyor, ben geçti dedikçe onlar sinsice dökülüyorlardı.
İçine çiçek konmayan, bir köşede unutulmuş, sırmaları dökülmesine raḡmen atılmaya kıyılmamış, yada kime ne zararı var diye ayak altı olmayan bir köşede bırakılmış bir vazo gibi hissediyordum kendimi uzun zamandır.
Bana kalsa yine de böyle yaşamaya devam edecek, zararsız olan ama olan varlığımla yetinecek, yeri geldiginde yamalarımın güzelliginden bahsedecektim, bugün o kızı görmeseydim eger.
Bir göz açıp kapama süresi içerisinde beni kaplayan herşey ayaklarımın üzerine yığılmıştı o kızı gördükten sonra.
Çırılçıplaktım.
Benim diye bildiğim herşey ayaklarımın üzerinde, bilemediğim, beni tir tir titreten bir duygu bir adım ötemdeydi o an.
Postumu tekrar giymek, arkamı dönüp gitmek geçti bir an içimden ama daha ben onu elime almadan o kız aralanan kapıdan çıkmış, gelip oturmuştu bile gözümün önüne.
Minderin üzerinde otuz yıldır unuttuğum o onbir yaşlarındaki kız ‘niye hapsettin beni içine, ne geçti eline’ diyordu bana.
Tanımıyordum o kızı.
Hiç o kadar küçük olmamıştım ben.
İlk defa onun çığlığını duyuyor, ilk defa kulaklarıma gitmiyordu ellerim.
Ilk defa savunamıyordum kendimi.
O kız ben, derimin altındaki kaşıntı da sendin baba.
Düşündüğüm herşey, ama herşey ağlanılasıydı ayaklarımın üzerine yığılan postumun ağırlıḡından kurtulduğumda.
Göçük altından çekip çıkarılan biri gibiydim.
Sevineyim mi yaşadığıma, yoksa üzerime göçen kendi göçüğüme mi yanaydım bilmiyordum.
Ne o kadar hafif olmuştum daha önce, ne de o kadar etten kemikten.
Titriyordum.
Aklıma beni ağlatmayacak bir tek şey gelmiyordu o andan sonra.
Ilk defa utanmıyordum üzgün olmaktan.
Ağlıyordum çocuğunun elinden tutan bir baba gördügünde anında mıknatısa dönüşen gözlerime, onca yolu ağzında bir ekmek kırıntısıyla katettikten sonra bir serçeye yem olan, hatta bir kuşa bir ögünlük olmaya bile yetmeyen, minicik bir karınca gibi olan halime.
O halimi gösteren bir ayna olsa da baksaydım.
Ayna bana ‘insan olanın başına her hal gelir’ sözlerini duymamak için heba ettigim onca yılın sonunda bundan daha orjinal bir problem bulamayacak kadar aciz olduğumu göstermese, bunu görmek bana bu kadar koymasaydı.
Kafamın bu rutubetli hali başımı döndürse de, acım giderek masumlaşıyordu sanki.
Üşüyordum yalnızca.
Ne zaman düşünmek istemediğim birşeyi düşünsem üşüme tutar beni ama bu üşüme o üşümeler gibi degildi.
Ayazda çıplak kalmanın verdiği bir üşümeye benziyordu bu seferki.
Bir daha bu kadar üşümeyecegini düşündüren, iliklerine kadar işleyen bir üşümeydi..