Akademik Tıp ve Parapsikolojik Tıp - 1

Son güncelleme: 03.09.2014 14:48
  • geleneksel tıp yöntemleri - akademik tıp tarihçe - parapisikolojik tıp nedirBatı akademik tıbbında genellikle geleneksel tıp yöntemleri dışında, hastalıklara şifa olabilecek farklı bir yöntemin varlığı üzerinde durulmamaktadır. Bu, uzun bir zamandır yenilenmesi ve değiştirilmesi gereken bir görüştür. Bazı teşhis, şifa ve ameliyat yöntemleri vardır ki, bunlar ne tıbbi ne de bilimsel bilgileri mizle açıklana bilir. Tıp eğitimi almamış olmasına rağmen resmi olarak tedavi izni olan pratisyen doktor Sigrun Seutemann'ın, tanımadığı bir hastanın aurasına bakarak birkaç saniye içinde yaşadığı ağır felç rahatsızlığının oluşum sebebi üzerine yaptığı teşhis günümüzde hala sırrını korumaktadır: Tetanos serumu sebebiyle zehirlenme. Bu teşhis, hastanın başvurduğu üniversite kliniği tarafından gerçekleştirilen bir buçuk yıllık nörolojik ve psikiyatrik gözleme rağmen yapılamamıştı. Amerikalı şifacı Ambrose Worral'ın inanılmayacak kadar kısa bir sürede bir tümörü yok etmesi sırasında neler olup bittiğini de bilmiyoruz. Üstelik bu tedavi için tüm yaptığı o kısacik süre boyunca hastanın rahatsızlığının kaynaklandığı yere birkaç kez ellerini yerleştirmekten başka bir şey değildi.

    Londra'daki kliniklerden birinde yatan ve doktorların çoktan sağlığından umudu kestikleri bir hastanın, kendi bilgisi dışında ailesinin talebiyle, ünlü İngiliz şifacı Harry Edwards'ın kilometrelerce uzaktan kendisine odaklandığı anda aniden iyileşmesini, bizim kabul ettiğimiz ne tıp, ne fizik ne de kimya açıklayamaz. Brezilyalı şifacı Hose Arigo'nun, tanınmış bilim adamı ve doktor Henry Pucharich'in kolu üzerindeki küçük tümörü, bildiğimiz bir bıçak ile ve tamamen acısız olarak nasıl yok ettiğini de bilemiyoruz. Bu ameliyat esnasında ne bir enfeksiyon olmuştu, ne kan akmıştı ne de yara izi kalmıştı. Filipinler'de gerçekleştirilen ameliyatları ele aldığımızda ise bu süreçler, rasyonel düşünce tarzımız için çok daha anlaşılmaz bir hal almaktadır. Psişik cerrahlann yalnızca elleriyle bedenin içine giriyor göründüğü cerrahi müdahalelerle, ağır organik acıları yok ettikleri bu ameliyatlarda neler olup bitmektedir? "Sağlıklı insan aklı" burada iflas etmekte ve mantık protestoda bulunmaktadır, çünkü olamayacak olan olamaz.

    Dünya görüşümüzün yerinden oynatılmasına izin vermektense, gerçeklerin çarpıtıldığını veya bir hilekarlığın söz konusu olduğunu düşünmeyi tercih ederiz. İlk gramofon, birkaç seçkin bilim adamı tarafından önüne getirildiğinde, Paris Bilim Akademisi'nin genel sekreteri de bunun "Hilekarlık!" olduğunu düşünmüştü. Önünde bir varıtraloğun (karnından konuşan, Ç.N.) bulunduğunu sanmış ve hilesini açığa çıkarmak için adamın üzerine yürüyerek boğazını sıkmıştı. Ancak herkesin şaşkın bakışları arasında makine konuşmaya devam etmişti.1893 yılında, Berlinli genç bir cerrah olan geleceğin ünlü CarI Ludwig Schleich'ı, kendi geliştirdiği lokal anestezi yöntemini, bir doktorlar kongresinde tanıtmak istediğinde, orada bulunan tıp otoriteleri tarafından salondan dışarı atılmıştı. 1910 yılında Hamburg' da, bir Alman nörolog ve psikiyatristleri kongresinde, psikoanaliz üzerine bir konu açıldığında, Prof. Wilhelm Weygandt yumruğunu masaya indirerek tüm kızgınlığıyla: "Bu, bilimsel bir toplantının konusu değil; polisin işidir!" diye bağırmıştı."Mümkün olanın olanaksızlığı" üzerine birçok örnek verilebilir.

    Bunun için son elli yıl içerisinde, doğa bilimleri alanında keşfedilmiş olan bilimsel bulgulara ve kaldırılmış ya da değişime uğramış görüşlere bakmak yeterli olacaktır. Bunun yanında şimdiki durumu göz önünde bulundurarak bir hatta iki yüzyıl ileriye bakıldığında, "Matematik dışında 'olanaksız' sözcüğünü kullanırken insan dikkat etmeli." diyen Fransız matematikçi Arago'ya katılmamak elde değil. Daha bir kuşak öncesinde, atom bombası ve ay yolculuğu, kalp ve böbrek nakli olanaksız sayılan işlerdendi. Bunların yani kaydettiğimiz ilerlemelerin, her ne kadar büyük ve olağanüstü işleri olsa da, neredeyse sadece teknik başarılarla sınırlı olması, mantıki olmaktan çok düşündürücü değil midir? Öyle görünüyor ki insanlık artık teknoloji ile ruhsallık arasında bir seçim yapmak zorunda, ancak çoğunluk çoktan kararını ilk olasılıktan yana kullanmış gibi. Rasyonel çağın bilimleri, ilgisini neredeyse tamamen maddi dünyaya yöneltmiş durumdadır ve insanların madde ötesi gerçekliklere ait ilgisi bundan çok zarar görmüştür.

    Öyle görünüyor ki, insanlar kendilerini her asırda, insanoğlunun yapabileceği ne varsa tümünü yapmış ve yapabileceklerinin en uç zirvesine tırmanmış gibi görmektedir. Geride bıraktığımız yüzyılın sonuna doğru, bilim adamlarının çoğu, temel olarak dünyamızda keşfedilebilecek yeni hiçbir şeyin kalmadığı konusunda hemfikirdiler. Önemli tüm doğa kanunlarını bildiklerini düşünüyorlardı ve yeni enerji formlarının olabileceği düşüncesi akıllarının ucundan bile geçmiyordu. Zamanının bilimsel dünya görüşüne uymayan şeylere inanan insanlara ya acıyarak gülünüp geçiliyor ya da bu insanlar pek yumuşak olmayan medeni bir tarzda boykot ediliyordu. Bugün artık, geçen yüzyılın dünya görüşünün, mükemmelliğin çok dışında ve tek taraflı bir yapılandırmaya sahip olduğunu biliyoruz. Bugün kabul etmiş olduğumuz bazı realitelerle bile geçmişte uzun süre mücadele edilmişti. Örneğin hipnoz, günümüzde artık yalanlanmamaktadır; rüya psikolojisi ile ilgilenen birisi de artık şarlatan olarak anılma endişesiyle yaşamak zorunda değildir.

    Atomun parçalanamaz olduğu tezinin bir yanılgıdan başka bir şeyolmadığını da artık biliyoruz ve hatta roketIere alışmış insanlar olarak bir zamanlar zeplin ve uçak gibi uçan araçların yapılabilme ihtimalini reddeden insanların var olduğuna inanmak bize çok uzak görünmektedir. Oysa bugün kullandığımiz uzay raketlerinin fikir babası ve öncüleri olan Oberth ve Godard, 20. yüzyılın teknik sahtekarları olarak görülmekteydiler. O zamanlar şuna kesin gözüyle bakılıyordu: Enerji kazanımı, belli bir ölçüde kömür enerjisinden öteye geçemez! Oysa günümüz atom reaktörleri, uzun bir zaman önce kömürden üretilen enerjinin milyon kat ötesine geçmiş bulunmaktadır. İnsanın kendisinde mevcut enerjiler de, günümüzde bu alanlarda çalışan araştırmacılar tarafından, eskisine oranla daha yüksek seviyelerde tahmin edilmektedir. Beyin araştırmacıları, beyin kapasitemizin sadece yüzde onunu kullanabildiğimiz görüşündedirler. O halde soru şudur: Bizler yani günümüz insanları, atalarımızın yanlışlarından ders aldık mı?

    Şu an, bizim mümkün olanın dışında olarak değerlendirdiğimiz fikirlerin ve fenomenlerin kategorik hükümlendirilmelerinde daha mı dikkatli davranmaktayız? Cevap: Hayır! Anlaşılan son yıllarda gözümüzün önünde gerçekleşen tüm bu hızlı gelişmelere rağmen geçen yüz yıllık süre bile, bu konuda biz insanları değiştirmeye pek de yeterli olmamış. Büyük bir olasılıkla bu süreçte insanın farkına varamadığı, onu çaresizlik içinde bırakan bazı psikolojik baskılar da söz konusudur. Anlaşıldığı kadarıyla her insanda, kendisini şu ana kadar oluşturmuş olduğu düşünce rayından dışarıya çıkarabilecek her şeye karşı savunmaya iten doğuştan gelen zihinsel bir mekanizma söz konusudur. Bu savunma mekanizması, ruhsal-zihinsel birçok işlev gibi, tamamen bilinçdışı bir fonksiyondur, öyle ki insan zorunlu olarak bunun hakimiyeti altına girmektedir.

    Olası t4m ön yargı biçimleri bundan kaynaklanmaktadır. Pratisyen psikolog ve psikoterapistlerden biri bu konuda şunları ifade etmişti: "İnsanların çoğu eğitilmek yerine, kendi görüşlerinin onaylanmasını ister. Psikoterapiste giden psikopatlar bile, kendi yanlış görüşleriyle bu rahatsızlığı oluşturduğu halde, bu görüşlerinin düzeltilmesini istemez. Kişi elbette kendi temel görüşlerine ters düşmedikleri ve tamamen yeni bir düşünce ritmi gerekmediği sürece yeni bilgilere açıktır.

    alıntı

    https://www.main-board.com/universite/782663-akademik-tip-ve-parapsikolojik-tip-2-a.html#post5161332
#03.09.2014 14:48 0 0 0