1980 Sonrası Türkiye - 12 Eylül 1980 Öncesi Siyasal Yaşam - 1980 Sonrası Siyasal YaşamGİRİŞ ve ÖN DEĞERLENDİRME:
12 Eylül 1980, kuşkusuz, Türkiye siyasal yaşamının önemli dönemeçlerinden bir tanesi ve belki de en önemlisidir. Bu önemli tarihten önce ve sonra yaşanan tüm olay ve olgular Türkiye‟nin siyasal yaşamı içinde tam anlamıyla bir kırılmayı yansıtmaktadır. 12 Eylül 1980‟de başlayan sürecin günümüze dahi siyasal, ekonomik ve sosyal yansımalarını hissetmek mümkündür. Öyle ki 12 Eylül 1980 halen akıllarda olan; üzerine türkülerin, şarkıların, marşların söylendiği, tiyatrolarda oyunların oynandığı, sinemalarda filmlerin gösterildiği, üniversitelerde kitaplarının okunduğu bir tarihtir.
Bu tarih, Türkiye‟nin siyasal yaşamında, özellikle de ekonomik ve sosyal yaşamda önemli bir dönemeci, bir dönüşümü ifade etmektedir. Çalışmanın amacı; söz konusu bu dönüşümün günümüze yansımalarını ve özellikle de bu dönüşümden Türkiye‟nin siyasal yaşamına düşen payı, bilimsel bir metodoloji izleyerek, literatürde yer alan çalışmalar gözden geçirilerek ve objektif bir bakış açısıyla yansıtmaktır.
12 EYLÜL 1980 ÖNCESİ TÜRKİYE’DE SİYASAL YAŞAM:
Türk Silahlı Kuvvetleri‟nin 12 Eylül 1980 tarihinde Türkiye‟nin siyasal yaşamına yönelik olarak gerçekleştirdiği müdahaleyi ve sonrasında yaşanan olay ve olguları analiz etmek için, kuşkusuz, Türkiye‟yi bu noktaya sürükleyen olay ve olguları ortaya koymak gerekmektedir. Bu noktada kısaca da olsa 12 Eylül 1980 öncesini değerlendirmek ve Türkiye‟nin şartlarını ortaya koymak zaruri bir hal almaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti, Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları tarafından, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılması ile I. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmış ve savaşı kazanan devletlerce paylaşılmış Osmanlı İmparatorluğu’nun Anadolu ve Trakya’da kalan toprakları üzerine kurulmuştur. Kuşkusuz bu devletin kuruluşunda silahlı kuvvetlerin üstlendiği rol önemlidir. Dünyanın diğer pek çok devletinde de, örneğin bir Amerika Birleşik Devletleri‟nde de olduğu gibi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti‟nde de kurucular askerlik mesleğini icra eden kişiler arasından çıkmıştır. Fakat dünyanın diğer pek çok devletinin aksine Türk Silahlı Kuvvetleri kuruculuk misyonunun yanı sıra “iç tehditlere yönelik koruma ve kollama” misyonunu da edinerek dönem dönem Türkiye‟nin yönetimini kendi eline almıştır.
Türkiye‟nin kısa tarihine bakıldığında, 1960 yılından itibaren ülkede Türk Silahlı Kuvvetleri‟nin doğrudan yönetimi ele alarak siyasal hayata dâhil olduğu dönemlerin olduğu görülür. 1960‟dan 1980‟e, yani sadece 20 yılda Türkiye, Türk Silahlı Kuvvetleri‟nin üç müdahalesiyle karşı karşıya kalmıştır. Bu askeri müdahaleler 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 tarihlerinde gerçekleşen askeri müdahalelerdir.
12 EYLÜL 1980 VE TSK’NIN SİYASAL YAŞAMA MÜDAHALESİ:
12 Eylül 1980‟de gün henüz aydınlanmamışken, TRT radyolarından yayınlanan İstiklal ve Harbiye Marşı eşliğinde Türk Silahlı Kuvvetleri, İç Hizmet Kanunu‟nun verdiği “Türkiye Cumhuriyeti’ni koruma ve kollama” görevini yerine getirme kararını almış ve ülke yönetimine bir kez daha el koyduğunu kamuoyuna duyurmuştur.
Mevcut siyasal, ekonomik ve toplumsal durumun oldukça kötü olması nedeniyle halk tarafından önceleri normal ve hatta kimilerince geç kalmış olarak değerlendirilen bu girişim, ilerleyen zamanda temel hak ve özgürlükler de dâhil olmak üzere baskıcı bir yönetimin izlendiği bir harekete dönüşmüştür. Söz konusu süreçte Süleyman Demirel‟in Başbakanı olduğu hükümet ve Türkiye Büyük Millet Meclisi feshedilmiş, sendika ve derneklerin faaliyetleri durdurulmuş ve tüm Türkiye‟de sıkıyönetim ilan edilmiştir. 1970 sonrasında değiştirilen 1961 Anayasası tamamen rafa kaldırılmış ve Türkiye siyasetinin yeniden tasarlandığı bir askeri dönem başlamıştır. 12 Eylül 1980 ardından partiler kapatılmış, parti liderleri önce askeri üslerde gözetim altında tutulmuş ve ardından yargılanmışlar ve siyaset yapmaları yasaklanmıştır.
12 Eylül 1980 sonrasında Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından geniş çaplı tutuklamalar ve özellikle sol görüşlü kesime yönelik operasyonlar başlamıştır. Yapılan tutuklamalar çerçevesinde 650.000 kişi gözaltına alınmış, 1.683.000 kişi fişlenmiş, 7.000 kişi için idam cezası istenmiş, 517 kişiye idam cezası verilmiş ve haklarında idam cezası verilen 50 kişi asılmıştır. “Asılmayıp da beslenen” on binlerce insana hapishanelerde işkenceler yapılmış, ancak sadece 171 kişinin bu işkenceler sonucu, 300 kişinin ise kuşkulu bir şekilde öldüğü belgelenebilmiştir.
Medya ve özellikle dönemin hâkim medya aracı olan gazeteler ve haliyle gazeteciler için de operasyonlar yapılmış, bu operasyonlar çerçevesinde 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istenmiş, gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verilmiştir. Yine aynı dönemde 300 gazeteci saldırıya uğramış, bunlar arasından 3 tanesi öldürülmüştür. Söz konusu ortamda 300 gün boyunca yayın yapılamamış, 39 ton gazete ve dergi ise imha edilmiştir. 13 büyük gazete için toplamda 303 dava açılmıştır.
Eğitim ve üniversiteler de söz konusu müdahalelerden etkilenmiş, 3 bin 854 öğretmen, üniversitelerde görevli olan aralarında Emre Kongar, Murat Belge, Bülent Tanör gibi isimlerin de olduğu 120 öğretim üyesinin işine son verilmiştir. Özellikle üniversitelerde, Yükseköğretim Kurulu kurularak, “düzen ve disiplin” sağlanmaya çalışılmıştır.
Yükseköğretim Kurumu‟nun faaliyete geçtikten sonra ilk icraatı üniversitelerdeki sol görüşlü akademisyen ve öğrenci gruplarını sindirmek olmuştur. Bu görüşe sahip kişilerin doçentlik ya da profesörlük atamaları yıllarca ertelenmiştir, yine bu özellikle bu kişilerin saç ve sakalları kontrol edilerek öğretim üyelerinin akademik kimlikleri rencide edilmiştir. İşte bu süetçe üniversiteler özgür düşünce, değişim ve gelişimin beşiği olmaktan çıkıp asker devletin bir uzantısı olarak polis-jandarma üsleri haline getirilmişlerdir.
Doksanlı yıllarla birlikte üniversitelerde tehlike olarak görülen sol eğilimin yerini Türkiye‟de laiklik karşıtı veyahut daha açık tabiri ile irticacı kesim olarak adlandırılan dindar akademisyenler ve öğrenciler almıştır. İhtilal sonrası kadrolarını sol görüşlü akademisyenlerden temizleyip yerlerine milliyetçi-muhafazakâr görüşe sahip akademisyenleri alan Yükseköğretim Kurumu doksanlı yıllarla birlikte yeniden sol görüşlü akademisyenlere üniversitelerde görev vermeye başlamışlardır.
Türkiye‟yi baştan sonra şekillendiren 12 Eylül 1980 Askeri Müdahalesi‟nin Amerika Birleşik Devletleri‟nin bilgisi dâhilinde yapılmış olup, daha önceleri de gündeme gelmiş olmasına rağmen uygun ortamın oluşması beklendiğinden ertelenmek suretiyle malum tarihte gerçekleştiği bilinmektedir.1 Amerika Birleşik Devletleri yönetiminin söz konusu müdahaleden haberdar olduğu ve darbe gecesi “bizim çocuklar işi bitirdi” anlamında bir mesajın, bir toplantının ortasında Amerikalı ilgililere iletildiğinin anlaşılması, 12 Eylül’de Amerika Birleşik Devletleri’nin rolü konusunda ciddi tartışmalara yol açmıştır.
İlk kez Mehmet Ali Birand’ın 12 Eylül 04.00 (1984) adlı kitabında ortaya attığı bu iddia, 12 Eylül Darbesi sırasında dönemin Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Güvenlik Konseyi Türkiye Masası Sorumlusu Paul Henze’in askeri müdahaleyi haber alırken haberi ulaştıran diplomatın “your boys have done it – senin çocuklar işi bitirdi” anlamındaki konuşması, 12 Eylül müdahalesi içinde Amerika Birleşik Devletleri’nin rolü konusunda toplumun büyük bir bölümü tarafından inandırıcı bulunmuştur.
12 EYLÜL 1980 SONRASI TÜRKİYE’DE SİYASAL YAŞAM:
12 Eylül 1980 sonrasında Türkiye‟nin siyasal yaşamında tam anlamıyla bir normalleşmenin yaşanması uzun yıllar adlı. Şeklen de olsa siyasi hayatın normalleşmesi ise 6 Kasım 1983 tarihli Genel Seçimler ile mümkün olabildi.
6 Kasım 1983‟e kadar Türkiye, Milli Güvenlik Konseyi adı altında oluşturulan “askeri hükümet” tarafından yönetilmiştir. Milli Güvenlik Konseyi, kuvvetler ayrılığı ilkesinin aksine, yasama ve yürütme yetkilerini tek bir elde, kendisinde toplamıştır. Milli Güvelik Konseyi‟nin başkanı olan Orgeneral Kenen Evren dışındaki konsey üyeleri ise Kuvvet Komutanları ve Jandarma Genel Komutanı olmuştur. Cumhurbaşkanı‟nın görev ve yetkileri de, devlet başkanı sıfatıyla, yine Genel Kurmay Başkanı olan Orgeneral Kenan Evren tarafından üstlenilmiştir.
Milli Güvenlik Konseyi oldukça geniş yetkilerle donatılmıştır. Öyle ki Konsey tarafından çıkarılan her türlü bildiri, karar ve yasanın Anayasaya aykırı olduğunu öne sürmek yasaklanmıştır. Ayrıca Anayasa‟ya aykırı olmaları durumunda söz konusu bildiri, karar ve yasaların Anayasa değişikliği ile yürürlüğe girmeleri kararlaştırılmıştır. Böylece genel hukuk teamüllerine aykırı olarak, bu dönemde hiyerarşik yapılanmada bildiri, karar ve yasa, Anayasa‟nın üzerinde konumlandırılmıştır.
Milli Güvenlik Konseyi tarafından 6 Kasım 1983‟e kadar yönetilen Türkiye‟de dönemin önemli bir yapılanması da Danışma Meclisi olmuştur. 12 Eylül 1980 tarihine kadar hiçbir siyasal oluşumun ve partinin içerisinde yer almamış 160 kişiden oluşturulan Danışma Meclisi‟nin de katılımıyla bir Kurucu Meclis oluşturulmuş ve bu meclis yasama faaliyetlerini yürütmüştür. Kurucu Meclis‟in bir diğer önemli görevi ise yeni bir Anayasa hazırlamak olmuştur.
Kurucu Meclis tarafından hazırlanan ve halen yürürlükte olan 1982 Anayasası, 10 Ekim 1982 tarihinde kabul edilmiş, Resmi Gazetede yayınlanmış ve 7 Kasım 1982 tarihli referandum sonucu resmen yürürlüğe girmiştir. Katılımın Türkiye ortalamasının
çok üzerine çıkıp, %92 seviyelerine ulaştığı söz konusu referandum sonucunda 1982 Anayasası, oylamaya katılanların %91,37‟sinin “Evet” oyuyla yürürlüğe girmiştir.2 Türkiye‟den tek farklı ses Bingöl ilinden gelmiş ve oylamaya katılan Bingöl halkı %90 oranında “Hayır” oyuyla tüm Türkiye‟nin dikkatini kendi üzerine çekmiştir.
Yeni bir Anayasa çerçevesinde siyasal yaşamın yeniden şekillenmeye başladığı dönemin Türkiye‟sinde yeni başrol sahipleri, yavaş yavaş siyasi aktörler olmaya başlamıştır. Fakat söz konusu dönemde halen Milli Güvenlik Konseyi‟nin egemenliği söz konusudur. Şöyle ki Türkiye siyasetinde rol almak, Milli Güvenlik Konseyi‟nin kontrolü ve onayı ile mümkün olabilmiştir. Genel Seçimlerin 1983 yılında yapılmasına karar veren Milli Güvenlik Konseyi, „sınırlı çok partili” yaşama geçme adına veto ve baraj sistemi mekanizmasını kullanmıştır.
6 Kasım 1983 seçimleri öncesinde, bu şartlarda, kurulabilen partiler Milliyetçi Demokrasi Partisi, Halkçı Parti, Anavatan Partisi, Sosyal Demokrasi Partisi, Refah Partisi, Büyük Türkiye Partisi ve Doğru Yol Partisi olmuştur.
6 Kasım 1983 Tarihli Genel Seçim ve Anavatan Partisi:
Türkiye‟nin siyasal yaşamında önemli bir yeri olan 6 Kasım 1983 tarihli Genel Seçim, Askeri Müdahale sonrası yapılan ilk ve %92 oranında gerçekleşen katılım ile Türkiye‟deki en yüksek katılımlı ikinci Genel Seçimi olması münasebetiyle özel bir önem arz etmektedir. Bu seçim ile Türkiye‟nin siyasal yaşamı normalleşme sürecinde önemli bir aşama kaydetmiştir.
Seçimler öncesinde kuruluşu tamamlanan ve yukarıda adlarını saydığımız siyasi partilerin tamamının seçime girmesi mümkün olmamış, bu partilerin birçoğu Milli Güvenlik Konseyi‟nin vetosu sonucu seçime katılamamışlardır. Milli Güvenlik Konseyi‟nin bu anti-demokratik uygulaması sonrasında 6 Kasım 1983 Genel Seçimleri‟ne sadece üç siyasal parti katılabilmiştir: Bunlar, Milliyetçi Demokrasi Partisi(MDP), Anavatan Partisi(ANAP) ve Halk Partisi(HP)‟dir.
Yapılan Genel Seçim sonrasında, Turgut Özal‟ın başkanı olduğu ANAP oyların yüzde 45,14‟ü ile 211 sandalye sayısına ulaşarak yüzde 52,88 temsil oranı ile tek basına iktidara gelmiştir. Sandıktan ikinci çıkan parti ise HP olmuş, yüzde 30,46 oy, 117 milletvekili ile yüzde 29,32 temsil oranı elde etmiştir. MDP ise beklenenlerin aksine yüzde 23,27 oy, 71 milletvekili ve 17,80 temsil yüzdesi ile üçüncü ve son parti olmuştur.4
Turgut Özal iktidara geldikten sonra politikalarını, Uluslararası Para Fonu, IMF‟in direktifleri ve zamanın başbakanı Süleyman Demirel‟in emriyle hazırladığı 24 Ocak 1980 Kararları çerçevesinde yürüttü. 1980 yılında kabul edilen 24 Ocak Kararları doğrultusunda liberal politikaları savunan Turgut Özal, girişimciliği, özel mülkiyeti ve özelleştirmeleri destekleyen politikalar izlemiştir. Turgut Özal‟a göre değişimin en temel dinamiklerinden birisi sürekli değişen ve dönüşen, yenidünya düzenine ayak uydurma zorunluluğudur.
Turgut Özal‟ın devlet felsefesi, devletçilik karşıtı bir ekonomik düzene dayalıdır.5 Dünyadaki konjonktüre uygun olarak Turgut Özal, liberal politikalara dönüş yapmış ve liberal politikalar çerçevesinde Türkiye yeniden şekillenmeye başlamıştır. Türkiye‟de ciddi bir özelleştirme çalışması başlatılmış, Cumhuriyet döneminde bin bir zorluklarla var edilen, Kamu İktisadi Teşekkülleri (KİT) zarar ettikleri öne sürülerek ve yarattıkları istihdam ve artı değerler görmezden gelinerek özel sektöre bırakılmıştır. Kendisi de bürokrat kökenli olan Turgut Özal, devletin yeniden yapılanması doğrultusunda radikal önlemler alarak bürokrasiden kaynaklanan sorunları gidermeye çalışmıştır.
Küreselleşen ve ülkeler arasındaki siyasal ve ekonomik duvarların kalkmaya başladığı seksenli yılların uluslararası sistemi içerisinde Turgut Özal da Türkiye‟yi dışa açarak, bu yönde ciddi adımlar atmıştır. Turgut Özal‟ın uyguladığı liberal politikalar sonrasında, çeşitli iyileşmeler yaşanmışsa da beklentiler tam anlamıyla karşılanamamıştır. Örneğin özelleştirmeler yeteri kadar başarılı olamamış, istenilen sürede özelleştirme hamlesi gerçekleştirilememiştir. Ayrıca toplum içerisinde önemli bir yozlaşma başlamış, özellikle bürokraside “benim memurum işini bilir” anlayışı egemen olmuştur. Ekonomik anlamda ise yerli üretim dünya ile rekabet edemez durumda olduğundan, bu süreçte yerli üreticiler hırpalanmış ve dış ticaret dengesi alt üst olmaya başlamıştır. Bu süreç sonrasında Türkiye‟de enflasyon kavramı ortaya çıkmış, enflasyonist bir ekonomi doğmuştur.
Okan Yüksel
Politik Akademi Genel Koordinatörü, Uluslararası İlişkiler Uzmanı, Gazeteci