Bir Zamanlar Rize Ailesi - 2

Son güncelleme:
  • Hukuki bakımdan cevaz verilmekle beraber hoş görülmeyen boşanmanın erkek, kadın ve çocuklar açısından bir takım sonuçlar doğurduğu malumdur. Gerçekleşen boşanmanın çeşidine göre farklılıklar gösteren bu sonuçlar; mehr-i müeccel, iddet nafakası ve meûnet-i süknânın verilmesi ya da feragati, iddet tespiti ile çocuğun durumu ve nafakası şeklinde gerçekleşmektedir. İddet müddeti, bilhassa kadının başka birisi ile nikâhlanabilmesi için önemlidir. Bu bakımdan bu konu ile alakalı üzerinde çalıştığımız sicilde 4 adet kayıt bulunmaktadır. İddet müddeti hakkında öncelikle boşanan kadın ve erkek ile mahalle sakinlerinden bilgi alındığı ya da bizzat onların ihbar etmek suretiyle bilgi verdikleri görülmektedir.

    9 Muharrem 1332’de Andre (Hurmalık-Kayabaşı) köyünden İsmailoğlu İsmail bin Hasan 141 kuruş mehr-i muaccel ve 400 kuruş mehr-i müeccel ile Zehir Alioğlu kerimesi Sabire bint Ali ile 10 senelik evli iken, Sabire, kocasının kendisini Hicrî 1328’de üç talak ile boşadığını iddia ederek Taşcıoğlu Mehmet bin Hasan’a kaçmış. Mehmet de Sabire’nin, eşinden ayrıldığını ve kendisinin iddetini tamamladığını söyleyerek onunla evlendiğini iddia etmiş. İsmail de bunun üzerine Sabire’nin hâla kendi eşi olduğunu ve o tarihte Dersaadet’te ikamet ettiğini şahitler huzurunda ispat etmiş. Mahkeme de Sabire’yi Mehmet’den ayırıp İsmail’in evine dönmesi için tembihte bulunmuştur .

    Kendilerine yetecek kadar nafaka bırakılmadan terk edilen ve uzun yıllar geçse de kocalarından ölü yada diri olduklarına dair herhangi bir haber alamayan kadınların, Hanefi mezhebine göre boşanma hakları yoktur. Ancak kadınların mağduriyetini önlemek için 16. asrın sonlarına kadar Şafii mezhebinin görüşü esas alınmıştır. Ne var ki 16. asırdan sonra muhtemelen bir fermanla bu imkândan vazgeçilerek tekrar Hanefilerin görüşüne dönülmüştür .

    Oysa sıkıntı içerisinde olan kadınların, dört yıldan fazla bir süre kayıp kocalarından tefrik edilmemesi, onları zor durumda bırakmıştır. Bu probleme Hanefilerin bulabildiği çözüm, kadın için mahkemece günlük nafaka takdir etmek ve başkalarından borç alabilmesi için izin vermektir .
    Örneğin, 17 Rebîülâhır 1331’de Rize’nin Kozandinoz (Taşlık) köyünden Kakşioğlu Maksud bin Arslan eşi olan Şahsene bint Abdurrahman’ı nafakasız bırakıp Rusya’ya gitmiş. Şahsene mahkemeye gelerek nafaka talebinde bulunmuştur. Mahkeme de olayın doğruluğu için şahitleri dinlemiş ve gaip eşi üzerine aylık 45 kuruş nafaka takdir etmiştir .

    29 Rebîülâhır 1332’de Rize’nin Varankoz köyünden Sufuroğlu Memiş bin Receb eşi olan Sirkecioğlu kerimesi Fatıma bint Kamil’i nafakasız bırakıp Romanya’ya gitmiş. Fatıma mahkemeye gelerek eşinden nafaka talep etmiş. Mahkeme de olayın doğruluğu için şahitleri dinlemiş ve gaip eşi üzerine aylık 60 kuruş nafaka takdir etmiştir .

    Görüldüğü üzere, evliliğin devamında, dinî, kültürel, sosyo-ekonomik, biyolojik, vb. bakımlardan ailede ciddi sıkıntıların ve olumsuz işlevlerin ortaya çıkacağı anlaşıldığında, aşırı güçlüklerle karşılaşılmadan, evliliklere son verilebilmiş ve aileler çözülebilmiştir. Bu bakımdan ailede, aile ile birlikte, aile üyelerinin her açıdan korunması, onların toplumun sağlıklı birer üyeleri olmaları yönünde toplumsal bir anlayış gayreti, bu dönemde Rize ailesinde gözlemlenmiştir.

    3. Koruyucu Aile Müesseseleri

    Aile üyelerinin ölümü veya tarafların birisinin veya her ikisinin talebiyle karı-koca arasındaki anlaşmazlık, uyumsuzluk ve geçimsizlik gibi sıkıntılarla aile, çözülmeyle karşı karşıya kalabilmektedir. Aile bu ikisinden hangi şekilde çözülürse çözülsün, parçalanmış ve aile üyelerinin özellikle kadınlar ve çocuklarının bakım, geçinme ve mesken gibi ihtiyaçlarının karşılanması problemi ortaya çıkmaktadır.

    Koca veya babadan yoksun bir ailede, dış tehlikelerden korunma ve ailenin nafaka temini ve ilişkilerin düzenlenmesi vb. şeyler büyük ölçüde ortadan kalkacaktır. Karı veya anneden yoksun bir ailede de, çocukların bakımı ve beslenmesi, yetiştirilmesi, karı-koca ilişkilerinin gerçekleşmesi vb. hususlar olumlu anlamda yerine getirilemeyecektir. Bütün bu fonksiyonların aksamasından dolayı aile üyelerinin yeniden topluma kazandırılması için koruyucu aile müesseseleri kurulmalıdır.

    Bu çerçevede acaba söz konusu dönemde Rize’de parçalanan ailelerin giyinme, yeme-içme ve barınma gibi temel ihtiyaçları ne gibi müesseselerle karşılanmıştır? Burada bu husus ele alınacaktır. Bu müesseseler arasında nafaka ve mehir de olmasına rağmen bunları yazımızın baş tarafındaki kısımlarda değerlendirmeyi uygun gördük. Bu müesseseler dışındakileri değerlendirmeye geçebiliriz.

    a. Vasilik

    Ebeveynden birisinin veya her ikisinin vefat etmesiyle parçalanmış ailelerin ergenlik yaşına girmemiş çocuklarının ebeveynlerinden kendilerine intikal eden mirasları vardır. Henüz sorumluluk almayan çocuklara intikal eden mal varlığının nasıl korunacağı veya nasıl çalıştırılarak üretim veya ticaret hayatına katkı sağlayacağı önemli bir problemdir. Bu konudaki problemlerin çözümü için Osmanlı aile hukukunun temelini oluşturan İslâm hukuku çerçevesinde vasilik kurumu teşekkül ettirilmiştir. Bu hususla ilgili bazı örnekleri XX. yüzyılın başında Rize ailesinde de gözlemlemek mümkündür.

    İncelediğimiz sicilde vasilerin velayeti altındaki çocukların mallarını koruyabilmeleri için vesayetin gerektirdiği bütün işleri yapmaya gücü yetmesi gerekir. Vasiliği reşit olmayana, sefihe, hasta, yaşlı ve aldatabilecek kimseye vermek sahih değildir . Bu şart sicilde “emanet ile maruf istikamet ile mevsuf ve her vecihle vesayet uhdesinden gelmeye kadir” şeklinde geçmiştir. Vasilerin yapmaları gereken bir diğer iş de vasisi oldukları çocukların menkul ve gayr-i menkul mallarını onlar reşit olup kendi işlerini doğru ve hatasız görebilecekleri zamana kadar (vakt-i rüşd-i sedadlarına), korumak ve gözetmek (hıfz ve ru’yet) ve çocukların işlerini düzenlemektir (tesviye-i umur). İncelediğimiz sicilde vasi olarak atanan kimsenin saydığımız özelliklere sahip olduğu ifade edildikten sonra bu husus vasinin ikamet ettiği mahallesinin imam, muhtar ve ihtiyar heyeti tarafından verilen mühürlü bir ilmuhaberle de tescil edilmektedir.

    Örneğin, 22 Cemâziyelevvel 1331’de Rize’nin Setoz (Ortaköy) köyünde ikamet ediyorken vefat eden Memişoğlu Süleyman bin Mustafa’nın mirası oğlu Mehmet ile kızı Yeter’e kalıyor. Ancak onlar, babalarından kalma miraslarının korunması ve gözetilmesi için henüz küçük yaşta olduklarından amcaları Mustafa vasi olarak mahkeme tarafından tayin edilmiştir .

    Vasilik kurumu sayesinde yetim veya öksüz kimsesiz, bakımsız ve ilgisiz kalabilecek çocuklar, bu sıkıntıdan kurtulabilmişler, hatta hakkıyla veya gereği gibi malını harcamayan vasilerini yargıya şikâyet edebilmişlerdir. Çocukların mallarına karşı kötü niyet ve girişim besleyecek velilerine ve yakınlarına karşı vasilik, bir sığınak görevi görmüştür.

    b. Hacr ve Terbiye

    Hacr, lügatte birini, malını kullanmaktan menetme, birine bir şeyi yasak etme manasında kullanılmaktadır . Istılahi manada ise, “Bir muayyen şahsı tasarruf-i kavlisinden menetmektir” ki o şahsa bu hacrdan sonra mahcur denir. Tasarruf-i kavliden men; o tasarrufu hükümsüz, gayr-i sabit ve gayr-i nâfiz addetmek demektir. Hacr, fiilde geçerli değildir. Çünkü yapılan işin reddi mümkün olmamaktadır. Kârla zararı ayırt edemeyecek kadar küçük olan çocuklar, meşru mallarını doğru olarak kullanmada çeşitli engeller olduğu için, İslâm bu gibilerin mağdur olacağını hesap ederek kullanım ve tasarruf hakkını yasaklamıştır .

    İslam hukuku, hacr’a maruz kalan kişilerle ilgilenmeyi, onların beslenme ve barınma ihtiyaçlarının giderilmesi, mallarının korunup en uygun şartlarda tasarruf edilmesi görevini babasına, babasının vasisine, velisine, velisinin vasisine, hâkime, hâkim bulunmazsa cemâat-i müslimîne bırakmıştır .

    Bir kız veya erkek çocuğu rüştünü ispatlamadan, âkil/âkile olmadan babasından kalan malı istediği gibi tasarruf edemez. Ettiği takdirde, ileride pişmanlık doğuracak zarar ve mağduriyetler olabilir . Osmanlı dönemi uygulamaları çerçevesinde bu tür örnekleri bu sicilde bolca görmek mümkündür. Bir kişi vasi tayin edilirken, çocuğa bakmak, yedirip-içirmek, besleyip-büyütmek, terbiye etmek, babasından kalan terekeyi korumak ve en uygun şartlarda tasarruf etmek şartıyla tayin ediliyordu. Hatta öyle ki vasi tayin edilen şahıs veya şahıslar, çocukların malından kendilerine istedikleri kadar “nafaka ve kisve baha” dahi tayin edemezlerdi. Günün şartlarına göre, babalarına kalan maldan, her çocuk için ne kadar gıda ve giyim masrafı olacağını belirlemek üzere mahkemeye başvurmak zorunda idiler . Mahkemenin tarafların sosyal statüsüne göre (kadr-i ma‘rûf), bir “hüccet”le günlük veya aylık olarak belirlediği “nafaka ve kisve baha” kadar kullanmakla yükümlü idiler . Hâdinelerin (çocuğun gözetimini üstlenen şahıs) genellikle çocuğun babasından ve hayatta değilse, en yakın başka bir erkek velisinden aldıkları ücret miktarları günlük 30 para ile 5 kuruş, aylık olarak ise 7,5 kuruş ile 100 kuruş arasında değişmektedir.

    11 Ramazan 1330’da Rize’nin Karasu köyünden Mahbube bint Abdulaziz, eşinin ölümünden sonra çocuğunun gözetimini üstlenmiş. Altı yaşında olan kızı Fatıma için babasının malından uygun miktarda nafaka takdir edilmesini talep etmiş. Mahkeme de köy imamı, muhtar ve ihtiyar heyetinin verdiği ilmuhaberi dikkate alarak Mahbube’ye aylık otuz kuruş nafaka takdir etmiştir .

    16 Recep 1332’de Rize’nin Rados köyünden Musibe bint Hacı Salih ile Hanes köyünden Mustununoğlu Hamza bin Süleyman hul yoluyla boşanmışlar. Musibe boşanma sonucunda çocuğu Şevket’in bakımını üstlenmiş. Mahkemeden çocuğu için nafaka takdirinde bulunmuş. Mahkeme de Musibe ve Hamza’nın rızalarını alarak aylık 30 kuruş nafaka takdir etmiştir . Sicilde bunlara benzer örnekler bulmak mümkündür.

    c. Eytam Sandığı

    Osmanlı toplumunda yetimlere miras yoluyla kalan menkul ve gayri menkul malların vasileri tarafından işletilmesi ve sermâyenin kontrol altına alınarak elde edilen gelirin, bu şahısların ihtiyaçlarının karşılanması için harcanması, reşit olduklarında ise kendilerine teslim edilmesi için oluşturulan kurumlara, eytâm sandığı adı verilmektedir . Bu keselerin görevi; keselerde saklanan malın veya paranın ihtiyaç sahiplerine kefiller göstermek kaydıyla verilmesi şeklindedir. Bu şekilde yapılan bir düzenleme hem yetimlerin mallarının değerlendirilmesi hem de çocuklar reşit oluncaya kadar başka şahısların onların paralarını borç karşılığı kullanması açısından önemlidir. Bu müessese bir nevi banka gibi faaliyet göstermektedir.

    18 Zilkade 1331’de Rize’nin Kamaşnoz (Mermerdelen) mahallesinden Sarı Ahmetzâde Rıza Efendi ibn Osman Efendi, Eytam müdürü Hafız Harun Efendi huzuruna gelerek vefat etmiş olan Alemdarzâde Hacı Recep Efendi’nin yetimleri Şaban, Ramazan ve Muharrem’in mallarından toplam 1200 kuruş almış olduğunu kefiller göstererek beyan etmiş .

    Ancak bazen Eytam sandığından alınan paraların ödemesinin geciktiği de olabiliyordu. Bu durumda kefillere, eytam sandığından alınan paranın geri ödenmesi için uyarı yapılmıştır. Rize’nin Samri mahallesinde ikamet eden Kalafatoğlu Hacı İbrahim, Eytam sandığından 607,5 lira akçe borç para almış ama ödememiş. Mahkeme de kefilleri olan Rıdvan ve Kemal’e borcu ödemeleri gerektiğini bildirmiştir. Mahkeme, bu süre zarfında işleyecek olan nema ve bütün masrafların da kefiller tarafından karşılanacağını belirtmiştir . Diğer bir örnekte ise; Memiş Bey’in Eytam sandığından aldığı paranın ödenmediği için hem Memiş Bey’e hem de kefilleri olan Hacı Şaban ve Memiş ve Hakkı Efendiler’e aldıkları 1500 kuruşu ödemeleri gerektiği ayrıca 232 kuruş da faizinin (%15.5) olduğu sicilde kaydedilmiştir .

    Eytam Sandıkları, hem yetimlerin mallarını saklamada önemli bir kurum oluşturulmuş hem de saklanan para veya değerli eşyaların ihtiyacı olanlara belli şartlar altında verilmesiyle ekonomiye katkı sağlamıştır.

    Sonuç itibarıyla araştırdığımız dönemde Rize’de “nafaka, mehir, vasilik, hacr ve terbiye, eytam sandığı” gibi kurumlar, aileler çözüldüğünde ailenin geriye kalan üyelerini, özellikle çocukları ve kadınları korumuş, onların sıkıntıya düşmesine engel olmuş ve bu ara dönemi başarıyla atlatmalarını temin etmiş ve yeni bir aile hayatına geçmelerini, topluma katılmalarını sağlamıştır. Bu bakımdan bu kurumlar, onları geçinebilme ve toplumsal ihtiyaçları karşılayabilme açısından olumlu anlamda himaye etmiştir.

    Sonuç ve Değerlendirme

    Bu araştırmada, bireyin içinde sosyalleşmeye başladığı, kültürel ve dinî değerleri öğrendiği, toplumların geleceği için yeni neslin yetiştirildiği sosyal bir grup ve toplumun küçük bir örneği olan ailenin, yirminci yüzyılın başında 1509 no’lu Rize şer’iyye siciline göre sosyo-ekonomik ve kültürel yapısını ortaya koymaya çalıştık.

    Geçmişi yorumlama iddiasıyla yapılan araştırmaların pek çoğunda gözlemlenen en önemli aksaklıklardan biri kuşkusuz özgün kaynakların gözden kaçırılmasıdır. Bu durum, aileyi konu edinen çalışmalarda da ortaya çıkmaktadır. Çoğu ikincil olan az sayıdaki kaynakların yinelenmesinden oluşan bu tür çalışmalar yeni bir şey getirmedikleri gibi, verilen bilgilerin tartışılmadan doğru kabul edilmesine neden olmaktadırlar. Daha da önemlisi, ailenin oluşum sürecinin, evlilik tiplerinin, ailenin işlevi ve çözülmelerinin, başka bir deyişle aile yapısının, her toplum ve kültüre göre farklılık gösterdiği gözardı edilmektedir.

    Her toplumun aile yapısında, insanlığın sosyal yaşamı ve aile yapısı için faydalanılabilecek değerler ve normlar vardır. Her toplumun kendine özgü sosyo-ekonomik ve kültürel kalıpları vardır ve bunlar aile kurumunu etkilemektedir. Hicrî 1330-32 yılları arasını kapsayan ve birincil yazılı tarih kaynağı olan Rize şer’iyye sicilleri vasıtasıyla yaptığımız doğrudan ve dolaylı gözlemlerimize göre Rize ailesi, üyelerinin sosyalleşmesi, topluma kazandırılması, kültürel ve dinî değerlerin yaşanılması, yeni nesle aktarılması ve de toplumun devamının sağlanması gibi önemli rolleri hem tabii hem de dinî bir kurum olarak toplumsal yapıda işlevini yerine getirmiştir.

    Ailenin oluşum sürecinde nikâh müessesesi, ister erkek ister kadın olsun her iki tarafa da belirli statüler kazandırmış ve bu statüler gereği de belirli roller ve sorumluluklar yüklemiştir. Söz konusu dönemde, Rize ailesinde koca, ailede mutlak bir otoriteye sahip olmayıp, ailedeki üstünlüğü, aile işleyişini düzenleme, yönetme ve ihtiyaçlarını karşılama şeklindedir. Koca, ailedeki statüsü ve yetkileri dışında dilediği gibi hareket etmeye yöneldiğinde, karısı ve çocukları tarafından uyarılmış veya dava edilmiştir.

    İlgili dönemde Rize ailesinde kadınlar, ekonomik bakımdan özel mal, mülk edinebilmişler ve bu varlıklarını kendi hür iradelerine göre tasarruf edebilmişlerdir. Nikâhla birlikte almaya hak kazanılan mehirler, kocanın veya babanın değil; bizzat kadınların özel mülkiyeti ve tasarrufunda olmuştur. Rize ailesinde kadınların bu sosyo-ekonomik statüsü; onların ev içi yaşamdan ev dışı yaşama katılmalarına fırsat tanımıştır. Kadınlar, İslâm’ın sosyal yaşamla alâkalı değerlerini dikkate alarak üretime katkıda bulunmuşlardır. Sahip oldukları servetleri ile borç para vererek veya ortak olarak ticarî işleri yürütmüşlerdir.

    Bu gözlemlere bakılarak, kadınların bugünkü manada kamusal alanda yer aldıkları gibi bir anlayış ve değerlendirme yanlış olabilir. Burada önemli olan sanayi toplumu olmayan ve İslâmî değerlerin sosyal yaşamda ağırlığını hissettirdiği XX. Yüzyılın başındaki Osmanlı toplumu ve ailesinde kadınların eve hapsedilmedikleri; aksine toplumsal yaşama katılabilmiş olmalarıdır.

    Osmanlı ailesinin Anadolu görünümünden bir kesiti temsil eden Rize ailesinde XX. Yüzyılın başında çok eşlilik sanıldığının aksine yaygın değildir. Birden fazla kadınla evlilik oranı sayıca çok azdır. İslâm Dini’nde çok eşle evliliğe izin verilmesine rağmen toplumda dini bilgileri ve yönlendiricilikleriyle kabul gören din adamlarının bu tip evlilik yapanlar arasında yer almadıklarını görüyoruz. Daha çok, yönetici statüsündeki kimselerin veya ekonomik durumları iyi olanların bu tip evliliği tercih edişine rastlıyoruz.

    Toplumda işlevini yerine getiren aile, ailenin en temel üyelerinden anne veya babadan birinin ölümü sonucu parçalanma ile karşı karşıya kalabilmektedir. Bu durumda, Rize ailesinin çocukları, söz konusu tarihi periyotta nafaka, mehir, vasilik, hacr ve terbiye, eytam sandığı gibi aileyi koruyucu müesseselerle, fiziksel ve ekonomik açıdan himaye edilmişler ve topluma yeniden kazandırılmışlardır. Aileler kadının iradesi dışında çözülmüşse, hem kadın hem de çocukları aynı koruyucu müesseselerle ve mehr-i müeccel kurumuyla belirli bir süre barınma, yiyecek-içecek gibi konularda kocanın zorunlu olarak sorumlu tutulduğu koruma altına alınmışlardır. Böylece çözülmüş/dağılmış aileler, herhangi bir sıkıntı ve endişe hissetmeksizin topluma yeniden uyum sağlayabilmişlerdir.

    Çalıştığımız dönem üç senelik bir dilimi kapsadığı için Rize ailesi hakkında genellemelere gitmek pek doğru sayılmaz. Bu sicil, çalıştığımız dönem, Rize ailesinin yapısını, etkinliğini, günümüze kıyasla farkını anlamada bize önemli bir rehber olmaktadır. Ancak diğer Rize şer’iyye sicillerinin de incelenmesiyle daha uzun bir döneme ait etkili ve genel bir değerlendirme yapılacağı kanaatindeyiz.

    Arş. Gör. Ümit ERKAN

    Kaynak: Osmanlı Araştırmaları

    alıntı

    https://www.main-board.com/rize/768092-bir-zamanlar-rize-ailesi-1-a.html#post5106274
0 0 0