Kafi Değildir Aşk

Son güncelleme: 12.09.2007 05:06
  • KAFİ DEĞİLDİR AŞK!

    Ankara'dan ayrılırken yanımdaki koltuk hala boştu.
    Doğrusu bu durumun hoşuma gitmediğini söylemeyeceğim.
    Siz de hak verirsiniz ki tanımadığınız biriyle yanyana
    oturarak saatlerce yolculuk yapmak pek de hoş bir
    durum değildir. Ancak keyfim uzun sürmedi. Otobüsümüz
    Gölbaşı'na gelince durdu. Bizim boş koltuğun sahibi de
    ortaya çıkıverdi. Oldukça yaşlı biriydi. Otobüse
    binerken gençten bir adam ona yardım ediyordu.
    Koridorda ilerleyerek bana yaklaştı. Genç adamın
    işaretiyle, yaşlı adama yol verdim, o da pencere
    kenarındaki koltuğuna kendini bırakıverdi. Genç adam,
    "Hoşça kal dede," dedikten sonra kulağıma eğilerek,
    "Biraz rahatsız ona yardımcı olur musunuz?"
    diye rica edince çaresiz, kabul ettim.

    Otobüsümüz yeniden yola koyulunca, yaşlı adam hiçbir
    şey söylemeden bir süre dışarıda akıp giden bozkırı
    izledi. Sonra sanki aniden anımsamış gibi bana
    dönerek,
    "Merhaba delikanlı," dedi titrek bir sesle "Yolculuk
    nereye?"
    "Antep'e," dedim. İlk kez ona dikkatle bakıyordum. Ve
    onda ilgimi çeken şey yüzündeki keder oldu. Ağarmış
    saçları, alnındaki derin çizgiler, feri kaçmış kül
    rengi gözleri, sanki yaşlanmanın doğal bir sonucu
    değil de, derin kederini daha iyi vurgulamak için
    yerleşmişlerdi yüzüne. O da bir an beni süzdükten
    sonra, "Niye gidiyorsun Antep'e?" diye yeniden sordu.
    Savcı gibi böyle sorular sorması canımı sıktı ama ayıp
    olmasın diye yanıtladım. "Yeğenimin nikahı var da."
    Kül rengi gözlerinden bir ışık geçti. "Düğün ha!" diye
    mırıldandı. "Görücü usulüyle mi evleniyor yoksa sevda
    mi?" Daha fazla soru sormamasını umarak, "Görücü
    usulüyle," diyerek kestirip attım.
    Başını sallayarak, kendi kendine gülümsedi. Ben, artık
    kurtuldum, diye düşünürken, yeniden söze başladı.
    "Görücü usulüyle evlenmek iyidir. Arada sevda filan
    olsaydı kötüydü." Yaşlı adamın, sorularından sonra
    şimdi de Don Juan misali kendinden emin bir tavırla
    aşk üzerine atıp tutması beni sinirlendirdi. "Bu
    konuları çok iyi biliyorsunuz galiba?" diye alaycı bir
    tavırla sordum. Alay ettiğimi anlamadı, gözlerine
    tatlı bir özlem çöktü. "Eh, biraz bilirim," dedi.
    "Başından çok macera geçmiş anlaşılan," dedim
    alaycılığımı sürdürerek. Yüzü ciddileşti. Sonunda alay
    ettiğimi anladı, şimdi bana kızacak, diye düşündüm ama
    sandığım gibi olmadı. "Bu işin macerası olmaz," dedi
    yaralı bir ses tonuyla. "Hakiki sevda tektir. Sonuna
    kadar da tek kalır."
    "Yapma be dede, insanın gönlü o kadar dar mı?" dedim.
    "İnsanın gönlü geniştir geniş olmasına ama sevda kuşu
    nazlıdır, öyle her önüne çıkan dala konmaz. Her önüne
    çıkan dala konana bizde başka ad verirler."
    "Bu konuda anlaşamayacağız," diyerek konuyu kapatmak
    istedim ama yapamadım. Yaşlı adamın yüzündeki keder mi
    desem, sesindeki tini mi bir şey bana engel oldu. Bu
    ihtiyarin sıkı bir hikayesi olduğunu sezinlemeye
    başladım. "Kusura bakma dede, ama sormadan
    edemeyeceğim, sen hiç sevdalandın mı?" Hiçbir şey
    söylemeden öylece yüzüme baktı sonra derinden bir iç
    geçirerek, "Oldum ya," dedi. "Sevdaya düşmemiş adam,
    adam mıdır?" "Bak şimdi olmadı dede," diye güldüm. "Az
    önce sevda kötüdür diyordun, şimdi de sevdaya düşmemiş
    adam, adam mıdır, diyorsun." O da gülmeye başladı.
    "İkisi de doğru," dedi. "Sana hikayemi anlatırsam,
    daha iyi anlarsın."

    O zaman bütün bu girizgahı hikayesini anlatmak için
    yaptığını anladım. Ama artık yol arkadaşımdan
    şikayetçi değildim, pür dikkat anlatacaklarını
    dinliyordum.

    "Ben, iki çocuklu bir ailenin büyük oğluydum. Babam,
    Antep'teki bedestende kuyumculuk yapardı. O zamanlar
    bizim mahallede Yahudi bir aile yaşıyordu. Dinlerimiz
    ayrıydı ama iyi komşuyduk. Onların Florid adında bir
    de kızları vardı. Çocukluğum bu kızla birlikte geçti.
    Bazen onların bahçelerinde, bazen bizim evin damında
    oynardık. Ama Florid biraz serpilince, annesi benimle
    oynamasına izin vermemeye başladı. Artık onu yalnızca
    pencere kafeslerinin arkasında görebiliyordum. İçimi
    tuhaf bir duygu kaplamıştı. Bu duygunun bir
    arkadaşa duyulan hasret olduğunu sanıyordum. Derken
    bizim askerlik de geldi çattı. Askerde Florid'in
    yokluğunu daha çok hissetmeye başladım. Ve bunun öyle
    kolay kolay bitmeyecek bir sevda olduğunu anladım.
    Anlamasına anladım ama o bir Yahudi kızıydı, ben ise
    Müslüman. Bırakın evlenmeyi, birlikte görülmemiz
    bile normal karşılanmazdı. Ben askerde böyle tasa
    içinde kıvranırken kötü haber geldi. Florid
    kendisinden yaşlı, kumaş tüccarı Yasef'le
    nikahlanmıştı. Florid'in ailesi pek varlıklı değildi, kızın yüklü bir
    drahomasi yoktu. Yasef yaşlıydı ama zengindi.
    Florid'in kıymetini bilirdi. Haberi duyar duymaz zaten
    zor geçen askerliğim tam bir cehenneme dönüştü. Ne
    söyleneni anlıyordum, ne emredileni yapıyordum.
    Komutanlarım uyardılar beni, azarladılar, sövdüler,
    dövdüler; hayır, hiçbir şey kar etmiyordu. Kısa sürede
    adımız deli askere çıktı. Neyse lafı uzatmayalım. İyi
    kötü askerlik böyle geçti. Bu arada ben de, Florid'i
    unutmaya karar verdim.
    Askerden dönünce de babam artık iyice yaşlandığı için
    kuyumcu dükkanının başına geçtim. Evden işe işten eve
    gidip geliyorum. Rastlantı bu ya, bir gün sokakta Florid'le karşılaştık. Sıcacık
    gülümsedi bana. Yüreğimi bir çarpıntı aldı. Ama Florid'e hiçbir şey söylemedim,
    gülümseyemedim bile. Florid geçti gitti yanımdan. Kederle girdim eve.
    Ertesi gün zor kalktım yataktan, canım işe gitmek
    istemiyordu. Yine de dükkana gittim, çalışmaya
    başladım ama nasıl çalıştığımı, ne yaptığımı ben de
    bilmiyorum. Öğleye doğru bir de baktım ki Florid
    karşımda. Manevisi bol, ela gözleri tatlı tatlı beni
    süzmekte. Gözler anlaşırsa dil susar derler. Biz de
    fazla konuşmadık. Florid bana burmalı bir bilezik
    ısmarladı. Bileziğin bahane olduğunu biliyordum.
    "Bir hafta sonra hazır," dedim. O gözlerini yüzümden
    almadan, "Bir hafta sonra bileziği bizim eve getir,"
    dedi.
    Onlarda ne olacağını biliyordum. "Evime getir," lafını
    ezber ede ede, gece gündüz çalışarak beş günde
    bitirdim bileziği. İşi gören kuyumcu arkadaşların ağzı
    açık kaldı. "Böylesi Saba Melikesi Belkıs'ın
    hazinesinde bile yoktur," diyerek, gıpta ettiler bana.
    Bileziği sedef bir kutuya koyarak, vardım kumaş
    tüccarı Yasef'in evine. Kapıyı Florid açtı. Yüzünde
    ayni tatlı, davetkar gülümseyiş. Evde başka
    kimsecikleri de yok. Sonrası... Sonrası tahmin
    edersin.
    Ama Antep küçük yer. Üstelik her yerde olduğu gibi
    burada da dedikoduya meraklı. Kısa sürede Yasef'in
    kulağına gitmiş bizim aşk. Yasef olgun adam. Oturup
    düşünmüş, karısı genç, güzel, kendisi yaşlı, üstelik
    karısını sevmekte ki deliler gibi. En iyisi bu kentten
    kaçıp gitmek. Akşam Florid'e demiş, "Ben bu kentten
    bıktım. Şam'da akrabalarım var, onların yanına
    taşınalım."
    Ertesi gün Florid benim dükkana geldi. Olanı biteni
    anlattıktan sonra güzel gözlerini yüzüme dikerek,
    "Benimle evlen. Yasef'i bırakıp, burada kalayım,"
    dedi.
    Ne diyeceğimi bilemedim, Florid'le evlenmeye kalksam,
    millet beni kınayacak; kadın hem gavur, hem dul.
    Bıraksam gidecek...
    Ben böyle kıvranırken, Yasef erken davrandı, karısını
    aldığı gibi tuttu Şam'ın yolunu.
    Herkes, "kurtuldun," diyor. Bir de bana sor. Gün
    günden daha zor geliyor. Aklımı kaçıracağım her köşe
    başında, her kapının önünde onu görüyorum, kulaklarımda
    onun sesi çınlıyor. Florid'siz yaşamaya ancak bir yıl
    dayanabildim. Anamın yalvarıp yakarmalarına
    aldırmadan, dükkanı küçük kardeşime teslim edip,
    yanıma da yüklüce bir para alarak ben de tuttum Şam'ın
    yolunu.
    Şam'da Yasef'in dükkanını bulmak zor olmadı. Bu zengin
    yahudiyi tanımayan yok. Yasef'i gizlice izleyerek
    evini öğrendim. Ertesi gün sabah erkenden evin önünde
    beklemeye başladım. Yasef dükkanına gidince, eve
    yaklaşmaya başlamıştım ki, esmer bir delikanlının
    benden önce kapıyı çaldığını gördüm. Birkaç saat sonra
    çıktı evden. O gidince ben yaklaştım eve. Çaldım
    kapıyı. Florid beni görünce şaşırdı ama hiç sevinmişe
    benzemiyordu. "Niye geldin?" diye sordu azarlar gibi.


    "Sensiz olmuyor," dedim, üzüntüyle.

    "Çok geç" dedi
    umursamaz bir tavırla, "ben seni unuttum."
    Sanki başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü.
    "Konuşalım," dedim.
    "Konuşacak bir şey yok," dedi.
    Baktım ısrar etmek faydasız, kaldığım hana geri
    döndüm. Sabaha kadar düşündüm. Ona hak verdim. Ben çok
    geç kalmıştım.
    Ortalık ışıyınca çıktım handan. Şam'da ne kadar
    çiçekçi varsa hepsini dolaştım, cebimde ne kadar para
    varsa hepsine çiçek aldım. Aldığım çiçekleri,
    üç at arabasına yükledim. Vardım Florid'in kapısına.
    Sabah serinliğinde mis gibi kokan çiçekleri sevdiğim
    kadının evinin önüne yıktım, sonra ayrıldım
    oradan."

    Yaşlı adamın öyküsü çok etkilemişti beni,
    Bravo dede," diye heyecanla söylendim. "Bu yaptığın
    çok güzel bir şey."
    Yol arkadaşıma artık başka gözlerle bakıyordum. Benim
    için bir tur Anadolu bilgesi olup çıkmıştı. Bu arada
    otobüsümüz ilk molasını vermek üzere bir dinlenme
    tesisinde durdu. Birlikte indik. O tuvaletteyken, bizim
    otobüsümüzün muavini yaklaştı yanıma.
    "Gene ne anlatıyor Ayvaz Dede?" diye sordu.
    "Adı Ayvaz mi?" diye sorusuna soruyla karşılık verdim.
    "Onu tanıyor musun?"
    "Abi, onu Antep'teki butun otobüs şoförleri,
    muavinleri tanır."
    "Nasıl yani?"
    "Ayvaz Dede biraz sıkıntılıdır. Memlekette en fazla
    bir ay kalabilir, sonra kendini yolculuklara vurur."
    "Tuhaf," diye mırıldandım. "Neden böyle yapıyor?"
    "Abi, bu Ayvaz Dede, gençken bir Yahudi karisini
    sevmiş. Kadın evliymiş. Kocası durumu çakınca,
    Ayvazdan kurtulmak için evini Şam'a taşımış.
    Bizimki bırakır mı peşlerini. Haydi o da Şam'a. Ama
    kadın yüz vermemiş bizimkine. Ayvaz Dedenin gururu
    kırılmış tabii. Çektiği gibi kasaturasını bir
    güzel şişlemiş hem kadını, hem kocasını."
    Şaşırmıştım, Ayvaz Dedenin anlattığı hikayenin sonuna
    hiç benzemiyordu bu.
    "Sonra?" diye sordum meraklı muavine.
    "Sonrası, kendi de iflah olmamış. Anlaşılan kadını
    gerçekten seviyormuş. Kafayı yemiş. Antep'te duramaz
    olmuş. Kendinden mi, öldürdüğü kadının hayaletinden mi
    bilinmez kaçmaya başlamış."
    Muavine başka bir şey soramadım. Ne diyeceğimi
    bilemiyordum. Az sonra Ayvaz Dede geldi yanıma. Ona da
    hiçbir şey sormadım. Açık bir çay ısmarladım.
    "Sağ olasın evlat," dedi.
    Çayını içerken onu izledim. Bu yaşlı adam hiç de
    katile benzemiyordu ancak çok dikkatli bakarsanız,
    sevdiği kadını öldürdükten sonra, ellerinin
    kanını gözyaşlarıyla yıkamaya çalışan bir adamın
    çaresizliğini görebilirdiniz onun kederli yüzünde.


    E dergisinin verdiği Öykü '99 kitabından.
#11.09.2007 12:20 0 0 0
  • paylaşım için tşkler
#12.09.2007 05:06 0 0 0