Cumhuriyetin kazanımlarından, özellikle laik devlet anlayışından adım adım uzaklaşılmakta olunduğunun sık sık hatırlatılmasına rağmen gidişatın hiçte olumlu yöne doğru çevrilmediğini, aksine olumsuz yöne doğru hızlı bir ilerleme olduğunu üzüntüyle izlemekteyiz.
Geriye doğru gidişin her adımı atıldığında, bizim gibi tehlikenin farkında olan birçok çağdaş birey uyarıda bulunmuş, tehlikenin farkına varılması hususunu hatırlatmış olsalar bile buna kulak verilmediği, bildiğim bildik anlayışıyla hareket edildiği gelişmelerden anlaşılmaktadır.
İşin en önemli ve dikkat çekici tarafı ise; bu geriye gidişe karşı tepki koymaları, uyarıda bulunmaları gerekenlerin, tehlikenin farkına varamamaları ya da tehlikeyi önemsememeleri sonucu “bir şey olmaz, bunlarla Cumhuriyetin kazanımları elden gitmez, laiklik ilkesi zarar görmez, zira Genç Türkiye Cumhuriyeti sağlam temeller üzerine oturtulmuştur” anlayışıyla suskun kalmaları ve hatta bu geriye gidişe destek vermek suretiyle yeniden yapılanmanın hızlanmasına neden olan tutum ve davranışlarıdır.
Bu anlayışa sahip olanların özellikle medyada boy göstermeleri, kendilerini “liberal- aydın” olarak tanımlamak suretiyle geriye gidişi hızlandırmaları oldukça eleştiri konusu olmuştur. Bu eleştirilere verilen yanıt ise “sizler statükocusunuz, çağın koşullarını, Türkiye’nin gerçeklerini anlayamıyor, bulunduğunuz yerden bir adım bile ileriye gitme cesaretini kendinizde bulamıyorsunuz” şeklinde olmuştur. Gelişmeler böyle devam ettiği içinde her geçen zaman dilimi içerisinde, yeni yeni kararlar alınarak, yeni yeni uygulamalara geçilerek, yeni yeni baskı yöntemleri tespit edilip yürürlüğe konularak, geriye gidiş için tüm ortamın rahatlıkla hazırlanması mümkün olabilmiştir.
Ne zamanki; Bu geriye gidişin mimarları, amaçlarına önemli ölçüde ulaştıktan sonra, “medyada boy gösteren o sahte aydınlara ve liberallere” ihtiyaçları kalmadığından kendilerine sırt çevirdiklerinde, bu kez tüm bu geriye gidişi savunanlar uykudan uyanarak tehlikeyi olanakları ölçüsünde duyurmaya ve yapılanları savunmaktan vazgeçmeye başladılar. Ama iş işten çoktan geçmiş olduğundan, onların yakınmaları boşlukta kaldığı gibi zaten kendilerine ihtiyaç duyulmadığından o sahte aydın ve liberaller toplum içinde de “sipsivri, yapayalnız” ortada kalıverdiler.
***
Genç Türkiye Cumhuriyeti neredeyse bir asra yakın ömre ulaşmak üzeredir. Bu uzunca süreç içerisinde sağlam temeller üzerine oturtulmuş bulunan genç Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk ilke ve devrimlerinin ışığında ve o ilke ve devrimlerin gösterdiği “durağan olmayan, yüzünü çağdaşlaşmaya, aydınlanmaya yönetmek suretiyle daima ileriye, uygar medeniyetler düzeyine” ulaşabilme yolunda el ve gönül birliği içinde hareket etmiş, bunda da önemli mesafeler kat etmişti.
Ama ne olduysa oldu. Geçtiğimiz 10 yıl içerisinde bir geriye dönüş hareketi başlatıldı.
Genç Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesinden, temelini oluşturan Atatürk ilke ve devrimlerinden, ulus ve üniter devlet yapısından yakınılmaya, yapının bozulması, yozlaşması, altının oyulması için adımlar atılmaya başlandı.
Adım adım bu konuda ilerleme kaydedildi.
Bu arada eğitim- öğrenim birliğinin, yani tevhidi tedrisat yasasının temel ilkelerine aykırı uygulamalara geçildi. Bu doğrultudaki tüm uyarılara karşı yanlışta ısrar edildi.
Çağdaş yaşam biçimine müdahale edileceği endişesini doğuran uygulamalar hızla genişletildi.
Mahalle baskısının olacağı yolundaki endişelere karşı: “ sizler çok şüphecisiniz, hiçbir zaman böyle bir baskı söz konusu olamaz” yolundaki yandaş medya kampanyasına rağmen, “mahalle baskısının varlığı en ağır ve yoğun bir biçimde kendini hissettirmeye” başladı.
Genç Türkiye Cumhuriyetinin anayasal kurum ve kuruluşlarının hemen tamamı yeniden şekillendirildi. Bunun için gereken anayasal ve yasal değişiklikler yapıldı. Olası tehlikeye işaret edenler ise “statükoculukla” suçlandı. Sonuçta yeniden şekillenme gerçekleşti. Aradan çok kısa bir zaman dilimi geçmesine rağmen, başta bu değişiklikleri savunanların bir kısmı olmak üzere, hemen herkes yeniden yapılandırmadan yakınmaya, sakıncalarını dile getirmeye başladılar. Ama bir kez olan olmuş, yapılan yapılmış, atı alan ise çoktan Üsküdar’ı geçmişti.
***
Son olarak ülke gündemine “milli içecek” konusu atıldı. Yani yeni bir “yapay gündem” yaratıldı. Milli içeceğimizin “ayran olduğu” yolunda manşetlere giren açıklamalar yapıldı. Bu doğrultuda kampanyalar başlatıldı.
Ve sonunda “alkol satış ve tüketiminin düzenlenmesini” içeren bir yasa TBMM’ne kabul edildi. Şüphe yok ki kısa sürede onaylanarak resmi gazetede ilan edilmek suretiyle yürürlüğe girecektir.
Alkolün, sigara gibi insan bedenine zarar verdiği tartışma kabul etmeyecek bir gerçektir. Ancak dünyanın tüm çağdaş ve laik ülkelerinde olduğu gibi alkol üretim, pazarlama ve tüketiminin belli bir kurala bağlanması yolunda bir itirazında söz konusu olması düşünülemez. Nitekim bu doğrultuda yapılmış düzenlemelerde mevcuttur. Buna rağmen yeni bir düzenleme ile “yeni bir mahalle baskına yol açacak uygulamaya kalkışılmasını anlamak mümkün değildir”.
Alkol sağlığa zararlıdır. Bu bilinen bir gerçektir. Ama birden bire alkol tüketimine karşı bir kampanya başlatılmasının kökeninde alkolün insan sağlığına verdiği zarar değil, din kurallarının yatmakta olduğunu görmemek mümkün değildir.
Bilinmelidir ki yasaklama ile bir yere varmak mümkün değildir. Bu nedenle Alkol tüketmek isteyenlerin bu arzularını engelleyici, yasaklayıcı yol ve yöntemlere başvurulmasının doğru olmayacağı kanısındayız.
Çıkartılan yasayı savunanlar, anayasanın 58. maddesinin 2. fıkrasını gerekçe göstermek suretiyle kararlarının doğru olduğunu söylüyorlar. Ancak anayasanın 58. maddesi bugün mü yürürlüğe girdi, neden bugün hatırlanıldı?..
Bunun üzerinde uzun uzun düşünmek ve gerçek nedenlerini bilmek gerekir. On yıldır iktidarda bulunan siyasi iktidarın anayasanın 58. maddesini bugün hatırlayabilmiş olması oldukça manidardır.
Amaca ulaşmak için alınması gereken kararlar “adım adım” atılmaktadır. “Bu gidişe karşı görüş bildirmeyenler, tepkilerini göstermeyenler, tavırlarını koymayanlar, tehlikenin farkına varamayanlar, yarın seçim sandıkları açıldığında sonuçlarına da elbette ki katlanmak zorunda kalacaklardır”…
Bu gidişe karşı görüş bildirmeyenler, tepkilerini göstermeyenler, tavırlarını koymayanlar, tehlikenin farkına varamayanlar, yarın seçim sandıkları açıldığında sonuçlarına da elbette ki katlanmak zorunda kalacaklardır"
işte İflâsın itirâfı bu olsa gerek..."Seçim sandıkları açıldığında sonuçlarına katlanmak zorunda kalmak"
Muhtemel Seçim sonuçlarını tehdit olarak kullanmak..
İlginç Bir bakış açısı..
İnsanlara demokrasiden bahseden ;hatta demokrasi dersi veren "aydın" kılıklı ZİFT Tenekeleri...
Akit gazetesi yazarı Abdurrahman Dilipak, bugünkü köşesinde özeleştiri yaptı.
Dilipak şunları yazdı:
Biz "Derin yapılar"dan çok çektik çekmesine de, bir anda nasıl da derinleşiverdik.. Azıcık servet sahibi olunca dostlarımızla nasıl da aramıza soğukluk giriverdi. Herkese neler anlatıyorduk oysa..
Bu işin hacısı, hocası yok.. Bazı konularda kendi nefsin de dahil kimseye güvenmeyeceksin. Bir ihtiyad payı bırakacaksın hep.
Torpil ve rüşvet nasıl da kuşatıyor çevremizi.. Kimi çetesi adına, kimi cemaat bağlantıları ile, adeta köşe kapmaca oynuyor.. Rüşvetini gizlemek için ona din kisvesi, hayır kisvesi giydiriyor bir de!
Hani işi ehline verecektik?..
Daha önce de yazdım: Servet ve iktidarın dönüştürücü bir gücü var.. Herkes bunu, önce başkalarını dönüştürmek için ister, ama daha sonra bu dönüştürücü güç, önce kendine sahip olanları dönüştürür..
Aynada kendinize bakın, çevrenize bakın, ne kadar dönüştüğünüzü anlarsınız.. Hayallerinizi ve uğraştığınız işlere bakın, dostlarınıza bakın bir.. "Ava gideyim derken av olursunuz" bazan..
Vakıflar, dernekler, şirketler nasıl da bir anda derinleşiveriyor..
Birtakım dini grublar nasıl da derin yapılarla kol kola giriveriyorlar, kimi zaman..
Tekrar söylüyorum: Para ve iktidar ilişkisi, eğer kendinizi kontrol etmezseniz sizi bozar..
Nasıl da cemaat milliyetçisi, memleket milliyetçisi, örgüt milliyetçisi oluveriyoruz hemen.. Nasıl da her şey para ilişkisine, indirgeniveriyor.. Farkında olmadan, ideolojik anlamda olmasa bile, metodik anlamda Kemalistleşiyoruz..
İktidara çok fazla bel bağlıyorsunuz.. Eğer Tayyib Erdoğan Hz. Ömer devrinde görev yapıyor olsaydı, Hz. Ömer onu azlederdi. Çünki birileri nerdeyse başarıyı ve kurtuluşu Allah'tan değil de Tayyib Erdoğan'dan bekliyor olacak. Hz. Ömer, Halid b. Velid'i azlederken; "Neredeyse zaferi Allah'tan değil, Halid b. Velid'den bekliyor olacaklardı, onun için"
Bu Tayyib Erdoğan'ın suçu, günahı değil.. "Muhtar bile olamaz" denilen"içimizden biri"ni, bizim dışımızdan birilerinin de eliyle Allah getirip bu hükümete baş yaptı.. Onun eli ile birçok güzellikler de gerçekleşti. Ama aynı Allah (cc), Hz. Ali'ye iktidar vermemişti. Hz. Ebu Zer'e de servet vermedi.. Hz. Süleyman'a krallık ve servet verdi, ama çocuk vermedi..
Bütün bunlar birer imtihan vesilesidir. Bunu hiç unutmayalım. Aklımızdan hiç çıkarmayalım bunları..
Erdoğan için dua ediyorum: Allah'ım bizleri kendi yolundan ayırma. Bizi nimet verdiklerinin yoluna ilet, gazaba uğrayanların değil. Bizim ellerimizle zalimleri cezalandır ve mazlumlara yardım et. Allah'ım bizlere hayırlı bir ömür ve hayırlı bir ölüm ver.. Bizi huzuruna kabul eyle. (Amin)
Allah bir şeyi gerçekleştirmek isterse, esbabını da halkeder. O'nun için güçlük yoktur..
Bu arada kim Allah indinde yerini görmek istiyorsa, kendisini neyle meşgul ettiğine baksın.. Selâm ve dua ile
Bunu akil adam söylüyor.........Muhalefet veya akıllılar değil akil adam................