Diğer taraftan insan, aynanın karşısına geçip kendisine baktığında, “Allah Allah! Ben iç dünyamı temaşa ettiğimde kendimi insanlık seviyesinden hayvanlık mertebesine sukût etmiş gibi görüyorum. Fakat Allah’ın lütfuna bak ki, benim hâlâ insan suretinde yaşamama müsaade ediyor.” diyecek ölçüde kendini küçük ve hakir görmelidir. Hak yolunda vesile olduğu hizmetler karşısında da, “Esasında Cenâb-ı Hakk’ın bahşettiği bu imkânları sonuna kadar kullanarak çatlayasıya, ölesiye hak ve hakikati anlatabilirdim. Ama ben bu imkânları hak yolunda kâmil mânâda kullanamadım, heba ettim. Bu yüzden de İslâm’a ve Kur’ân’a karşı vefasız bir namerdin tekiyim. Nasıl oldu da bugüne kadar Odetta gibi taş kesilmedim diye hayret ediyorum.” mülahazalarıyla dolmalı, nefsiyle cedelleşmeli ve onunla yaka paça olmalıdır.
İnsanın kendisini böyle bir konumda görmesi aynı zamanda onda yükselme arzusunu tetikleyecektir. Zira mükemmeliyete talip olan bir insan, durduğu yerden daha yükseklere ulaşmak istiyorsa, önce olması gereken yerin aşağısında bulunduğuna inanmalıdır.
Hem namütenahiye yolculuk namütenahidir. Cenâb-ı Hak,
“İşte bugün sizin için dininizi kemâle erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım.” (Mâide Sûresi, 5/3) kavl-i kerimiyle bize, ekmeliyet ve etemmiyet ufkunu gösteriyor. O hâlde sonsuzluk yolunda biz, doyma bilmeyen öyle bir yolcu olmalıyız ki, bir gün doğrudan doğruya bî kem u keyf Zât-ı Ulûhiyet’in elinden aşk u muhabbet kâsesi içsek, yine de, “Daha yok mu?” mülahazasıyla bir kâse daha, bir kâse daha.. istemeliyiz. İşte böyle bir ekmeliyet ve etemmiyete ulaşmanın yolu insanın sürekli kendisiyle hesaplaşmasından geçer. Yoksa durduğu yeri mükemmeliyetin bir remzi gibi gören, “Dahası yok ki!” mülahazasıyla hareket eden ve buna bağlı olarak da kendisiyle hesaplaşmayan, kusurlarıyla yüzleşmeyen insan ömür boyu hep olduğu yerde kalmaya mahkûmdur ve böyle birinin mükemmeliyeti tatması da kat’iyen mümkün değildir.