Selam millet, gece gece kafama takıldı, sizinle dertleşmek istedim. Lise yıllarını hatırlarsınız işte, edebiyat dersinde tahtaya yazılan o kasvetli, ağır şiirleri. Çoğumuz "ya abi ne anlatıyor bu adam, amma abartmış" falan der, geçer giderdik. Arkada gizlice tost yiyen mi ararsın, sıraya kafayı gömüp uyuyan mı... O yaşlarda aşkı da acıyı da hayatı da o kadar hafife alıyormuşuz ki, o dizeler bize sadece ezberlenmesi gereken birer sınav sorusu gibi geliyordu.
Geçen gün evdeki eski kitapları karıştırırken karşıma sararmış bir şiir antolojisi çıktı. Öylesine bir sayfayı açtım ve gözüm bir dizeye takıldı. Yemin ederim sanki o an zaman durdu. Lisedeyken gülüp geçtiğim o kelimeler, sanki bugün benim yaşadığım o korkunç yalnızlığı ve hayal kırıklığını anlatmak için yıllar öncesinden yazılmış gibiydi. O an anladım ki, meğer şairler boşuna delirmemiş.
Yaş Otuz Beşe Yaklaşınca Gelen O Farkındalık
İşin aslı şu ki, insan yara almadan, canı gerçekten yanmadan o derin duyguları kavrayamıyor. Kalbiniz bir kere gerçekten kırıldığında, birini deli gibi özleyip de eliniz telefona gidemediğinde ya da hayatın o acımasız rutini sizi boğmaya başladığında, o eski kafalı bulduğumuz şairler bir anda en yakın dostumuz haline geliveriyor. Çünkü o adamlar bizim şu an hissettiğimiz ama bir türlü kelimelere dökemediğimiz o karmaşayı tek bir satırla yüzümüze vuruyor.
Şimdilerde ne zaman canım sıkılsa, dünya üstüme üstüme gelse kendimi Turgut Uyar'ın ya da Cemal Süreya'nın satırları arasında kaybolurken buluyorum. Hani derler ya "her şeyin bir zamanı var" diye, şiirin zamanı da insanın ruhunun hırpalandığı o anlarmış meğer.
Peki siz ne düşünüyorsunuz? Aranızda benim gibi bu dönüşümü yaşayan var mı? Eskiden tamamen vakit kaybı olarak görüp de şimdilerde okuduğunda içinizi paramparça eden o dize hangisi? Gelin biraz içimizi dökelim, şurada dertleşelim.