Zamanın Ötesinde - 2

Son güncelleme: 22.01.2015 22:03
  • kanuni sultan süleyman döneminde yaşanmış aşk hikayesi - aşka bakış açınızı değiştirecek bir hikayeGece olunca altın yaldızlı, gümüş simli elbiselerini, sarığını, takılarını çıkardı padişah. Bazı geceler yatağına uzandığında kim olduğunu düşünürdü. Bu gece de öyle yaptı. Aslında kim olduğu tuğrasında yazılıydı, düşünmeye ne gerek vardı. Önce padişah babasının adı, sonra kendi adı ve “el muzaffer daima.” Peki, gece onu soyutlayınca; tuğrası, elbiseleri, sarığı olmayınca kimdi? Geriye ne kalıyordu? Yüreğini yokladı. Bu boşluk hissi onu çok huzursuz etti.

    Yatağından kalktı. Boğazının kuruduğunu hissetti. Canı güzel bir elma şurubu istedi. Başucundaki minik zili çaldı. Hemen koridorda bildik sesler yankılandı. İki adam sanki gece yarısı değilmiş, sanki tatlı uykularından uyanmamış gibi dinç, saygılı huzurda eğildi.

    Emri verişiyle kâseyi avucunda tutuşunu sadece yelkovan hissetmişti. Akrebin olaydan haberi bile olmamıştı. Kâseyi dudaklarına götüreceği sırada durdu. İçindeki gül yaprakları bu gün gördüğü güzeli düşürdü aklına. Onları incitmeden bu hafif ekşimsi şerbeti içmeye başladı. Ara sıra yapraklar dudaklarına değiyor sonra kâsenin en ucuna kayıyordu. Gül yapraklarının bu oyunu o geceyi gül dudaklı güzeli düşünerek geçirmesine sebep oldu. Aslında bu ilk defa olmuyordu. Şimdiye kadar pek çok güzel görmüş, hediyeler göndermiş, sarayında ağırlamış, haremine dâhil etmişti. Yani gözü de gönlü de böyle heyecanlara alışıktı.

    Esma. Ah güzeller güzeli, bey kızı Esma! Yanağını güllerle, yüreğini sevgiyle, zihnini ilimlerle süsleyen Esma. Henüz yirmi birinde olmasına rağmen aşk ile şereflenmeyi, eksik yanlarını aşk ile gidermeyi bekleyen Esma, bir padişah aşkı hayal etmiş miydi bilinmez ama dünyada insanın başına gelebilecek bu en güzel şeye hazırlıklıydı. Gönderilen hediyelere aşk anlamını yükleyip karşısındakine aşkı hatırlatarak başlayacaktı işe.



    “Ben rüzgârım, sen ateş /Seni ben alevlendirdim” Mevlana



    Sabah uyanır uyanmaz kâsenin içinde susuz, soluksuz kalan gül yapraklarına takıldı gözü padişahın. Gece emir kullarına huzurdan çekilme emrini erken verdiği için kâse koyduğu yerde duruyordu. Bir an hayalini kurarak uyuduğu güzeli anımsadıysa da üstünde durmadı. Çünkü onu çok yorucu bir gün bekliyordu. Bu gün elçiler kabul edilecekti. Bunca işin arasında gönlünü dinlemeye vakti olmayacaktı. Aslında o öyle zannediyordu.

    Birkaç saat sonra bir taraftan Mısır, Hicaz, Yemen’den gelen elçileri dinliyor bir taraftan da kalbinin sesini susturmaya çalışıyordu. Gün ortası artık yorgun düştü ve sordu: “Dün pazarda gördüğümüz gürültülü kalabalık neyin nesiydi?” Cümlesi biter bitmez cevap yetişti: “Asım Beyzadelerin küçük oğlu Hasan’ın kızı Esma Hanım, çok sevgili yardımcısının kına gecesi töreni için alışveriş yapmaktaydı Padişahım.” Padişah hemen Esma Hanım için kıymetli mücevherler hazırlattı. Hediyeleri sahibine ulaştıracak birkaç adam görevlendirdi. Kendisi de kaldığı yerden işlerine devam etti.

    Padişahın kafası rahattı artık. Divan odasında elçiler için mükemmel bir ziyafet hazırlanmıştı. Ziyafete elçilerin yanında Şeyhülislam, Serasker ve birkaç divan üyesi de katılmıştı. Padişah sabahki halinin aksine etrafıyla ilgileniyordu. Neşeli bir şekilde sofranın başköşesindeki yerini aldı. Aradan fazla vakit geçmemişti ki kapıda bir adam belirdi. Ezile büzüle gönderdiği adamların döndüğünü haber verdi. Padişah bu cümleyi önemsemedi bile. Yemeğine döndüğü sırada kapıdaki adam vücudunu nerelere saklayacağını bilemez bir halde devam etti: “Padişahım bilmek istersiniz, adamlarla birlikte hediyeler de geri geldi.” İşte o anda kızılca kıyamet koptu. Aman Allah’ım o ne hışımdı! Herkes kendine kaçacak delik aradı. Adam titremek ne kelime kolundan aşağısı kopacakmış gibi sallanan elini durdurmaya çalışarak avucundaki kâğıdı padişaha uzattı. “Padişahım bir de bu mektup… ” Oku emri beklenirken padişah mektubu aldı ve kendisi okudu: “Şevketli, kerametli, Efendim Padişahım, aşk sanattır. Bu sanatın tek bir ortağı vardır. Yine de ferman sizindir Padişahım.”

    Padişah sinirden deliye döndü. Ne demekti şimdi bu? Nasıl olur da gönderdiği hediyeler kabul edilmezdi. Hem âşık olan da kimdi? Bu sadece bir tutku değil miydi? Gün boyu bu sinirle dolandı. Nihayet öfkesine gece yetişti. Sakinleşince aklını devreye sokmayı başardı. Aslında şehzadeyken aldığı en önemli eğitimlerden biri duygusal kararlar vermemek ve öfkesini kontrol altında tutabilmekti. Çünkü çok iyi biliyordu ki sinirli bir insan asla gerçekleri göremez, sağlıklı kararlar veremez. Henüz çocuk sayılabilecek yaşlardayken bilmem hangi ilim dersinden sonra arkadaşlarıyla taylarına binmişler yarışıyorlardı. Kendi tayı en asil, en güçlü kısrağın yavrusuydu. Başka biri öne geçti diye hemen sırtından atlamış, yarışı yarıda kesmişti. Üstelik bir de tayını “Kim isterse onun olsun” diyerek ortada bırakıp gitmişti. Oysa sonradan ne kadar üzülmüştü. Ama söylediği sözden cayamamış, tayını kaybetmenin acısını içine bastırmıştı. Bu olaydan sonra kendi kendine öfkesini yenme sözü vermişti. Fakat bu o kadar kolay değildi.

    Şimdi gün boyu süren öfkenin yerini merak duygusu almıştı. Ve zihninde yepyeni bir kelime vardı: aşk. “Aşk sanattır. Bu sanatın tek bir ortağı vardır.” Hem düşünüyor hem odasında bir aşağı bir yukarı dolanıyordu. Zamanla bu gidiş gelişler halının üstünde bir ahenk oluşturdu. Giderken halıdaki madalyon motifinin sağından dolaşıyordu, gelirken solundan. Ayrıca sonsuza kadar uzanan zemin desenine odaklanmak içini rahatlatmıştı. Bir an için canını sıkan her şeyden sıyrıldı. Halıda kaç düğüm, kaç ince vuruş vardı. Nasıl bu kadar çok emek verilebiliyordu. Bu düşüncelerdeyken birden çehresi aydınlandı. Bulmuştu Esma Hanım’ın şifresini çözmüştü. Gönül rahatlığıyla yatağına girdi. Tam karşıda zengin bombeli aynasının üstünde duran yeşim taşından yapılan üzeri zümrüt, yakut, firuze taşlarıyla işlenmiş gülabdana baktı. Ağzı dar gövdesi geniş bu sanat eseri çok güzeldi. Ama içine düşen börtü böceğin hapishanesi oluyordu. İşte onun da kalbi böylesine güzel bir mekânda kapana kısılmıştı. Muhtemelen şu anda gülabdanın içinde bir iki kelebek gülsuyu kokulu bir ölümü tadıyordu. Kaçınılmaz, sarhoş edici bir ölümü. Ah Esma Sultan ah!

    Keşke rüzgâr biraz daha şiddetli esseydi de yaşmağın üst kısmı da açılsaydı, böylece kaşlarını da görseydim diyerek vahlandı. O an yüz yazıcılarının yerinde olmak istedi. O dünya güzelinin kaşının kıvrımını belirginleştiren kalemi kıskandı. Kaşların yayında kaybolmak, gözün sürmesinde erimek heyecan verdi ona. Ellerin kırılsın kalemkâr(3), dillerin lal olsun.

    Zaten ebru olan kaşı yay eyleyip okları batırdın kalbime. Karalar çektin gönlüme, bahtın kara olsun. Kapında kara baykuşlar ötsün. Ocağımı yağmaladı sanatın. Ocağına incir ağaçları dikilsin. Pek çok güzelin kaşına gözüne dokunan kalemin çilesini düşündü sonra. Ne büyük işkence sen sür sürmele, el baksın. Sonra da sevgilinin saçlarını hayal etmeye çalıştı. Zülfün telinde kırk yıl asılı kalsın gönlü, razıydı. Tek kokusu gelsin esen yelle, yeterdi ona.

    Aşiyan-ı mürg-i dil zül-i perişanundadur / Handa olsam ey peri gönlüm senün yanundadur / Fuzuli

    (Gönül kuşunun yuvası senin dağınık saçlarındadır. Ey peri! Nerde olsam gönlüm senin yanındadır.)(4)

    Bunları düşünürken uyuya kaldı. Rüyasında kalemkârın güzelim gelinin kaşını düzeltirken gözünü çıkarttığını gördü. Zihni derin, sıkıntılı rüyalarda yoruldu.

    Esma Hanım yaşayacağı heyecanları, kıskançlıkları, bekleyişleri, mutluluklar, gururu, yalnızlığı, birlikteliği, hırsı, teslimiyeti düşündü. Aşkı bulmuş ve buldurmuştu. Bundan sonra sırada alev olup yakmak; yakarken de yanmak vardı. O an yüzünde en sevimli ifadelerinden biri oluştu. Kaşlarının kıvrımı daha da bir belirginleşti. Yanağının dudağıyla birleştiği noktadan küçük bir gülücük uçtu. Unutulmuş ta son anda yerleştirilmiş kadar küçük burnu yukarı kalktı. Naz onun hamurunda vardı. Nazlanması için ille de yanında birilerinin olmasına gerek yoktu. Bu şımarık hal ona çok yakışıyordu. Esma Hanım her şeyin ölçüsünü iyi ayarlardı. Buna şımarıklık da dâhil. Simsiyah saçları beyaz patiska üstüne kanaviçe işlenmiş yastığında dağıldı. Göz göz iğnenin ucuyla kırmıza boyanmış gül yaprağı ile yanağı birleşti. Yumuşak pembe yanağı gül yaprağının yumuşaklığıyla rahatladı. Gözlerini kapattı, güzel rüyalara, şimdiye kadar hiç yaşamadığı tatlı heyecanlara daldı.

    Fatma Işık

    alıntı


    https://www.main-board.com/edebiyat/793970-zamanin-otesinde-1-a.html#post5181700
    https://www.main-board.com/edebiyat/793972-zamanin-otesinde-3-a.html#post5181702
    https://www.main-board.com/edebiyat/793973-zamanin-otesinde-4-a.html#post5181703
    https://www.main-board.com/edebiyat/793974-zamanin-otesinde-5-a.html#post5181704
#22.01.2015 22:03 0 0 0