Demokratik Ülkelerde insan Hakları - 3

Son güncelleme:
  • TÜRKİYE‘NİN ULUSLARARASI SÖZLEŞMELERE GÖRE KONUMU

    Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Belgeleri ve Türkiye

    Birleşmiş Milletler Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi‘nde yer alan kişisel ve siyasal haklar listesi; yaşama hakkı, kişi özgürlüğü ve güvenliği, köleliğin, işkencenin ve insanlık dışı ceza ve muamelelerin yasaklanması, kişilik hakkı, eşitlik ve ayrım yasağı, keyfi tutuklama ve sürgün yasağı, doğru yargılama, suçsuzluk varsayımı ve suç ve ceza kurallarının geriye yürümemesi, özel yaşamın korunması, mülkiyet hakkı, düşünce, din, toplanma ve dernek hakları, serbestçe dolaşma ve yerleşme, sığınma, sığınmacı haklarını içermektedir. Demokrasi ilkesi, bildirgede özgün bir biçimde ifade edilmiştir. Bildirge sadece kişisel haklara değil (2-21), ekonomik, sosyal ve kültürel haklara da yer vermektedir (madde 22-27). Bildirgenin 28. maddesi, devletlere iç hukukta uygulama sorumluluğu getirmektedir. 30. madde ise özellikle devletlerin sınırlama yetkisine bir sınır getirmekte, sınırlama bahanesi ile özgürlüklerin yok edilmesini yasaklamaktadır.

    Evrensel insan hakları kuralları Kişisel ve Siyasal Haklar (1966) ile Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar (l 966) Sözleşmeleri‘nde ayrıntılandırılmıştır. Her iki sözleşmede de halkların kendi durumlarını belirleme hakkı ve ayrımcılık yasağı (ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasi ve sair düşünce, ulusal veya da toplumsal köken, servet, soy ya da benzer durumların ayrım nedeni olmaması) ortak hükümler olarak yer almaktadır. Türkiye, 27 Mayıs 1949 yılında Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi‘ni Resmi Gazete‘de yayınlamış olmasına rağmen, Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesini imzalamamıştır. Birleşmiş Milletler, 50‘nin üzerinde kural, ilke, sözleşme, bildirge, statü ve protokole sahiptir. Türkiye‘nin imzaladığı belgeler ise sadece 17 adettir.

    - Birleşmiş Milletler Anlaşması 15 Ağustos 1945 tarihli yasa ile onaylanmıştır.
    - İnsan Hakları Everensel Beyannamesi 10 Aralık 1948‘de imzalanmış 6 Nisan 1949‘da yürürlüğe girmiştir. Bakanlar Kurulu Kararı, bildirgenin yayımından sonra okullarda ve diğer öğretim müesseselerinde okutulması ve yorumlanmasını öngörmüştür
    - 25 Mayıs 1959 tarihli Kadınların Siyasi Haklarına Dair Sözleşme - Türkiye 1959
    - Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Uluslararası Sözleşmesi (BM 1981 - Türkiye Haziran 1985))
    - Jenosit‘in Önlenmesi ve Cezalandırılması Hakkında Sözleşme (BM 1948 - Türkiye Mart 1950
    - Esaretin Men‘i Hakkında (25 Eylül 1926 tarihli) Mukavelename - Türkiye 8 Haziran 1933
    - Kölelik, Köle Ticareti, Köleliğe Benzer Uygulama ve Geleneklerin Ortadan Kaldırılmasına Dair Ek Sözleşme - Türkiye 6.1.1964
    - Mültecilerin Durumuna Dair Sözleşme - Türkiye 26 Ağustos 1961
    - Çocuk Hakları Bildirgesi - BM: 20 Kasım 1989 - Türkiye 1995
    - İşkence ve Başka Zalimce İnsanlık dışı ya da Onur kırıcı Davranış ya da Cezaya Karşı Sözleşme (BM: Haziran l987, Türkiye 25 Ocak 1988)
    - Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) 1948 - (çalışma politikasına ilişkin 122 no.lu sözleşme BM: 1964, 9.11.1976; 87 No.lu ILO sözleşmesi: örgütlenme özgürlüğü; 98 No.lu ILO sözleşmesi:Sendika kurma ve toplu pazarlık hakkı,
    - Tarım İşçilerinin Dernek Kurma ve Birleşme Haklarına Dair 11 Sayılı Sözleşme (24 Ekim 1960, Türkiye 24 Ekim 1960)
    - Örgütlenme ve Toplu Pazarlık ilkelerinin Uygulanmasına İlişkin 98 no.lu (ILO) Sözleşme, Sendika hakkını daha ileri düzeyde gerçekleştirme (18 temmuz 1951 - 8 Ağustos 1951)
    - Zorla ya da Zorunlu Çalıştırma Yasağı BM 17 Ocak 1979 - Türkiye 14 Aralık 1960)
    - Çalışma yasasında ayrımcılığın, özellikle kadınlara karşı ayrımcılığın kaldırılması amacıyla (ILO) tarafından benimsenen Çalışma ve Meslek Bakımından Ayrımcılığa ilişkin 111 no.lu sözleşme (BM: 15 Haziran 1960 - Türkiye: 13 Aralık 1966)
    - Erkeklerle kadınların eşit değerde iş için eşit ücretlendirilmesine ilişkin 100 no.lu sözleşme (Türkiye: 13 Aralık 1966)

    AVRUPA KONSEYİ

    İNSAN HAKLARI BELGELERİ ve TÜRKİYE

    3 Eylül 1953 tarihinde yürürlüğe giren Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Türkiye tarafından 10 Mart 1954 tarihinde onaylanmış ve 18 Mayıs 1954 tarihinde yürürlüğe konmuştur. Usul ve haklar yönünden kurallar içeren sözleşmeye ek 11 protokol bulunmaktadır. Türkiye ölüm cezasının kaldırılmasını içeren 6 no.lu protokolü imzalamamış, 7 no.lu protokolü ise 1985 yılında imzalamış olmasına rağmen Resmi Gazete‘de yayınlamamıştır. Türkiye 29 Ocak 1987 tarihinde komisyona bireysel başvuru hakkını, 22 Ocak 1990 tarihinde de Divanın zorunlu yargı yetkisini tanımış bulunmaktadır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Türkiye‘nin iç hukukunun temel haklar sistemini tamamlayan uluslararası bir koruma sistemidir. Sözleşme, taraf devletlerin iç hukuka etki bakımından hangi sistemi kabul ettiklerine bakmaksızın, tanıdığı hakların bu devletlerce güvenceye alınmış olması varsayımına dayanmaktadır. Sözleşmenin 60. maddesi. AİHS hükümleri iç hukukta tanınan veya öteki uluslararası belgelerde öngörülen hak ve özgürlükler alanını daraltıcı biçimde yorumlanamaz demektedir. Türkiye 26 Kasım 1987 tarihinde imzaya açılan ve 1 Şubat 1989 tarihinde yürürlüğe giren İşkencenin Önlenmesi Avrupa Sözleşmesi‘ni ilk onaylayan devlet olmuştur (26 Şubat 1988).

    Avrupa Sosyal Anlaşması

    18 Ekim 1961 tarihinde Torino‘da imzalanan ve 26 Şubat 1965 tarihinde yürürlüğe giren Avrupa Sosyal Antlaşması, AİHS ile bir bütün oluşturur. Başka bir deyişle kişisel ve siyasal haklar ağırlıklı AIHŞ, Sosyal Antlaşma ile ekonomik ve sosyal haklar açısından tamamlanmıştır. Hukuksal açıdan en az AİHS kadar bağlayıcı olan Avrupa Sosyal Antlaşması dört bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm taraf devletlerin etkin bir biçimde gerçekleştirme sözü verdikleri 19 hak ve ilke sıralar ve bunlar ikinci bölümde ayrıntılı biçimde düzenlenir. Esnek bir yaklaşım izlenen Sosyal Antlaşma‘da taraf ülkeler birinci bölümde ilan edilen ilkelerin tümünü uygun araçlarla izleyecekleri amaçların bildirgesi sayarlar, ikinci bölümde yer alan yedi haktan en az besiyle kendilerini bağlı sayarlar. Bunlar; çalışma hakkı, örgütlenme hakkı, toplu pazarlık hakkı (grev hakkı dahil), sosyal güvenlik hakkı, sağlık ve sosyal yardım hakkı, ailenin sosyal, yasal ve ekonomik korunma hakkı, çalışan göçmenlerin ve ailelerinin korunma ve yardım görme hakkı olarak sıralanır. Ayrıca taraf devletler ikinci bölümde yer alan haklardan 10 maddeden veya 45 fıkradan az olmamak koşuluyla seçecekleri öteki kurallarla da kendilerini bağlayacaklardır. Avrupa Sosyal Antlaşması Türkiye tarafından 14 Ekim 1989 yılında onaylanmıştır. 19 temel sosyal haktan altısını tümüyle, ikisini de kısmen onay dışı bırakmıştır. Tamamı onaylanmayan hükümler çalışma süreleri, dinlenme ve izin hakları, sendikal örgütlenme hakkı, toplu pazarlık hakkı, çalışan kadınların hakları, özürlülerin hakları. Bunların dışında ücretle ilgili 4. ve çalışan çocuklarla ilgili 8. maddelerin bazı fıkraları da onay dışında tutulmuştur.

    TÜRKİYE‘DE YAŞANAN İNSAN HAKLARI SORUNLARI VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

    - Temel uluslararası sözleşmelere taraf olmasına‘ rağmen Türkiye‘de insan haklarının geliştirilmesi konusunda hiçbir ciddi çabaya girilmediği gözlenmektedir. Tam tersine bir çok konuda insan hakları ihlallerinin sistematik ve yoğun olarak sürdürüldüğü bir gerçektir. Bu durum gerek Türkiye‘deki gerekse uluslararası insan hakları savunucuları tarafından izlenmekte ve belgelenmektedir.

    - İhlallerin sistematik olarak sürdürülmesinin en önemli dayanağı kişi temel hak ve özgürlüklerini sınırlamayı asıl, özgürlüğü istisna haline getiren ve kutsal devlet anlayışını her şeyin önüne çıkaran 1982 Anayasası ve bu anayasadan güç alan antidemokratik kurumlaşmadır.

    - 1995 yılında yapılan değişikliklere karşın bu anayasada Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi denetim sisteminde yer almamızın bir sonucu olarak sözleşmeye aykırı maddeler halen bulunmaktadır.
    1. Yargıya başvuru yolunu kapatan anayasal hükümler (Maddeler: 105, 125, 159, 129/3 ve Geçici 15. madde)
    2. Yargıcın yetkisini sınırlayan kurallar (Maddeler 152/3-125/6)
    3. Antidemokratik temel hak kuralları (Maddeler: 87, 26/3, 28, 30, 24/4, 42)

    - Olağanüstü yönetim usulleri başlığı altında yapılan düzenlemeler yönetime tanınan yetkilerin genişletilmesi, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasını beraberinde getirmiştir. Bu durum olağan dönemlere de yansıtılmış, baskıcı olağanüstü dönem fiili olarak devam ettirilmiştir.

    - Türkiye‘de yaşam hakkı güvence altına alınmamıştır. Bunun en önemli kanıtı ölüm cezasının halen ilga edilmemiş olması ve AİHS‘nin konuyla ilgili ek 6 nolu protokolünün imzalanmamış olmasıdır. Faili meçhul cinayetler, yargısız infazlar ve kayıpların halen sürmesi de kişinin yaşam hakkının korunmadığının kanıtlarıdır.

    - Yasaklanmış olmasına rağmen gerek sorgulama sırasında gerekse cezaevlerinde işkencenin sistematik olarak sürüyor olması, işkence yapanlara karşı yargının işletilememesi bir yana işkencecilerin ödüllendiriliyor olması, kötü muamelenin önlenmemesi, ihlallerin münferit olay bağlamında değerlendirilmesi de kişi temel hak ve özgürlüklerinin Türkiye‘de güvence altına alınmadığının en açık kanıtıdır. Bu taraf olunan uluslararası sözleşmelerin de ihlali anlamına gelmektedir. Devlet Güvenlik Mahkemeleri‘nin varlığı ve işleyişi yoluyla ikili hukuk sistemini yaratarak adil yargılanma hakkını ortadan kaldırmış ve demokrasinin önüne engel koymuştur.

    - Gerek Terörle Mücadele Yasası gerek Türk Ceza Kanunu maddelerine göre düşünceyi ifade etme özgürlüğü yok edilmekte ve ağır suç kapsamında tutulmakta, insanlar cezaevlerine konmaktadır. Ayrıca bu yasalarla kişinin özel hayatına ve haberleşmenin gizliliği ilkelerine de müdahale olanağı sağlanmaktadır.

    - Olağanüstü hal ilan edilen bölgelerde ağır insan hakları ihlalleri yaşanmış ve yaşanmaktadır. Demokratik çözüm usulleri yerine uygulanmakta olan askeri tedbirler ve sürdürülmekte olan savaş sonucunda zorla göç ettirme, köy boşaltmaları, faili meçhul cinayetler, insan kayıpları, işkencenin ağır biçimde sürdürülmesi, etnik kimlik ve kültürlerin reddi, temel hak ve özgürlüklerin başında gelen yaşama, barınma, seyahat etme, adil yargılanma, düşünceyi ifade etme gibi hakların önünü kesmiş, yaratılan köy koruculuğu, özel tim gibi kurumlaşmalarla ihlallerin engellenmesi daha da güçleşmiştir. Tüm bunların yanı sıra, seçme ve seçilme hakkı, vatandaşların iradelerine müdahale edilerek ortadan kaldırılmıştır. Cezaevlerindeki tutuklu ve mahkumlar zorla itirafçılaştırılmakta ve bu kişiler devlet eliyle kullanılarak demokrat kişilere baskı yapmakta, faili meçhul cinayetler işletilmektedirler. Çeteleştirilen bu itirafçılar her türlü yasadışı silah ve uyuşturucu kaçakçılığında kullanılarak bölgede sorunların derinleşmesine neden olmaktadırlar. Güvenlik soruşturması gibi hukuksal temeli olmayan bir yöntemle iş ve fırsat eşitliği yok edilmektedir. Cezaevlerinde yargısız infazlar gerçekleştirilmekte, suçlular ceza almamaktadırlar.

    - Çocuk Hakları Sözleşmesi‘nin hükümleri ihlal edilmekte, siyasi suçlu adı altında 18 yaşından küçük olanlar DGM‘lerde yargılanmakta, işkence görmekte ve ağır cezalara çarptırılmaktadır.

    - Kişi temel hak ve özgürlüklerine yönelik olarak gerçekleştirilen ağır hak ihlalleri karşısında ekonomik ve sosyal hak ve özgürlükler ikinci plana itilmek durumunda kalmaktadır. Oysa ki insan hakları kavramı, ekonomik ve toplumsal eşitliğin olmaması durumunda işlemeyecektir. İnsanların siyasi, ekonomik, bilgi edinme, kamuoyunu bilgilendirme vb. hakları ekonomik ve sosyal eşitsizliklerin olduğu ortamlarda gerçekleştirilemez.

    - İmzalanmış bir uluslararası sözleşmenin varlığına rağmen Türkiye‘de kadınlar hem hukuk karşısında hem de diğer yaşam alanlarında ayrımcılığa ve şiddete maruz kalmaktadır. Erkek egemen siyasi partilerde kadınlar ancak kendilerine ayrılan kotalar çerçevesinde siyasete aktif olarak katılabilmektedirler. Medeni Kanun‘un bir çok maddesi (95,152,159) cinsel ayrımcılığın halen mevcut olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Gerek ev içinde gerek toplumsal yaşamda kadın yoğun olarak şiddete maruz kalmakta ve özellikle aile içi şiddet erkeğe atfedilen toplumsal rol açısından onaylanabilmektedir. Bu genel sorunların yanı sıra Olağanüstü Hal Bölgesi‘nde yaşanan şiddet bölge kadınlarının durumunu daha da ağırlaştırmaktadır.

    Temel İnsan Haklarının Güvence Altına Alınması İçin:

    l. Yaşam Hakkının güvence altına alınması sağlanmalı ve ölüm cezası Anayasa‘dan ve diğer ilgili yasalardan çıkartılmalı ve AİHS‘nin EK 6 No.lu protokolü bir an önce imzalanmalıdır. Anayasa‘da kolluk güçlerinin öldürme eylemine ilişkin düzenlemeler iptal edilmelidir. Faili meçhul cinayetler durdurulmalı, faillerin bulunup yargılanması sağlanmalıdır.

    2. İşkence görmeme hakkı güvence altına alınmalı ve
    - İşkence yapanlar yakalanarak en ağır cezaya tabi tutulmalıdır. - Yargıç önünde tekrarlanmayan ifadelerin delil sayılması önlenmelidir. - Her karakol bölgesinde, iktidar partilerinin ve yürütmenin azınlıkta olacağı, gözaltına alınanların yakınlarıyla, avukatlarının, diğer parti ve sivil toplum örgütü temsilcilerinden ve sağlık personelinden oluşan denetleme komitelerinin kurulması, bu komitelere dilediği saatte kolluk güçlerinin sorgulama yerine girme, fotoğraf ve video kaydı dahil durum saptaması yapma, gözaltına alınanları sağlık kontrolüne gönderme, bulguları kamuoyuna açıklama yetkileri verilmelidir.
    - Sorgulama süreci tamamen polis denetiminden ve ortamından çıkarılıp yargıçlık kurumu içine sokulmalıdır. Polis, belge ve bilgi toplama işlevinden tamamen arındırılarak doğrudan yargıçların denetiminde bir sorgulama sistemi oluşturulmalı ve bu süreç içinde de sanığın ya da tutuklunun avukatı ile ilişkilerinin önündeki engel kaldırılmalıdır.

    3. Adil yargılanma sistemi güvence altına alınmalıdır

    4. Düşünceyi İfade Etme Özgürlüğü güvence altına alınmalıdır ve
    - Düşünceyi ifade etme özgürlüğü önünde engel duran ve kaldırılan 141 ve 142. maddeleri ikame eden Terörle Mücadele Yasası ve Türk Ceza Kanunu‘nun, Basın Kanunu‘nun yasaklayıcı maddeleri ortadan kaldırılmalıdır.
    - Olağanüstü Hal Bölgesi‘nde yerlerinden zorla göç ettirilmiş olanların kendi yerleşim bölgelerine dönmeleri sağlanmalı, gördükleri zarar ve ziyanların tazmin edilmesi sağlanmalıdır.

    5. TMY ve TCK‘nın değişik maddelerinde kişinin özel hayatına ve haberleşmenin gizliliğine karışmayı mümkün kılan her türlü muğlak ifade kaldırılmalıdır.Suç ve müdahalede zorunluluk halleri ve biçimi herhangi bir yoruma yer bırakmayacak nitelikte tanımlanmalıdır. Yargı kararı olmaksızın haberleşme özgürlüğü kısıtlanmamalıdır.

    6- Ana dilde eğitim hakkının kullanımı sağlanmalıdır.

    7- Siyasi partiler, dernekler,sendikaların örgütlenme özgürlüğünün önündeki engeller ortadan kaldırılmalıdır. Toplantı, gösteri ve yürüyüş yasaları, basın ve iletişim ile ilgili yasalar yeniden düzenlenmelidir. Tüm çalışanların toplu sözleşmeli, grevli sendikalaşma hakları tanınmalıdır.

    8. Hukuk sistemi emekçi halklar ve insanlık lehine yeniden oluşturulmalıdır. Cezaevlerindeki her türlü anti-demokratik ve insan hakları ihlalleri içeren uygulamalar kaldırılmalıdır.

    9. Yerinden yerel yönetim ilkesi sağlanmalı, bireylerin yaşam çevrelerine ilişkin verilecek kararlara katılımı sağlanmalıdır.

    10. Seyahat özgürlüğü hakkı hiçbir bölge ve yerleşim ayrımı yapılmaksızın özgürce kullanılmalıdır.

    11. Ancak her şeyden önemlisi savcısın sona erdirilmesi gerekmektedir ve demokratik bir düzene erişebilmek, demokrasinin kurumlarını tesis edebilmek için her şeyden önce 1982 anayasası kişi temel hak ve özgürlüklerini temel alan bir yaklaşımla ve taraf olunan ve taraf olunması gereken tüm uluslararası sözleşmeleri esas alarak geliştirilmelidir. Yapılan değişiklikler iç hukuka aktarılmalı ve temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasının önündeki engeller hem mevzuatlarda hem de uygulamada kaldırılmalıdır. Kutsal devlet anlayışı yıkılarak kişi hak ve özgürlüklerinin korunmasını temel alan bir anayasa oluşturulmalıdır. Böyle bir anayasanın oluşturulması sürecine toplumun her kesimi etkin bir biçimde katılabilmelidir.

    12. İnsan hakları, temel hak ve özgürlükler çerçevesinde demokrasi konusunda kapsamlı, etkin eğitim programlan gerçekleştirilmeli ve bu kültürün toplumun her kesiminde özümsenmesinin temelleri atılmalıdır.

    13. Ülkemizde insan haklarının hayata geçirilmesi, egemen güçlerin kendiliğinden bunları teslim etmeleri ile değil, demokrasi ve insan haklarının temel savunucuları ve teminatı olan sivil ve demokratik kitle örgütlerinin mücadeleleri ve emekçilerin siyasi örgütlenmesi ile hayata geçecek, korunacak ve sürekli kılınacaktır.
    SAĞLIK

    İkinci kuşak insan haklarından olan sağlık hakkı, devletin sağlık hizmetleri alanında bireye karşı olan sorumluluklarını düzenler. Sağlıklı yasam hakkı doğuştan kazanılmış en temel bireysel ve toplumsal bir haktır. Demokratik yaşamın en temel unsuru olan bu hak satılamaz, devredilemez ve tasarruf edilemez.

    "Sağlık hakkı" deyimi, sadece hastalanınca tedavi hizmeti alma hakkını değil; daha geniş bir kapsamla, devlet tarafından herkese ücretsiz sağlık hizmeti sunulması anlamına gelir. Günümüzde sağlık hizmeti anlayışı ise, halk sağlığı yaklaşımıyla, herkese eşit, ulaşılabilir, elde edilebilir ve sağlığı koruyucu, geliştirici, iyileştirici ve esenlendirici (rehabilitasyon) öğeleri olan bir hizmeti tanımlamaktadır.

    BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi‘nin yanı sıra bu konudaki en önemli metinlerden birisi 1966 tarihli BM Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi‘dir. Bu sözleşmede, "Herkesin varolan en yüksek fiziksel ve ruhsal standartlardan yararlanma hakkı" kabul edilmesi "bu hakkın tam anlamıyla gerçekleştirilebilmesi için alınması gereken önlemler", "hastalanma durumunda tüm hizmetlerin ve ilginin sağlanabileceği koşulların yaratılabilmesi için gerekli olan önlemler" olarak belirtilmiştir.

    1982 Anayasası‘nda ise sağlık hizmeti devletin yükümlülüğü olmaktan çıkarılmış ve sağlığı şu an varolan sistemdeki antidemokratik uygulamaların ve toplumsal eşitsizliklerin en yoğun yaşandığı bir alan haline getirmiştir. Sağlık alanında 1980‘lerden bu yana değişik biçimlerde parça parça uygulamaya konulan özelleştirme Sağlık Bakanlığı‘nın son şeklini verdiği yasa tasarısı ile artık kamu sağlık sisteminin bütünüyle tasfiye edilmesi aşamasına getirilmiş bulunuyor.

    1992 tarihli OECD Sağlık Hizmetleri Reformu (The Reform of Health) başlıklı raporda sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi tavsiye edilmektedir. Raporda sağlığın tümüyle özel sektöre devredilmesinin bazı sakıncalarına değinmekle birlikte, rekabetçi piyasa koşulları içinde sağlık hizmetini üreten ve tüketenlerin kendi yararlarını düşünecekleri; piyasa koşullarının ekonomik etkinlik ve eşitliği sağlayan bir işlev göreceği vurgulanmaktadır. Dünya Bankası ve OECD gelişmiş kapitalist ülkelerde sürekli artmakta olan kamu sağlık harcamalarını azaltma iddiasıyla özelleştirmeyi önerirken Türkiye gibi azgelişmiş bağımlı ülkelerde ise tedavi hizmetlerinin özelleştirilmesi ile sağlığa piyasada ek kaynak yaratılacağı, devletin tedavi hizmetleri yükünden kurtularak temel koruyucu sağlık hizmetlerine kaynak ayırabileceği iddiasıyla özelleştirmeyi tavsiye etmektedir. Türkiye‘de somut proje olarak ilk kez 1992 yılı başında ortaya atılan Sağlık reformu aldatmacasının gerekçesi de aynen bu raporda öne sürülen gerekçelerdir. Çünkü projenin gerçek sahibi Dünya Bankası diğer kapitalist ülkelerdir. Anarşik üretim ve anarşik tüketim anlayışına sahip olan kapitalizm sağlık kurumlarını da birer fabrika olarak görüp artı değer üretme anlayışı ile hareket etmektedir.

    Sosyal Devlet ilkesini belirlemeyen hükümetlerin hepsi de sağlık için yeterli kaynak ayırmamış ve gerekli düzenlemeleri yapmamışlardır. Ülke kaynaklarının çoğunluğunu aşırı tüketime, silahlanmaya, diyanet işleri başkanlığına ve çıkar gruplarının kullanımına ayıran hükümetler sağlığı özelleştirerek sağlık sorunlarını çözeceklerini sanmaktadırlar. Sağlık hizmetlerinin devletin sorumluluğundan alınarak özel sektöre devredilmeye başlanması, daha önce tanımlanan "sağlık hakkı" nın ana özelliklerinden olan erişilebilirliği yok etmekte, böylece sağlıkta eşitsizliği getirmektedir. Kar oranlarının çok yüksek olabildiği ve "müşteri"nin hiçbir sektörde olmadığı kadar bilinçsiz-bilgisiz ve umarsız olduğu sağlık sektörü, yatırımcılar için çekici bir alan oluşturmaktadır. Sağlığın metalaşması ve sağlık hizmetlerinin sadece kar getiren alanlarla sınırlandırılarak pazar ekonomisi ile biçimlenmesi, sağlıkta özelleştirmenin doğal sonucudur. Bu koşullarda o büyülü(!) rekabet ortamının kaliteyi arttıracağını ye sağlık hakkının herkes tarafından elde edilebileceğini düşünmek, safdillik olur.

    Sağlık alanının özelleştirilmesi sağlık hizmetlerinin belirli bölgelerde yığılmasına, bölgeler ve yerleşimler arası hizmete erişim açısından eşitsizliğin artmasına, dar gelirlilerin bu hizmete erişimini zorlaştırmaya ve giderek yoksun kalmasına, sağlık personelinin işsizlikle karşı karşıya kalmasına yol açacaktır. Ülke genelinde yaşanan sağlık sorunlarının yan ı sıra Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri‘nde savaş koşulları nedeniyle sağlık sorunları bir kat daha ağırlaşmaktadır. Sağlık ocaklarının ve hastanelerin kapalı tutulduğu bir çok yerleşim birimi bulunmakta ve bu binalar farklı amaçlar için kullanılmaktadır. Sağlık personeli sürgün edilmekte, faili meçhul cinayetlere kurban gitmektedir. Savaşın bir sonucu olarak ortaya çıkan zorunlu göç ve göçün neden olduğu yoksullaşma göç edenlerin zaten yetersiz olan sağlık hizmetlerine erişimini daha da zorlaştırmaktadır. Gerek savaş koşulları gerek göç, insanlar üzerinde psikosomatik ve fiziksel rahatsızlıkların oluşmasına, yetersiz altyapı bulaşıcı hastalıkların artmasına kaynaklık etmektedir.

    alıntı

    https://www.main-board.com/siyaset-bilimi/767504-demokratik-ulkelerde-insan-haklari-1-a.html#post5104962
    https://www.main-board.com/siyaset-bilimi/767503-demokratik-ulkelerde-insan-haklari-2-a.html#post5104961
    https://www.main-board.com/siyaset-bilimi/767501-demokratik-ulkelerde-insan-haklari-4-a.html#post5104959
0 0 0