Selam millet, geçen gün kız arkadaşımın zoruyla şöyle biraz havalı, modern bir sanat galerisine gittim. Normalde öyle her hafta sergi gezen bir tip değilim, maksimum senede bir iki kere yolum düşer. İçeri girdik, her yerde minimalist tasarımlar, loş ışıklar, fonda nereden geldiği belli olmayan garip bir uğultu sesi... Neyse, gezinirken devasa bir odanın tam ortasında duran, üzerinde sadece tek bir siyah çizgi olan kocaman beyaz bir tuval gördüm.
Tablonun önünde de üç dört kişi durmuş, elleri çenelerinde, gözlerini kısmış sanki hayatın sırrını çözüyorlarmış gibi bakıyorlar. Ben de yanlarına yanaştım. Bir tabloya bakıyorum, bir yanındakilere bakıyorum. Ulan diyorum içimden, bildiğin cetvelle çekilmiş düz siyah çizgi işte. Ama ortamın o ağırlığı öyle bir baskı yapıyor ki, "Bu ne abi şimdi?" diyemiyorsun. Rezil olmak var işin ucunda. Ben de başladım onlar gibi yapmaya. Kafayı hafif sola eğdim, gözlerimi kıstım, sanki tablonun derinliğindeki o "varoluşsal sancıyı" hissetmiş gibi yavaşça kafamı salladım. Yanımdaki eleman bana bakıp onaylar gibi bir tık daha eğdi kafasını. Harika bir sessiz anlaşma anıydı gerçekten.
Anlamış Gibi Yapma Baskısı Nereden Geliyor?
Cidden soruyorum arkadaşlar, aranızda bunu yaşayan var mı? Neden bir sanat eserinin karşısına geçince "ben bundan hiçbir şey anlamadım" demek bu kadar zor geliyor bize? Sanki bunu söylersek o elit, kültürlü topluluk bizi hemen dışlayacak, kapının önüne koyacakmış gibi bir his oluşuyor içimizde. Hâbuki dürüst olmak gerekirse, bazen gerçekten de ortada pek bir şey olmuyor. Ama o galeri atmosferi insanı resmen bir rol yapma oyununun içine çekiyor.
Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Sergilerde gerçekten o derin sanatsal mesajları alıp büyüleniyor musunuz, yoksa benim gibi sırf ortama ayak uydurmak için "Hımm, sanatçı burada yalnızlığı çok iyi aktarmış" pozlarına bürünenleriniz var mı? Gelin biraz dertleşelim şu konuda.