Esasında hayat o kadar basit ki. Zorlaştıran, sorunları zaman zaman içinden çıkılmaz haline getiren hep bizleriz. Kendi beynimiz.
Biz istemezsek kimse bizi üzemez. İzin veren bizleriz. Sonra üzülen, pişman olan da.
Tılsımlı kelime sanırım “huzur.” Kendimizle, yaşadığımız gerçeklerle barışık olma halinin adı bu.
Hepimiz bir şekilde onun peşindeyiz. Huzurluyken mutluyuz çünkü. Nefes aldığımızı hissettiğimiz anlar onlar. “İyi ki varım” dediğimiz…
Ne zaman biteceği belirsiz bu hayat denen deneyim oyununda huzur herşeyin başı ise bizim atabileceğimiz basit adımlar var mı? Beynimizi yönetme adına.....
Bugünü son günümüzmüş gibi yaşarsak ufak şeyler dert olmaz. Bir yıl sonra bunlar bize zaten önemsiz gelecek.
İçinde bulunduğuMuz anı yaşamayı öğrenebiliriz. Gözler resim çeksin. Duyduklarımız müziğe, kokular parfüme, yemekler şölene dönsün. Biz istersek her dokunuş başka bir anlam ifade edemez mi?
Herkes farklı, buna saygı göstermeli. Bir davranışın ardındakini görmeye çalışırsak doğal olarak o kişiyi daha iyi anlarız. Kişilerin fikirlerinde biraz bile olsa doğruluk payı arayabilirsek de hoşgörü limitimiz artacak.
Daha iyi bir dinleyici olabiliriz. Kimsenin sözünü kesmeden, cümlesini bizim bitirmediğimiz… Konuşmadan önce derin bir soluk almak kritik bir beceri.
Yardım etmeye çalışırken önceliği küçük şeylere vermeli. Kimseye yaptığımız iyiliklerden bahsetmeye de gerek yok tabii ki.
Bardağın (ve başka her şeyin de) kırılmış olduğunu varsayın. Sahip olduğumuzu düşündüklerimiz esasında bizde birer emanet. Herşeyin bir başlangıcı ve bir sonu var.
Yüreğimizin sezgisine ve iç sesimize güvenelim. Duygularımız bize bir şey söylemeye çalışıyorlar. Genelde de yanılmıyorlar.
Unutmayalım ki bundan yüz yıl sonra dünyada bambaşka insanlar olacak.