kanuni sultan süleyman döneminde yaşanmış aşk hikayesi - aşka bakış açınızı değiştirecek bir hikayePadişah sabah ilk iş olarak şu emri verdi: Bir halı, bir çini levha ve bir de pahalı bir vazo getirilsin.” Buydu Esma Hanım’ın söylediği, buydu. O, sanat değeri olan hediyeler istiyordu. Aşk sırrının ortağı sanatsal hediyelerdi. Çünkü aşk da bir sanattı. Hemen sine düğümü tekniğiyle bahar dalı işlemeli bir halı, sıratlı tekniğiyle boyanmış susen ve nergislerin boyun büktüğü bir çini levha, ebru sanatının mükemmel bir ürünü olan mavi zemine sarı lale desenli harika bir vazo hazırlandı, Esma Hanım’a yollandı.
Padişah sırrı çözmenin rahatlığı ve biraz da gururuyla orta kapıdan ikinci avluya çıktı. Atının hazırlanmasını emretti. Arap kırması bu siyah atın üstündeyken devlet işlerini düşünmek bile onu rahatlatırdı. Şimdi sadece bu kadar çabuk çözmeyi başardığı sırrı ve Esma Hanım’ın güzel yüzünü düşünüyordu.
Uzun zamandır ava çıkmamış, atıyla avluda bile dolaşmamıştı. Böyle olmasına rağmen hala iyi bir ikiliydiler. Bu mükemmel uyum çok hoşuna gitti. Çocukluğunda gösterilen o sıkıcı dersler arasında belki de zevk aldığı tek ders binicilikti. Bir iki üç beş derken sarayın bahçesindeki küçük gezinti epeydir ertelediği antrenmana dönüştü. İkisi de yaptıkları işe kendini kaptırmıştı ki gönderdiği adamların geldiği haber verildi. Padişah atından indi. Sanki bu asil hayvan onun söylediklerini duyuyormuş gibi kulağına eğildi: “Ne dersin oğlum, bu aralar ikimiz de biraz antrenmansız mı kalmışız?” Hayvan mağrur başını korkusuzca uzatıp boynunu “Kellesi tez vurula!” diyerek nice boyunları başlarından ayırma emrini yazan ellere teslim etti.
Atın bakımıyla ilgilenenler padişahın bu ata ne kadar değer verdiğini bildikleri için daha bir titizlik gösterirlerdi. Bir el işaretiyle görevlilerden ikisi koşarak geldi. Hemen terleyen atın üstüne ipek bir şal atıp ahıra götürdüler.
Saray halkı bu günün sessiz, huzurlu ortamından pek memnundu. Fakat padişahın avludan içeri girişiyle yine kıyamet kopuverdi. Manzara aynıydı: Padişahın elinde bir mektup karşısında yorgunluktan daha çok korkudan tir tir titreyen üç beş adam.
“Kerametli, Kudretli Efendim, Padişahım, her sanatın bir şifresi vardır. En ince, en hassas, en zor çözüleni söz sanatıdır. Aşk sırrı sevgiliye söylenirken bir tek söz ortak olabilir bu sırra. Yine de ferman sizindir Padişahım.”
Fermanın bu olayda kendinde olmadığını artık biliyordu padişah. O Esma Hanım’ın güzelliğine, daha çok zekâsına, ondan da çok kendi içindeki merak duygusuna esir olmuştu. Artık sevgiliyi gördüğünde (hayalinde, rüyasında) kendini kaybediyordu. Sırrın ilk aşamasını bile çözememişti işte. Aşk sırrının ortağının söz olduğunu Esma Hanım söylemişti. En çok da buna canı sıkıldı. Huzurundaki herkesi dışarı çıkarttı bir tek lalası hariç.
Arz-ı hal etmeğe cana seni tenha bulamam / Seni tenha bulucak kendimi asla bulamam. Ulvi
(Sevgilim! Halimi (yani aşkından dolayı başıma gelenleri ve isteklerimi) arz etmek için seni tenha bulamıyorum. Seni tenha bulunca da kendimi asla bulamıyorum)(5)
Elindeki mektubu hocasına uzatırken “Lala lala, bak bakalım akıl yürütebilecek misin?” diye sordu. Yaşlı âlim kâğıdı okudu. “Padişahım, bu sualin cevabı sizde saklıdır.” diye söze başladı. Sesine hem bir hocanın talebesine olan sevgisi hem de bir şahsın padişahına olan saygısı hâkimdi. Bu yüzden padişah, bu ilimleri hatmetmiş yaşlı bilginin söylediği her şeye değer verirdi.
Sesindeki rengi hiç değiştirmeden devam etti hocası: Ben ancak söyleyeceklerimle sizin yolunuzu açabilirim. Bu noktaya sizi getiren aşktır. Aşkı yüreklere düşüren onu yaratandır. Bu yüzden aşka sual sorulmaz, aşk sorgulanmaz. Kalplere bizim isteğimizle yerleşmediği gibi biz isteyince de çekip gitmez. Bahaneler işe yaramaz. Aşk başa geldi mi bey de odur, padişah da. Âşık ancak esirdir. Bu esaretten memnun olmaktır işin en tuhaf yanı.
Unutmayın Sultanım bir aşk uğruna yaratılmıştır âlem. Dünya kurulduğundan bu yana aşk için yazılmış, çizilmiş, söylenmiş, ağlanmış. Yasaklandıkça çoğalmış, kavuşmalarla azalmış. Vuslat düşmanı olmuş, ayrılık dostu. Bin parçaya bölmüşler, binini de tamamlamadan pes etmemiş. Bülbülün kalbine batan diken gibi batıp durmuş asırlar boyu kalplere. Bülbülün amacı beyaz gülü kırmızı renge dönüştürmektir kendi kanıyla. Dışarıdan bakılınca işte bu kadar basit görünür göze aşkın amacı. Ama düştüğü gönülde tek hedeftir. Bu yüzden asırlardır sürer bu kırmızıya boyama işi. Aşkın yanakları kızardıkça kızarır yeni yeni kan damlacıklarıyla. Aşkın gözü kördür. Hem de ezelden bu yana. Bu yüzden bir gönüle bir sevda düşmeye görsün gerisi boş, gayrısı yalan.
Esma Sultan fildişinden ince ince oyulmuş çiçeklerle süslü aynasını eline aldı. Aynanın çerçevesinde Yaradan’dan aynaya bakanın yüzünü her daim nurlu kılmasını dileyen Osmanlıca bir beyit dolanıyordu. Esma Sultan güzel yüzünün aksiyle aynayı ışıklandırdı, beyitteki duayla nurlandı. Bir an aşığına lütuf olarak aynasını göndermeyi düşündü. Sonra vaz geçti. Çünkü bu davranışıyla onu sadece kendine odaklayacaktı. Aynayı alan padişah kendinden önce sevgilisini gören bu nesnede sadece Esmayı bulacaktı. Oysa onun amacı bu değildi. Gönlünün Sultanı aşk ile birlikte varlığın anlamını da bulsun istiyordu.
Kitaplarda aynanın geçmişiyle ilgili pek çok şey okumuştu. Mesela ayna olmadan kadınlar güzelliklerini suda seyrediyordu. Elinde ayna tutup yüzünü ilk tanıyan dilberin hissettiklerini düşünerek uykuya daldı Esma Sultan.
Padişahın kulaklarından hocasının söyledikleri hiç gitmiyordu. Ezber yapmaya çalışan talebe gibi zaman, mekân seçimi yapmadan mırıldanıp duruyordu. Hal böyle olunca da durup durup düşüveriyordu aklına kara sevdası. Karalar bağlayan, kurşunlara gelesi sevdası. İçini döve döve, eze eze acıtan sevdası. Acıta acıta uyuşturan uyuşturdukça alıştıran sevdası.
Günler böyle birbirini kovalıyor, padişah çözemediği bu sırla yaşamaya yavaş yavaş alışıyordu. Özellikle kendi kendine kaldığında içindeki merak ve sıkıntı artıyor, yaşadığı duyguların ona sarhoş edici bir mutluluk mu, acı mı verdiğine karar veremiyordu. Bu sır çözülünce boşluğa düşeceğini düşündüğü anlar bile oluyordu. Sevgiliden ayrı olmak aşkını çoğalttıkça çoğaltıyordu.
Işk derdiyle hoşem el çek ılacumdan tabib / Kılma derman kim helaküm zehri dermanundadur. / Fuzuli
(Doktor! Aşk derdinden memnunum, bana ilaç yapmaktan vazgeç. Derdime dermen arama; çünkü ölümümün zehri, senin ilacındadır.)(6)