içimdeki yankılar - ses verirmisin bana - içimdeki gülüşler -
Küskün sevdalıların feryat eden gözyaşları yankılanıyor baktığım kayalıkta. Önce özgürlüğüm atlıyor yankıların yanına. Bana kalanlarla tam sınırdan bakıyorum uçuruma. Rüzgar esiyor düşmekten korkuyorum.Geri çekilmek istiyorum ama olmuyor. Aynı çığlıkları, aynı korkuyla dinliyorum.
Baktığım her yüzde intikamın esmer ve keskin çizgilerini görüyorum. Yok olmuş gülüşler savruluyor, kahkahalar düşüyor uçurumdan. Sallanan kayalıkların üstünden ,parçalanan gülüşlerin son nefesi yayılıyor bana doğru. Kavruk tütün kokusu yakıyor genzimi … Gülüşler ölüyor …
Uzun bacaklı Arap atlarının ayak seslerini ve kişnemelerini dinliyorum. Üzerinde taşıdıkları ince yapılı, kara yağız delikanlıları düşünerek. Sesler yaklaşıyor, adımları hızlanıyor atların. Koşuşları ve renklerini görmek istiyorum.Hareket edemediğim için sadece boynumu çevirip bakıyorum, hiçbir şey göremiyorum … Umutsuzca çevirip başımı bekliyorum. Güçlü bir ses dalgası kulağımı yalayıp geçiyor yanımdan ve bir meteor gürültüsüyle düşüyor uçurumdan … Çalkantılı bir sessizlik oluyor aniden … Kum saatinin kumları boşalıyor, zaman duruyor. Neyi olduğunu bilmeden beklemeye devam ediyorum.
Minik bir kız çocuğu rüya görüyor karşı yarda. Az ötesinde genç kızlığı kumaş bağlıyor kurumuş dilek ağacına. Sevgilisinin ellerini hissediyor göğüslerinde, dudakları düşüyor çakır rengi gözlerine … Yazması uçuyor başından, fistanının eteğini savuruyor rüzgar. Üst düğmeleri açılan gömleğinden beyaz teni gözüküyor. Çıldırası bir arzuyla, aç kurtlar gibi bekleşiyor yanı başında erkekler. O ise Yusuf'u kıskandıracak bir sabırsızlıkla bekliyor sevdiğini ama bilmiyor bu güzelliğinin ona haram olduğunu … Zamansız bir seher vakti beklediğinin kalbine saplanan kurşun seslerinin yankısına katıyor çığlıklarını. Kararlı bir dinginlikle kendini bırakıyor uçurumdan aşağı … Ağıtlar yakılıyor üç gün hiç durmadan zamanın yokluğunda ağıtlarda kayboluyor zamanla …
Sancılı bir beklentiyle duruyorum sınırda. İçinde gebe kaldığım korkularım geliyor üstüme kaçamıyorum. Bir anda aşağıya bakıyorum; en derine. Derinlikte, sivri uçlu kayalara takılan seslere,seslerin birbirine karışmasıyla oluşan korkunç gürültüye ürperiyorum.
Korkularım yaklaşıyor, hareket edemiyorum. Son bir hızla çırpınıp kurtuluyorum toprağın görünmez prangalarından. Bir anda her şey bitiyor ve ben uçurumdan aşağıya süzülüyorum.
Sesler doluyor kulaklarıma. Uğultular beynimi kavrıyor.Havanın ağırlığını hiç bu kadar sert hissettiğimi hatırlamıyorum. Saçlarım savruluyor omuzlarımdan yukarı.Elbiselerim yırtılıyor. Süzüldükçe bedenime çarpan havanın kırbaç sertliğindeki etkisi kanatıyor bacaklarımı,acı hissetmiyorum. Kanım akıyor karanlığa. Ama düşmüyor aşağıya. Her şey havada asılı kalıyor sadece ben düşüyorum aşağıya. Sesler bağırıyor yosun tutmuş taşlardan boşluğa. Parçalanan gülüşler yankılanıyor kayalıklarda. Karanlık kahkahalar el sallıyor bana. Hızla teğet geçiyorum yanlarından.Aydınlığı yitiriyorum, ışık yok oluyor yavaşça …
Düştükçe bulanıyor görüntüler. Genç kızın savrulan yazmasını görebiliyorum. Mavi, kenarları iğne oyası işlemeli. Hemen yanı başında parçalanmış bir beşiğin çürümüş tahtaları ve tahtaların paslanmış çivisine takılan bir parça elbise kumaşı duruyor. Kızı düşünüyorum, atlamadan önceki güzelliğini, bir kurşun sesiyle yok olan sevdiğini …
Ölü kuşların kanat sesleriyle ani bir sertlikte çakılıyorum son sessizliğime. Sağ kolumun üstünde cansız yatıyorum. Sol kolum bedenimin üstünden öne doğru savrulmuş. Sağ bacağım sol bacağımın biraz gerisinde. Düşerken açılan yaralarımdan kanlar sızıyor. Gözlerim aralık, bakışlarım yitik.
Tek başına, yosun bağlamış kayalardan yankılanan seslere bakarak yatıyor cesedim. Korkularım görünüyor karanlıkta. Acele etmeden yaklaşıyorlar bana doğru. Üstüme düşen korkularımla kayboluyor cesedim zamansız sessizliğimde, kaybolan vücudumdan sesim kurtuluyor sadece savruluyor yukarı … Sesimse adını söylüyor …