Modern inşaat mühendisliğinin en büyük zorluklarından biri, su altında dökülen betonun sertleşme sürecidir. Normal şartlarda portland çimentosu suyla karıştırıldığında kimyasal bir reaksiyona girerek donar ancak akıntılı veya derin sularda bu malzeme yapısını koruyamaz ve hızla erir.
Buna rağmen Roma İmparatorluğu döneminde inşa edilen liman dalgakıranları, dalgakıran temelleri ve su altı yapılarının aradan geçen iki bin yıla rağmen hâlâ denizin ortasında sapasağlam durması mühendislik tarihi açısından büyük bir bilmecedir.
Arkeolojik ve jeolojik araştırmalar, Romalıların bu dayanıklılığı volkanik kül ve kireç karışımıyla elde ettiğini gösteriyor. Özellikle İtalya'daki Pozzuoli yöresinden çıkarılan puzolanik kül, deniz suyuyla temas ettiğinde çözünmek yerine kimyasal olarak daha da güçlenen bir yapı oluşturuyor.
Deniz suyunun içindeki sodyum ve klorür iyonları, külün içindeki alüminosilikat bileşenleriyle reaksiyona girerek tobermorit adı verilen son derece dirençli kristaller üretiyor. Bu kristaller zamanla betonun içindeki boşlukları doldurarak malzemenin su altında bile hidrasyon sürecine devam etmesini ve mukavemetini artırmasını sağlıyor.
Bugün modern kıyı mühendisliğinde çelik donatılı betonlar tuzlu suyun korozyon etkisiyle onlarca yılda yıpranırken, antik Roma betonunun zamanla deniz suyuyla reaksiyona girerek güçlenmesi bugünün teknolojisine hâlâ ilham vermeye devam ediyor. Acaba bu antik formülü günümüz mega projelerinde tam anlamıyla entegre edemememizin temel sebebi yüksek maliyetler mi yoksa üretim süreçlerinin günümüz endüstriyel hızına uymaması mı