Allah Kendisinden Büyük Bir Varlık Yaratabilir mi?

Son güncelleme: 25.07.2013 15:52
  • En büyük yaratıcı Allah - Allah'tan başka yaratıcı yoktur1- Soruda kasıt vardır:

    Bu sorunun hedefi inançları sarsmak, saf zihinleri bulandırmak, masum ve körpe dimağlara zehir akıtmaktır. Bir akrep kıskacı olan bu demogojik soru ile insanlar zehirlenmek istenmektedir. Şöyle ki:

    Eğer bu soruya “Evet” diye cevap verilse o zaman “Demek ki sizin Rabbiniz, yarattığı şeyden güçsüzdür.” denilecek. Eğer, “Hayır” diye cevap verilse, o zaman da “Demek ki sizin Rabbiniz acizdir.” denilecektir. Her iki halde de -haşa- Cenab-ı Hakk’a acizlik isnadı söz konusudur.

    Bu soruyu ortaya atanlar, var olması muhal olan bir şeriki yaratmayı Cenab-ı Hakk’ın kudretinden talep etmekle Allah’ın Halık (yaratıcı), vehmettikleri o şerikin de mahluk (yaratılan) olduğunu bir ön yargı olarak kabul ettikleri halde, daha sonra o mevhum mahlukun Hak Teala’dan büyük olabileceğine ihtimal vermekle, açıkça demagoji yapmaktadırlar.

    Bu kimseler Allah’ın kutsi mahiyetinin mahluk mahiyetine hiçbir cihetle benzemeyeceğini bilememektedir. Eser ustasına hiçbir cihetle benzemeyeceği gibi, Cenab-ı Hak da mahlukatına hiçbir cihetle benzemez.

    Bu hakikati bilmemek, büyük bir cehalettir. Bu cehalete düşenler Allah’ın mutlak kadir, mahlukun ise sonsuz aciz olduğu gerçeğinden gafildirler.

    2- Soruda “imkan-ı vehmi” ile “imkan-ı akli” birbirine karıştırılmaktadır.

    İmkan-ı akli: Aklen hem olması, hem de olmaması mümkün olan şeye denir. Mesela, yeni evlenen bir insanın, çocuğunun olması da, olmaması da mümkündür.

    İmkan-ı vehmi: Hariçte vukua gelmesi mümkün olmayan, hakikatsiz ve esassız bir vehimdir. İmkan-ı vehmi hiçbir hükme esas olamaz. Hiçbir delil ve hakikate dayanmadığı için ilim ve mantık imkan-ı vehmi ile meşgul olmaz.

    İmkan-ı vehmi sadece “olabilir”, “belki” gibi temenni, zan ve hayallerden kaynaklanır.

    “Cenab-ı Hak kendinden büyük bir mahluk yaratabilir mi?” sorusunda imkan-ı vehmi ile imkan-ı akli karıştırılmıştır. Bu soru ancak vehmin mahsulüdür; hiçbir hakikate istinad etmeyen bir hurafe, bir safsatadır; aklen muhaldir. Hiçbir akıl, bir mahlukun Allahü Azimüşşan’dan büyük olmasını mümkün göremez.

    3- Soru ile demagoji yapılmaktadır.

    Mantıkta “Gerçek olmayan mukaddemelerle yapılan kıyaslara demagoji veya safsata” denilmektedir. Mesela duvar üzerine çizilmiş bir insan resmi gören demagog:

    “Bu resim konuşur. Çünkü, bu resim insana aittir.”

    “Her insan konuşur. Öyle ise bu insan da konuşur.” diye yanlış bir hükme varır. Cenab-ı Hakk’ın yaratacağı bir mahluku -haşa- Allah’tan büyük tevehhüm etmek, duvardaki resmi insan kabul etmekten daha büyük bir safsatadır.

    Bu soruda esas olarak şu safhalar vardır:

    1) Yaratılması vehmedilen varlığın şu anda mevcut olmadığı kabul edilmektedir.

    2) Mevhum varlığın yaratılması Allah’tan beklenmekte, böylece Allah’ın Halık olduğu, o mevhum varlığın ise mahluk olacağı kabul edilmektedir.

    3) O mevhum varlığın yaratılması Allah’tan istendiği gibi, onun büyüklüğü, gücü, dirayet ve azameti de Allah’tan istenmektedir.

    Bu mukaddemelerden Cenab-ı Hakk’ın sonsuz büyük, yegane Halık, ezeli ve ebedi ve mutlak Kadir olduğu; o mevhum varlığın ise yaratılmaya muhtaç, aciz, zelil ve miskin olduğu sonucu çıktığı halde, tam tersine o vehmi varlığın Allah’tan
    büyük olup olmayacağı sorulmaktadır. Bu ise yukarıdaki misalden çok daha ileri derecede bir safsatadır.

    4) Soru pek çok çelişkilerle doludur:

    Soru ile yapılmak istenen kıyas, çelişkili hükümlere dayandırılmıştır. Dolayısıyla, bu sorunun “iddia olma” özelliği yoktur. Mesela, “Sonsuzdan daha büyük bir sayı yazılabilir mi?” sorusu böyle çelişkili bir hükme dayanır. Bu sebeple hiçbir ilmi kıymeti yoktur. Çünkü, sonsuzdan büyük bir sayı olamaz ki, böyle bir soru da sorulabilsin. Eğer sonsuz, erişilmez bir büyüklüğün sembolü ise hiçbir rakam sonsuz ile mukayese edilemez. Sonsuzdan büyük bir rakam düşünülse o zaman da sonsuzluk hakikati ortadan kalkar.

    Bu soru da, çelişkili kıyaslardan olduğu için mantıken ve ilmen hiçbir kıymeti yoktur.

    Bilindiği gibi bir eserdeki kemal, onu yapan zatın kemalinin bir tecellisi, bir göstergesidir. Ve bu eserdeki kemalin, ustasının kemalini aşması, ondan fazla olması muhaldir. Bir alimin, telif ettiği bir kitabına kendi ilminden fazla ilim yerleştirmesi, yahut, bir mimarın kendi maharetini aşan bir eser yapması, güneşin kendi ışığından fazlasını bir damla suya vermesi muhaldir, safsataların en acibidir.

    “Cenab-ı Hak, kendinden büyük bir varlık yaratabilir mi?” sorusu: “Allahü Teala kendi kemalatından daha fazlasını bir mahlukuna verebilir mi?” gibi bir saçmalık ifade eder.

    Soru, Cenab-ı Hakk’ın sıfatları, fiilleri adedince muhaller taşır. Bunlardan birkaçını kaydedelim:

    Hak Teala’nın sıfatlarından biri “Kudrettir. Soru, bu sıfat yönünden tahlil edildiğinde şöyle olur:

    “Kudreti sonsuz olan Cenab-ı Hak, kendinden daha kudretli birisini yaratabilir mi?”

    Bu sorunun sahibi, sonsuzluk kavramının cahilidir. Sonsuz kudretten daha büyük bir kudret olamaz ki, böyle bir soru sorulabilsin. Şu sonsuz feza, şu uçsuz bucaksız sistemler, hep O Kadir-i Zülcelal’in kudretinin tecelligahıdır. Haşmetli bir dağın ayinedeki tecellisi bir çakıl taşı ağırlığında da olamaz. Hadsiz yıldızlar, uçsuz bucaksız galaksiler hep Cenab-ı Hakk’ın Halık isminin tecellileridir. Bu tecellilerin O Kadir-i Mutlak’ı yorması, aciz bırakması düşünülemez. Her an böyle milyarlarca kainatı yaratsa, bunların tümü o kudret nazarında yine bir zerre kadar da olamaz.

    Söz konusu soru, Cenab-ı Hakk’ın irade sıfatı yönünden tahlil edilirse şu şekle girer:

    “Mutlak irade sahibi olan Allahü Teala, kendi hükmünü geri bıraktıracak, kendi iradesini kayıtlayacak bir ilah yaratabilir mi?”

    Halbuki, Cenab-ı Hakk’ın iradesi mutlaktır, sonsuzdur. Hiçbir kayıt altına girmez. O’nun iradesini kayıt altına alacak bir varlığın bulunması muhaldir. Öte yandan, Cenab-ı Hakk’ın yaratacağı şey, mahluk olur. Mahluk ise Halık’ın iradesi altındadır. Bu soru ile Halık’ın iradesi sınırlı, mahlukun iradesi ise sınırsız tevehhüm edilmekte, böylece “sınırlı olanın sınırsız olanı sınırlandırması” gibi büyük zıtlığa ve çelişkiye düşülmektedir.

    Soruyu, Allahü Teala’nın ezeliyeti ve ebediyeti noktasından düşündüğümüzde şu safsata ile karşılaşırız:

    “Cenab-ı Hak, kendinden evvel var olup, kendisinden sonra da varlığı devam edecek olan bir mahluk yaratabilir mi?”

    Ezel ve Ebed Sultanı olan Allahü Azimüşşan’ın, bir ismi Evvel, bir ismi de Ahir’dir. Varlığının evveli olmadığı gibi, sonu da yoktur. Ezelden evvel ve ebedden öte bir zaman kavramı olamaz ki, böyle bir hurafeye, bir vehme yer olabilsin. Bu safsataya göre, Cenab-ı Hak ezeli ve ebedi olduğu halde, haşa, fani ve sonradan yaratılan bir mahluk olacak, yaratacağı o mevhum varlık ise, mahluk olduğu halde ezeli ve ebedi olacaktır.

    Cenab-ı Hakk’ın Hayat, Semi’, Basar gibi diğer sıfatları da aynı mantık ve ölçü içerisinde düşünülebilir.

    Ne gariptir ki, böyle bir safsata ve bir hezeyan bu asrın cehalet çarşısında müşteri bulmakta, az da olsa bir kısım insanları saptırabilmektedir.

    5) Soruda hakikatlerin zıtlarına dönüşmesi istenmektedir.

    Bilindiği gibi, bir hakikatin, zıddına dönüşmesi muhaldir. Yine, bir hakikatin kendi mahiyetini korumakla birlikte kendi zıddı olan bir mahiyete girmesi de muhaldir. Mesela, güneşin, kendi mahiyetini aynen muhafaza ederek suya dönüşmesi, yahut bir insanın “insanlık” mahiyetini hiç kaybetmeden “arslan” olması muhaldir. Misaller çoğaltılabilir. Mahlukat için, gerçeklerin zıtlarına dönüşmesi böyle binlerce muhaller taşıdığı halde, Halık Teala hakkında böyle bir şey vehmetmek muhallerin en acibidir.

    Yukarıdaki soru ile Uluhiyete ait sonsuz hakikatlerin zıtlarına dönüşmesi tevehhüm edilmektedir. Şöyle ki; soru sahibi bu demogoji ile sonradan yaratılacağından noksan, fani, aciz, kayıtlı olacak olan o mevhum varlığın hakikatini, zıddı olan sonsuz kudret ve kemale inkılab ettirme muhaline düşmektedir. Allahü Teala’nın mutlak kemali, zıddı olan mutlak noksanlığa, mutlak cemali mutlak çirkinliğe, mutlak kudreti, mutlak acze inkılab etmez.

    O Zat-ı Zülcelal sonsuz aziz, mahlukat ise sonsuz zelildir. Allahü Azimüşşan, sonsuz alim ve mutlak Hakim’dir; mahlukat ise cahil ve mahkumdur. Allah’ın varlığı vücudu vacib, Zatı ezeli ve ebedidir. Yarattığı ve yaratacağı herşey ise
    mümkindir, fanidir ve hadistir.

    Soru sahibinin vehmine göre, Cenab-ı Hak ezeli olduğu halde, haşa hadis olacak (sonradan meydana gelecek), yaratılması vehmedilen o varlık ise, hadis olduğu halde ezeli olacaktır. Ta ki, Allah-ı Teala’dan, haşa daha büyük olması tevehhüm edilsin.

    Allahü Azimüşşan, sonsuz kadir olduğu halde, aciz olacak, O’nun yaratmasına muhtaç olan o varlık ise sonsuz kadir olacaktır.

    Misaller çoğaltılabilir.

    6) Soru sahibi vücut (varlık) mertebelerinden habersizdir.

    Bu sorunun cevabı, üç kavramın bilinmesine bağlıdır. Bunlar “vacib, mümkin ve mümteni” kavramlarıdır. Aklen bu üçünün dışında kalan bir başka şık düşünülemez.

    Gayet mükemmel bir heykele baktığımızda bu üç hakikati şöyle tesbit edebiliriz:

    “Heykelin bir ustası olması vaciptir.” Zira, san’at san’atkarsız düşünülemez.

    “Bu heykel yapılmadan önce, ustası için heykeli yapıp yapmamak ise mümkündür.” Yani usta için, o eseri yapıp yapmamak olasıdır.

    “Heykelin, ustasından daha maharetli, mükemmel, daha güçlü olması ise mümtenidir (imkansızdır), muhaldir.”

    Aynı hakikati güneş için düşünecek olursak: Güneşin ışık sahibi olması vacibdir. Yani, ışıksız güneş düşünülemez. Güneşi irade sahibi farzetsek, ışığını dilediğine verip, dilemediğine vermemesi de mümkündür. Güneşin ayinedeki tecellisinin, güneşin büyüklüğüne ve ısısına sahip olup, etrafında oniki gezegeni dolaştırması ise mümtenidir yani imkansızdır.

    Yukarıdaki misaller gibi, vücud mertebelerinde de üç hakikat vardır: Vacib, mümkin, mümteni.

    Cenab-ı Hakk’ın vücudu “vacib”, yaratılmış ve yaratılacak olan herşeyin vücudu “mümkin”, Allahü Teala’nın şeriki, misli, benzeri ve nazirinin bulunması ve herhangi bir mahlukunun kendisinden büyük ve güçlü olması ise “mümteni”dir.

    Cenab-ı Hakk’ın vücudu vacibdir. O’nun vücudu Zat’ ındandır. Var olmak için hiçbir sebebe muhtaç değildir. O’nun varlığı mahlukatın varlığına hiçbir cihetle benzemez. Hiçbir cihetle dengi, eşi ve benzeri yoktur.

    Mümkine gelince, mümkin varlığı ile yokluğu eşittir, var da olabilir, yok da olabilir. Mümkinin varlığı da, yokluğu da muhal değildir. Yaratılan ve yaratılma ihtimali olan herşey mümkindir.

    Mesela, katibe göre bir harfin yazılıp yazılmaması denktir. Yani, katib, o harfi yazabilir de, yazmayabilir de. Demek ki, “harf için iki taraf sözkonusudur. Olmak ve olmamak. Katib bu iki şıktan hangisini tercih ederse o gerçekleşir. Yazmayı tercih ederse harf yokluktan varlık alemine çıkar, yazmamayı tercih ederse yoklukta kalır.

    Bütün mümkinat, Cenab-ı Hakk’ın yanında bu harf gibidir. Kainat, O’nun yaratmasıyla meydana geldiği gibi, yine O’nun iradesi, kudreti, terbiye ve takdiri ile varlığını sürdürmektedir. Gerek var olmasında, gerekse devam ve bekasında Allah’a muhtaçtır.

    Mümkinat aleminde, O Vacib-ül Vücudu aciz kılacak bir mahlukun olması düşünülemez. O’nun ezeli iradesi ve mutlak kudreti karşısında herşey eşittir. Küçük – büyük farkı yoktur. O kudrete nisbeten bütün galaksilerle bir zerre birbirine denktir. Bir çiçek ile baharın, parça ile bütünün farkı yoktur.

    Mümteniye gelince; mümteni, varlığını tasavvur etmek asla mümkün olmayan demektir. Mümkinin “olmak”, “olmamak” gibi iki ciheti varken, mümteninin tek ciheti vardır; o da olmamaktadır. Yokluk mümteninin daimi vasfıdır. Onun varlığını tasavvur etmek, çelişki ve tezatları doğurur.

    Mesela, bir rakam ya çifttir, ya da tektir. Bir rakamın hem çift, hem de tek olması mümtenidir.

    Bir insanın aynı anda hem ayakta, hem de oturur olması da mümtenidir.

    Bir rakamın sonsuzdan büyük olması da mümtenidir.

    Aynen öyle de, Cenab-ı Hakk’ın ortağı ve benzeri olması da mümtenidir.

    Mümkinin vacib’ten büyük olması da mümtenidir.

    Mahlukun Halık’tan üstün olması da mümtenidir.

    Soru sahibi bir demogoji ile mümteniyi mümkin göstermeye çalışmaktadır.

    7) Soru sahibi büyüklük kavramının cahilidir.

    Cenab-ı Hakk’ın büyüklüğü mahlukata nisbeten değildir. Yani, O, zatında büyüktür, büyüklüğü mahlukat ile kıyasa girmez. O’nun Zatı hiçbir mahlukuna benzemediği gibi, büyüklüğü de mahlukatın büyüklüğüne benzemez, takdirle bilinmez. Mahlukatın büyüklüğü nisbidir, birbirine göredir.

    Bu hakikati bir misal ile açıklamaya çalışalım. Güneşin büyüklüğü kar zerrelerindeki tecellileriyle kıyasa girmez. Zira, bütün o tecelliler, parlaklıklarını o güneşten almaktadırlar. Nasıl onunla kıyasa girebilirler?

    Bu misal gibi, ilmi, kudreti, azamet ve kibriyası sonsuz olan Allahü Teala’ nın büyüklüğü de mahlukatın büyüklüğü ile hiçbir cihetle kıyasa giremez. Zira bütün mahlukat hep O’nun sıfatlarının ve isimlerinin tecellileridir. Varlıkları O’nun var etmesiyle, hayatları O’nun hayat vermesiyle, nurları O’nun nurlandırmasıyladır. Onların büyüklükleri ancak birbirilerine göredir. O’nun bir mahluku olan insan aklı ne kadar büyüklük tasavvur ederse etsin ve yine insan hayali büyüklüğü nasıl hayal ederse etsin bunların hepsi mahluk büyüklüğüdür. Cenab-ı Hakk’ın büyüklüğü, düşünülen ve hayal edilen bütün bu büyüklüklerden münezzehtir, yücedir.

    Bilindiği gibi, matematik ilminde bir “sonsuz” kavramı vardır. Bütün rakamlar ona nisbetle kıyasa giremeyecek kadar küçük kalırlar. Onların büyüklükleri birbirilerine göredir. Sonsuz için bir ile bir milyarın farkı yoktur. Bu noktada sonsuza nisbeten büyük-küçük fark etmez. Bütün rakamlar, şuurlu kabul edilse, bunların hepsi sonsuzu kavramakta aynı derecede güçsüz ve noksan kalacakları gibi, Cenab-ı Hakk’ın sonsuz büyüklüğünü anlamakta da bütün akıllar aynı nisbette aciz kalırlar. O mutlak ve sonsuz büyüklük, bu sınırlı akla sığmaz.

    Soruda sözü edilen o vehmi varlığın, mahluk olacağı peşinen kabul edilmektedir. Bir mahluk ise ne kadar büyük olursa olsun, büyüklüğü mahluklara göredir ve o daire içinde düşünülür.

    San’atkarın san’atından büyük olduğu tartışma kabul etmez bir gerçektir. Mesela, Selimiye Camii’ndeki bütün kemalat ve güzellik hep mimarının kemalatından süzülmüş, ilminden dökülmüştür. O taşları bir şaheser haline getiren, Mimar Sinan’ın ruhundaki incelik, düşüncesindeki derinlik, hissiyatındaki zerafet ve san’atındaki meharettir. Alkış Sinan’adır, takdir O’na gider. Faraza, Sinan’ın ömrü, ebedi olsaydı, daha nice camiler yapar, eserler vücuda getirirdi. O eserlerin hepsi de O’nun büyüklüğüne delil olurdu. Lakin, onların büyüklükleri Mimar Sinan’ın büyüklüğüyle mukayeseye giremezdi.

    Şu kainat denilen büyük mescid, arşlar, ferşler, sema tabakaları, uçsuz bucaksız galaksiler de hep Allah’ın eseri, icadı ve mahlukudur. Onlarda tecelli eden bütün güzellikler ve üstünlükler Esma-i İlahiyye’ye aittir. Bütün mevcudat Cenab-ı Hakk’ın kudretiyle, iradesiyle, hakimiyetiyle ayakta durmaktadır. Atomlardan galaksilere kadar herşey, her haliyle ve tavriyle, her an O’nun hakimiyeti ve gözetimi altındadırlar. O’nun hakimiyeti karşısında herşey mahkum, O’nun büyüklüğü karşısında her mahluk zelildir.

    İşte yukarıdaki soru, büyüklük mefhumunu bilmemek yanında, Halikıyet ve mahlukıyeti de bilmemekten kaynaklanmaktadır.

    Mehmet Kırkıncı

    alıntı

    https://www.main-board.com/islami-sorular-ve-cevaplar/732577-allah-kendinden-daha-ustun-bir-varlik-yaratabilir-mi.html
    https://www.main-board.com/islami-sorular-ve-cevaplar/732573-allah-kendinden-buyuk-bir-seyi-yaratabilir-mi.html
#25.07.2013 15:52 0 0 0