Işıklarla kamaşan gözlerin, gönlüne gölge edince düşmeliydin yola… En taze güne kalbinin en heyecanlı ve en sıcak yanını tutuşturarak…
Mevsimsel hezeyanları bir kenara bırakarak, nefesinin en değerlisi ve en cesaretlisiyle… Sorunların kavramsal zeminine hiç uğramadan, okumalarını, yürüdüğün sokaklarla çarpıp kâinatın her bir tarafına bölünceye kadar…
İçine doldurmalısın bu hayatı. Okunmalısın. Okudukça düşüncelerin dermanını yitirmeli, kıvranmalı ve sen yorumlanmalısın. Yorumlandıkça hayatın sende bıraktığı izleri… Kavramalısın, çekmelisin ciğerlerine… İçinde büyütmelisin. Varlığının dünyada bıraktığı iz belirginleştikçe, sancılarınla sarmaş dolaş olmalısın… Kaynaşmalısın…
Kimilerine göre acı çektikçe olgunlaşırmış insan. Oysa “acı”laştıkça olmalı değil mi? Acısadıkça… Yüküyle özdeşleştikçe… Acısını benimsedikçe. Acıların dünyasına nazar edince… Belki de adımını atınca…
Korkaktır adımlar, biliyorum. Bazen bu cümleye sığınarak bırakıp kaçıyoruz her şeyi. Ve acıları… Ama bırakıp kaçabildiğin her şey senin olmaktan uzaklaşıyor. Acıların gibi. Arkadan el sallamadan, usulca bıraktığın… Kendin gibi…
Bıraktıklarınca bırakılmıyorsun. Bilmem kaçıncı defa istemediğin bir dünyanın, yine bilmem kaçıncı defa misafiri oluyorsun. Acı çekiyorsun sürekli. Her gün bir başka dünyanın kahrında yitiyorsun. Okul, ev, iş, insan… Dünyalar gibi acılar da bitmiyor. Her insan bir dünya mıydı, yoksa bütün dünyaların yolu “acı”yla mı kesişiyordu?
Herkesten gizli olmayan, bir soruluk hükmü vardı varlığın, bir cevaplık düşüşü olduğu gibi…
Evet, her insan bir acıydı. Sancılı, bitmez ve tükenmez bir acı. Her insanla birlikte kocaman bir iz davet ediyorduk yüreklerimize. Kocaman bir acı… Kimsenin farkına varmadan yüklendiği, etkisini belki zamanla kavrayacağı dışı bir, içi binlerce bir acı. Nar gibi… Belki de nâr gibi… Ateş gibi…
Yandıkça çoğalırsın zaman misali. Hayatı kavraman kolaylaşır. Modern dünyanın dağıttığı (yapay) mutluluk kapsüllerinden ancak acıyla uzaklaşabilirsin. Her kapsülle büyüyen tüketim çılgınlığına/tutkusuna kendini kaptırmaman için acıların olması gerek. Aksi halde şikâyetlerinin başladığı andan itibaren, sen de her bir acıyla birlikte silineceksin bu âlemden. Bozulan acılarla dolu bir dünyada, her bozulanın yenisiyle değiştirilmesini öğütleyen o koskoca ışıltılı hayata yenik düşeceksin…
Düşerek başlamalısın hayata… Düşenlerle merhaba demelisin güneşe. Düşenlerle düşlemelisin daha güzel bir dünyayı. Düştükçe acının kalbine sığınmasına izin vermelisin. Düşen bir kar tanesi veya yağmur tanesi kadar acı bırakmalısın insanların yüreğine. Rahmet olmalısın. Düşün kadar, düştüğün kadar insan olduğunu hatırlamalısın…
Yunus gibi balığın karnıysa düşü(şü)n, içinden kaçtığın ve sığındığın her yer bir balıksa sana. “Subhansın…” deme vaktin gelmiştir. Acı çekme vaktin, acıyla yeniden sarılma vaktin… Nefsinin zulmünü itiraf etme vakti…
Ve eğer Nuh gibi gemi yapıyorsan, acıdan bağrın çatlamış demektir. O zaman her çifti buyur et gemine. Evine, yüreğine, acına… Unutma, sır olmadan sırra vakıf kılınamazsın. Önce acının elinde olgunlaşacaksın ki, acının yurdu olabilesin. Belki Kenan gelmeyecektir seninle, fakat önemli olan Kenanlar değildir. Zira acının çocuğu olmayan ailenden değildir…
Acı olamazsan, hiç değilse acının çocuğu olmaya çalış… Yoksa Nuh’un gemisine almadığı sen olursun. Tek kalırsın. Nuh seni almazsa Yunus balığının yolunu gözle. Fakat unutma, bu iki seçeneğin üçüncüsüyle de karşı karşıyasın… Geminin olmadığı, ikiye yarılan suların ortasındaki yalnızlık… Azametin sularında nefesini kaybetmek…
Sözün özü çiftini fark etmelisin, “acı”nı…
Ya düşerek, ya atılarak, ya da…