aldemira

aldemira

Üye
05.07.2013
Acemi Er
49
Hakkında

  • evet,

    HER ANINI KADİR ANI GECESİ YAPMAK İNSANIN ELİNDE


    KADİR SURESİ

    Biz o(Kur'â)n'ı Kadir gecesinde indirdik. Kuranın indiği gece kadirdir, kıymetlidir. Kuranın bulunduğu, Kuranın gündem yapıldığı gece değerlidir. Kuranla geçirilen gün azametlidir. Kuranın insana indiği, insanın dünyasına ölçüt olduğu gece kadirdir, kıymetlidir, güçlüdür. Kuranı ikra yaptığımız anlar, kıymetli, kadirli anlardır. Kuransız geçen, Kuran dışı yaşanan vakitler değersiz, kıymetsiz anlardır. Kuranın ölçüt yapılmadığı yaşamlar anlamsız, değersizdir.
    Kadir gecesinin ne olduğunu sen nereden bileceksin? Kuranı ikra yapmayan, okuyup, anlayıp düşünüp ibret almayan, bu ölçütleri yaşamına geçirmeyen, Kuranlı yaşamın kıymetini bilemez, anlayamaz. Hala Kuranı anlamaya, kıymetini kavramaya çalışmayacak mısın? Her gününü kadir, kıymetli yapmayacak mısın? Her gününü, Kuranı ikra yaparak, kadir gecesi yapmak senin elindedir.
    Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır. Oysa Kuranlı geceler, Kuranın gündem yapıldığı vakitler, Kuranın düşünülüp ibret alındığı anlar, Kuran değerlerinin, ölçülerinin dikkate alındığı, yaşama geçirildiği hayatlar; Kuransız geçen tüm yaşamdan, ömürden hayırlıdır, makbuldür, değerlidir.
    Melekler ve Rûh, o gece Rab'lerinin izniyle her iş için iner de iner. Zira Kuranın indiği, Kuranın gündem yapıldığı, Kuranın okunduğu, ikra yapıldığı anlar, günler, geceler, her bir iş için, her bir konu için, her bir yaşam kesiti için gerekli olan melekeler, ayetler, ölçüler, yasalar ve bunların ruhu, özü, ilkeleri, hedefi, amacı insanın dünyasına, kalbinin derinliklerine, aklının merkezine, yaşamın içine iner. Melekelerine işler, ruhunu kaplar.
    Esenliktir o, ta tan yeri ağarıncaya kadar! Bu olay ta tan yeri ağarıncaya, yaşamını nurlandırıncaya, hayatını Kuranlaştırıncaya, çevresine ulaştırıncaya ve dünyayı aydınlatıncaya kadar devam eden ve cenneti tattıran ve ebedi cennete kavuşturan bir esenliktir.
    /aaldemira.blogspot.com/
    ***



    KADİR SURESİ ÇALIŞMA NOTLARI


    (٩٧-١;)
    اِنَّا اَنْزَلْنَاهُ فٖى لَيْلَةِ الْقَدْرِ
    97.1 - İnnâ enzelnâhu fî leyletil gadr.
    S Ateş - Biz o(Kur'â)n'ı Kadir gecesinde indirdik.
    YB- Biz onu kadr/ölçüt gecesinde indirdik
    Bu ayetle ilgili olan diğer ayetler: (2:185; 14:1; 44:1-4; 81:17-19)

    · Nezale: İnmek, indirmek, menzil, yörünge, yaratma, ağırlama, yemek, nimet ikram. Nüzul” sözcüğünün esas anlamı “hulûl [girmek, içe işlemek, nüfuz etmek]” demektir, bu anlamdaki “giriş”, “duhul” sözcüğüyle ifade edilen “giriş”ten farklıdır. Hulûl etmek, gizlice, haber etmeden, fiziksel bir etki yapmadan girip girdiği nesnenin her bir zerresine homojen olarak yerleşmek şeklinde bir giriştir [İbn Menzur; Lisanü’l-Arab Cilt.8, S.523, Darülhadis Kahire-2003]. Nitekim Mümin sûresinin 15. âyetinde ruhun hulûlü [içe yerleştirilmesi] “تنزّل - tenezzül” sözcüğüyle değil “القائ - ilqa [koymak, bırakmak]” sözcüğüyle ifade edilmiştir.HYılmaz. İndirmek, öğretmek, vermek, bahşetmek, ikram, nimet anlamına gelmektedir. MOkuyan.

    · Kadera: Ayarlama, takdir, daraltma, kısıtlama, kaderini çizme, ölçme, ölçü, kıymet, azamet, şeref, güç, kudret, tayin etme, miktar, süre, takat, tencere, kazan,


    (٩٧-٢;)
    وَمَا اَدْرٰیكَ مَا لَيْلَةُ الْقَدْرِ
    97.2 - Ve mâ edrâke mâ leyletul gadr.
    S Ateş - Kadir gecesinin ne olduğunu sen nereden bileceksin?
    YB- Ölçüt/kadr gecesinin ne olduğunu sen nereden bileceksin? / Ölçüt gecesinin ne olduğunu Allah’tan başka sana kim anlatabilir ki?


    (٩٧-٣;)
    لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِنْ اَلْفِ شَهْرٍ
    97.3 - Leyletul gadri hayrum min elfi şehr.
    S Ateş - Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır.
    YB- Ölçüt/kadr gecesi bin aydan daha hayırlıdır. / Her şeyin doğru ölçüsünün ne olduğunun belirlendiği an bin (ölçütsüz) aydan daha hayırlıdır.

    · Elefe : Sevgiyle toplama, telif, birbirine katma, alıştırma, sevdirme, binlerce
    · Şehera :Ay, hilal


    (٩٧-٤;)
    تَنَزَّلُ الْمَلٰئِكَةُ وَالرُّوحُ فٖيهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْ مِنْ كُلِّ اَمْرٍ
    97.4 - Tenezzelul melâiketu ver rûhu fîhâ biizni rabbihim, min kulli emr.
    S Ateş - Melekler ve Rûh, o gece Rab'lerinin izniyle her iş için iner de iner.
    YB- Her bir iş için içindeki melekler/yasalar/güçler ve bilgi/ruh Rablerinin izniyle indirilirde indirilir.

    · Nezale: İnmek, indirmek, menzil, yörünge, yaratma, ağırlama, yemek, nimet ikram. Nüzul” sözcüğünün esas anlamı “hulûl [girmek, içe işlemek, nüfuz etmek]” demektir, bu anlamdaki “giriş”, “duhul” sözcüğüyle ifade edilen “giriş”ten farklıdır. Hulûl etmek, gizlice, haber etmeden, fiziksel bir etki yapmadan girip girdiği nesnenin her bir zerresine homojen olarak yerleşmek şeklinde bir giriştir [İbn Menzur; Lisanü’l-Arab Cilt.8, S.523, Darülhadis Kahire-2003]. Nitekim Mümin sûresinin 15. âyetinde ruhun hulûlü [içe yerleştirilmesi] “تنزّل - tenezzül” sözcüğüyle değil “القائ - ilqa [koymak, bırakmak]” sözcüğüyle ifade edilmiştir.HYılmaz. İndirmek, öğretmek, vermek, bahşetmek, ikram, nimet anlamına gelmektedir. MOkuyan

    Ayetin başında tenezzelü fiili kullanılmış olup, 41Fussilet 30-32 ve 19 Meryem 64 de de bu inişin devam etmekte olduğunu ifade eden netenezzelü kalıbı kullanılmak suretiyle meleklerin inişinin devam etmekte olduğu vurgulanmış ve böylece hayatını vahiyle şekillendiren her insana meleklerin inmesi her zaman mümkündür MOkuyan. Buradaki melekle kastedilen kuran ayetleri olmalıdır. Kuran ayetini ikra yapanlara bu eylemi yaptıkları sürece ayetler bir anlamda âlemlerine iner, hulul eder, nüfuz eder.

    · Meleke: Mülk, sahip, meleke, yetenek, hükümdarlık, malik olma, memlük(Köle), melek, melik, sultan, iç yüzü, iktidar, güç, tasarruf gücü, elçi, haberci, ayet,

    Meleklerin nüzulünü [hulûlünü] konu alan aşağıdaki âyetlerden bazılarında “melek” sözcüğü “elçiler [haberciler]” anlamında, diğer bazılarında da “yönetim güçleri” anlamında kullanılmıştır. “ ملك - Melek” sözcüğünün “elçiler [haberciler]” anlamında kullanıldığı âyetler:
    o Kullarından dilediğine melekleri, emrinden [kendine özgü iş] olan ruh ile “Gerçek şu ki: Benden başka ilâh yok, o hâlde benden sakının” diye uyarmaları için indirir/ hulûl ettirir. Nahl; 2.
    o Şu bir gerçek ki, “Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra hiç şaşmadan yol alanlar üzerine, melekler iner durur [hulûl eder durur] ; “Korkmayın, üzülmeyin. Size vaat edilen cennetle sevinin. Biz size, dünya hayatında da âhirette de [yol gösteren, yardım eden] Yakınlarız. Orada sizin için nefislerinizin arzuladığı şey var. Orada sizin için istediğiniz şey var. Gafur ve Rahîm Allah’tan bir ikram olarak…” Fussılet; 30 32.
    o Hani sen inananlara, “Rabbinizin indirilen/ hulûl ettirilen üç bin melekle yardım etmesi size yetmez mi?” diyordun. Âl-i Imran; 124.
    “Melek” sözcüğünün “yönetim güçleri” anlamında kullanıldığı âyetler:
    o Biz melekleri ancak gerçekle indiririz ve o zaman, asla göz bile açamazlar. Hicr; 8.
    o Hani elçiler onlara önlerinden, arkalarından gelerek şöyle demişlerdi: “Allah’tan başkasına ibâdet/kulluk etmeyin!” Şöyle cevap vermişlerdi: “Eğer Rabbimiz isteseydi, kesinlikle melekler indirirdi. Bu yüzden biz kendisiyle gönderilmiş olduğunuz şeyleri inkâr ediyoruz.” Fussılet; 14.
    o Ve: “Ona bir melek indirilseydi ya!” dediler. Eğer böyle bir melek indirmiş olsaydık iş mutlaka bitirilmiş olurdu. Sonra da kendilerine göz bile açtırılmazdı. En’âm; 8.
    Dolayısıyla “melek” sözcüğünün, “elçiler [haberciler]” anlamında kullanıldığı âyetlerde bu sözcükle kastedilenler “Kur’ân Âyetleri”dir. Talâk suresinin 10 ve 11. âyetlerine göre zaten Kur’ân’ın bir adı da “rasül [elçi]”dür. Bu elçi [haberci], toplumun canı demek olan güvenilir ve kutsal bilgiler içermektedirHY. Kuran elçi, melekler ayet, ruh da ayetlerin taşıdığı ölçütler olarak alınabilir.

    · RaveHa: Ruh, gidiş, akşam dönüşü, rahmet, yardım, rüzgâr, ferah, gizli kuvvet, latif husus, koku, rızık, can, canlılık, duygu, karakter, vahiydir.

    Ruh Sözcüğünün Kur’ân’daki Kullanımı : Ruh, vahiy anlamında alınabilir, 40Mümin 15, 42Şura 52, 16nahl 2 de meleklerin ruhu indirdiğinden söz edilmesi de bu ayette vahiy anlamında kullanıldığına delildirMOkuyan. Akleden kalbin hayat soluğu olan vahiy oılmalıdırMİslamoğlu. Ruh” sözcüğü Kur’ân’da “İlâhî esinti, vahy/bilgi” anlamında kullanılmış, vahyin bilgisizlikten dolayı ölü sayılan kalbe hayat verdiği, canın bedendeki işlevi ne ise vahyin de insanlık için aynı işlevi gördüğü, bu işlevi dolayısıyla bireyi ve toplumu kokuşmaktan koruduğu düşünülürse, “ruh” sözcüğünün sözlük, ansiklopedik ve dinî terim anlamlarıyla Kur’ân’daki anlamı arasında bir paralellik var gibi gözükebilir. Ancak sözcüğün kullanıldığı âyetler incelendiğinde, bu paralelliğin “ruh”un ne olduğu konusunda değil, sadece insan üzerindeki etkileri konusunda olduğu anlaşılır. HY.
    o Ve sana ruhtan sorarlar. Deki: “Ruh Rabbimin emrindendir [işindendir] . Size ise az bilgiden başka, bir şey verilmemiştir.” İsra; 85.
    o Refi’dir, dereceleri yükseltendir, Arş’ın sahibidir. Buluşma günü hakkında uyarmak için kendi emrinden/ kendi işinden olan ruhu kullarından dilediğine ilka eder [bırakır] . Mümin; 15.
    o İşte böylece sana da kendi emrimizden [kendi işimizden] olan ruhu vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu, kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle kılavuzladığımız bir nur [ışık] yaptık. Hiç kuşkusuz sen de dosdoğru bir yola kılavuzluk etmektesin. Şûra; 52.
    o Allah’a ve âhiret gününe inanan bir topluluğu, Allah’a ve elçisine karşı çıkanlarla sevgiye dayalı bir dostluk kurmuş olarak bulamazsın. Bunlar onların ister babaları olsun, ister çocukları olsun, ister kardeşleri olsun, ister akrabaları olsun. Allah onların kalplerine imanı yazmış ve onları kendisinden olan ruh [güvenli bilgi] ile desteklemiştir. Onları, sürekli kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. İşte bunlar Allah’ın hizbidir [yandaşlarıdır] . Dikkat edin, Allah’ın hizbi [yandaşları] başarıya ulaşanların ta kendileridir. Mücadele; 22.
    o Kesin olan şu ki, o, âlemlerin Rabbinin indirmesidir [hulûl ettirmesidir]. Onunla “güvenilir ruh” indi [hulûl etti] . Senin kalbine ki, uyarıcılardan olasın. Şuara; 192–194.
    Şuara sûresinin 193. âyetinde ise “er-ruhu’l-emin” tamlamasıyla kullanılarak bu bilgilerin [ruhun] “en güvenli, en yararlı bilgi” olduğu vurgulanmaktadır. Şuara sûresinin 193. âyetinde geçen “er-ruhu’l-emin” ifadesini Cebrâîl olarak yorumlamak ve birçok mealde olduğu gibi âyeti “Onu Ruhu’l-Emin [Cebrâîl] indirdi” diye çevirmek yanlıştır. Zira âyetteki “نزل - nezele” geçişsiz fiilini sanki geçişli imiş gibi anlamlandırmak, her şeyden önce âyetin lâfzî manasına aykırıdırHY. Melekler ve ruh iner ayetini de dikkate aldığımızda, meleklerin ayetler, ruhunda bu ayetlerin taşıdığı içerik, ilke, ölçüler vb olduğu düşünülmektedir.

    (٩٧-٥;)
    سَلَامٌ هِىَ حَتّٰى مَطْلَعِ الْفَجْرِ
    97.5 - Selâm, hiye hattâ matleıl fecr.
    S Ateş - Esenliktir o, tâ tan yeri ağarıncaya kadar!
    YB- Bir esenliktir o şafak sökene kadar/aydınlığa kavuşuncaya kadar
    · Sıleme: Salim, selamet, sağlam, sıhhatli, sulh, eman, kurtuluş, boyun eyme, teslim olma, has olan, ait olan, selamlaşma, ismi ilahi, ulaşma, İslam,
    · Talea: Tulu etme, doğuş, hurma çiçek tomurcuğu, haberdar etme, bildirme, çıkmak, bakmak, bilmek, örtmek, farkına varmak, işlemek,
    · Fecera: Fışkırmak, akıtmak, yarılmak, akmak, günahlara dalmak, haktan dönmek, tan yerinin ağarma zamanıdır ki biz buna şafak de-(Terbiyeden-Yoksunum)-nir. Oysa şafak Arapçada, Güneş battıktan sonra ufukta kalan kızartıya denmektedir.



    38 yorum:
    adnan ve okuma arkadaşları dedi ki...
    kadir suresini neden hep farklı anladık.

    bir gece o da gizli, ramazanda gizli böylece her ramazan gününün iyi değerlendirelim diye hikmetidir şeklinde anladık.

    böyle okudum, böyle anlatıldı.
    şaşkınlığımı mazur görün.

    o gecede indi o gece kutsal ogece iyi ihya ettin mi tamam o geceye denk gelmek amacıyla her ramazan gecesini değerlendir ki o gece bereketinden yararlan. ya denk gelemezsek :???????

    düşünmemek, sorun bu katılırsınız .
    oysa kadiri böyle anlammak kuranı okuduğumuz daha doğrusu kuranı içimize indirdiğimiz anlar kadir anları.
    kurana göre yaşadığımız, kuranlı yaşam günlerimiz kadirli kıymetli anlar.

    Kuran süreleri yaşamı düzenliyor.
    biz ve dostlarım her anını kadirleştirmenin elimizde olduğunu anladıktan sonra kuranla geçen vakitlerimiz anlarınmız yaşamımız hayatımızı kuşatmaya başladı.
    allah razı olsun.
    5 Mayıs 2012 19:08
    musa dedi ki...
    kadir gecesi kutlamaları ne olacakç
    yıldönümüğ,
    yaş günü katama yatmazdı da günah diye bir şey diyemezdim.
    ramazanda her geceyi ihya edelim diye gizli olmasına da bir anlam veremezdim hikmeti bu olsa da falcılık gibi, piyango gibi
    olmaz derdim de sesim çıkmazdı.

    kadir gecesinin bu anlamı kafama yattı.
    imtihan olanın elinde olmalı kadir yapmak ta şer yapmakta bu daha ku-rani .
    sağolan arkadaş.
    kadir vakti elimde kuranı okurda hayatıma indirirem o yaşadığım anlar kıymetli oluyor zaten.

    biz düşünemedik korktuk günahtan vatandaştan sen söylemişsin ya iyi oldu.

    tümünü kaç kez okudum.


#01.08.2013 22:33 0 0 0
#27.07.2013 08:25 0 0 0
  • SIĞINMAK tan ne anlamaktayız.

    ALLAHA SIĞINMAK, bu sözü tekrar etmek mi,
    bu sözü tekrar edince sığınmış mı olmaktayız,

    Hani yaşamak için inmişti KURAN bu ilkeyle bakalım, düşünelim.
    o halde, bu sözü bizim de tekrar etmemiz değil, yapmamız istenmekte,

    Düşünceleri paylaşalım, buyurun
#16.07.2013 08:28 0 0 0
  • Konu: Dua Kavramı
    DUA KAVRAMI
    Kuranı Kerimde Furkan Suresinin en son ayetinde 25/77 de yer alan:
    25/77 قُلْ مَا يَعْبَٶُا بِكُمْ رَبّٖى لَوْلَا دُعَاؤُكُمْ فَقَدْ كَذَّبْتُمْ فَسَوْفَ يَكُونُ لِزَامًا
    25/77 Kul ma ya'beu bi kum rabbi lev la duaukum fe kad kezzebtum fe sevfe yekunu lizama.
    De ki: “Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin! …

    Duanız olmazsa değeriniz yok, duanız varsa değeriniz var. Peki dua ne demek, ne anlamda kullanılmış, duadan ne anlamalıyız.
    “Dua kul ile Allah arasında bir diyalog anlamını taşır. Bir başka söyleyişle dua; sınırlı, sonlu ve âciz olan varlığın sınırsız ve sonsuz kudret sahibi ile kurduğu bir köprüdür. Duâ, insanın kendi kendine yetmediğinin ifadesidir. Dua, Allah'a çıkarılmış dâvettir. Dua, insanın kendi kendine yetmediğini bilmesidir. “Dua, var gücünü, olanca çabasını harcayıp bitiren insanın Allah'a saldığı "imdat" sayhasıdır(A Kalkan)”.
    Dua, insanın Allah karşısında esas duruşudur. Dua Kulluğun iliğidir. Dua eden kalp Allah’la diyalog halindedir. Allah insan ilişkisinde çift boyutlu bir özelliğe sahiptir, kulluk insanın Allah’a duası, vahiy Allah’ın insana duasıdır. Dua kulluktur, kulluk duadır(İslamoğlu)”.
    “Duâ bir yükseliştir. Her dua ruhtan bir filizin yeşermesi, boy sürmesidir. Dua, fâni maddeden mana sonsuzluğuna doğru bir sıçrayıştır. Dua, hesaplaşma ile birlikte ruhun nur denizlerinde yıkanmasıdır; temizlenmesi ve güçlenmesidir. Dua, bir yeniden doğuştur. Dua, sessiz inilti, gürültüsüz feryattır. Dua, en manalı sessizliktir. (A Kalkan)”.
    “Sözlükte dua çağırmak, yalvarmak, davet etmek, ileri sürmek, celbetmek, istemek, teklif etmek, teşvik etmek, sevk etmek, hatırlatmak, namaz kılmak, bir şey için Allah'a yalvarmak, bir şeye karşı Allah'tan yardım dilemek, propaganda yapmak, meydan okumak, referans göstermek manalarına gelmektedir Bayraklı”.
    Cahiliye dönemi arapları hayvanlarını sağdıkları zaman hayvanın memelerinde hayvanı daha fazla süt yapmaya teşvik amacıyla az bir miktar süt bırakırlardı. Bu bırakılan süte (الداعية;) El-da’iye (çağıran/dua eden) adı verilirdi. (daha fazla sütü çağıran) Bu anlamda insanın duası da; onun ilerdeki iyi, güzel performansını arttıracak olan duygularının mahmuzlanmasıdır (YB)
    “Duâ ile en gizli, en mahrem duygularımızı dile getirir, içimizi boşaltır, ümidimizi kuvvetlendirir, korkularımızı hafifletiriz. Duâ, içimize eşsiz bir rahatlık verir, gerginliklerimizi giderir. Duâ ile kendimizi Allah'a daha yakın hissederiz. Duâsız bir insan, ışıksız bir mahzene benzer. Duâsız insan, yalnızlığın karanlık hapishanesi içinde çırpınan bir zavallıdır. Duâ ile benlik duvarlarını aşabiliriz. Çünkü duâ, engel ve uzaklık tanımaz. Zaman ve mekânlar ona engel olamaz. Duâ ile sonsuz aczimizi yüce Allah'ın sonsuz kudretine bağlama saâdetine ereriz. Duâ ile ruh gücümüzü kanatlandırırız. Duâda iç varlığımız aydınlanır. Duâda kendi gücümüzle değil; Allah'ın sonsuz gücüyle iç ve dış düşmanlarımıza meydan okuruz. (A Kalkan)”.

    Bu ve benzeri tanımlamalar yapıla gelmiştir. Dua kelimesinin kök anlamları kısaca şöyle sayılmaktadır.
    1. Davet, Çağrı,
    2. Dava İddia,
    3. Bağ, bağlantı, dayanak,
    4. Arzu, istek, yöneliş, teklif, teşvik,
    5. Allah'tan yardım dilemek,

    Bu Manalarla Birlikte Ayet Düşünüldüğünde Duanın Ve Ayetin Anlamları Şöyle Olmaktadır:

    1- Duanız Davetiniz, çağrınız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin!
    Buradaki davet iki yönlüdür.
    Birincisi; Allah’ı davet, çağırmaktır. Yaşantımızda Allah’ı, Kitabı işlerimize davet etmek çağırmaktır. Bir iş yaparken Onun buyruklarını dikkate almaktır. Her işimize Rabbimizi dahil etmektir. Onun istek ve emirlerine göre hayatımıza yön vermektir. Kurana uygun yaşamaktır. Kuranı dikkate alarak, işlerimizi sürdürmektir. Peygamberlerin yaptığı gibi.
    Bunu yapmıyorsak yani davetimiz yoksa, Kuranı işlerimize davet etmiyorsak, Kuranı kale almıyorsak, önem ve öncelik verip ona göre hayat sürmüyorsak, Kuranın Rabbi ne diye bize değer versin!
    O halde hayatımızı şekillendirirken Rabbimizi, Kuranı dikkate alıp Onun öğretisine göre yaşam sürersek, yani duamız davetimiz çağrımız olursa, olduğu kadar değerimiz olmaktadır.
    İkincisi; Allah’a davettir, çağırmaktır. İnsanları, toplumları, düzenleri Allah’a Kurana çağırmaktır, davet etmektir. Peygamberlerin yaptığı gibi, tüm insanlığa Allah’ı Kuranı hatırlatmak, tebliğ etmek ve Rabbimize davet etmektir. Bunu amaç edinmektir. Öncekiler gibi Kelimetullahı yeryüzüne duyurmak, hakim kılmak için çalışmaktır.
    Bunu yapmıyorsak yani Allah’a, Kurana davetimiz, çağrımız yoksa, hayata Allah’ı Kuranı çağırmıyorsak, yani onun ilkelerini uygulamıyorsak, bunu amaçlayarak yaşamıyorsak Rabbimiz ne diye bize değer versin!
#16.07.2013 08:27 0 0 0
  • Konu: Dua Kavramı
    @Dijar Asmen adlı üyeden alıntı:
    "Kullarım sana beni sorduklarında, ben muhakkak ki onlara çok yakınım. Bana dua ettiklerinde dualarına icabet ederim. O halde onlar da benim çağrıma uysunlar, bana iman etsinler." (Bakara, 2/186)
    Arapça bir kelime olan dua, davet/da'vâ gibi kelimelerin mastarı olup, sözlüklerde çağırmak, seslenmek, istemek, yardım talep etmek; öncelik tanımak, söz vermek, özel birisini yemeğe davet etmek, isim vermek, yalvarmak; küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya vâki olan talep ve niyaz; sığınmak, ilgi kurmak; dilekte bulunmak, nida gibi manalara gelir. Terim olarak ise: Kulun Allah'a sığınma ve yakarışını, Allah'ın yüceliği karşısında kulun güçsüzlüğünü itiraf etmesini, sevgi ve tazim (yüce bilme) duyguları içerisinde lütfunu, yardımını ve affını dilemesini ifade eder. Yine dua, bir kulun Allah'ın yüceliği ve azameti karşısında kendi zayıflığını kavramak yoluyla Allah'ın büyüklüğünü dile getirmesi, O'na yalvarması, O'na hamd etmesi, şükretmesi, O'nu övmesi demektir. Dua, insanla Allah arasında bir ilişki ve iletişimdir. Kulun Allah'a yalvarıp O'nun yardımını istemesi, ya bir hayrın, iyiliğin ve nimetin kendisine verilmesi için; ya da bir bela ve kötülüğün üstünden veya bulunduğu ortamdan kaldırılıp yok olması için Allah'a karşı bir ibadet, sevgi ve saygının ifadesidir. Genel ve geniş anlamda ise hiçbir törene bağlı bulunmayan, şekil şartlarından bütünüyle sıyrılmış, zaman ve mekan bakımından süreklilik gösteren kulun yaratıcısıyla sürekli bir biçimde iletişimde bulunduğu bir ibadet olarak da tanımlanabilir. Ayrıca Allah'a sunulacak talepleri sözlü veya yazılı olarak dile getiren metinlere de dua denilir. Salât, namaz manasına geldiği gibi, dua manasına da gelir. Namazda dua ayetleriyle ve diğer dualarla dua ederiz.


    Hz. Peygamber ise, duayı şöyle tanımlar: "Dua ibadetin ta kendisidir." "Dua ibadetin iliğidir, özüdür." "Allah katında duadan daha kıymetli bir şey yoktur." "Dua müminin silahıdır, dinin direğidir, göklerin ve yerin nurudur."


    Kur'an-ı Kerim'de yirmi yerde "dua" kelimesiyle birlikte bazı ayetlerde dava ve davet kelimeleri de aynı anlamda kullanılmıştır. Pek çok ayette dua kökünden fiiller yer almıştır. Bu ayetlerde dua ve türevleri Allah'a yakarma, istek ve ihtiyaçlarını arzederek O'nun lütfunu dileme, çağırma, bir durumu arz etme, Allah'ın birliğini tanıma, isnad ve iddia etme anlamlarında kullanılmıştır. Dua ve türevleri bu anlamlarıyla hadislerde de sık sık tekrar edilmiştir.


    Dr. Alexis Carrel ise duayı: "Genel bir ruhsal mekanizma olmaktan çok, insanın yaratıcısına doğru fıtri çekilişi ve yakınlaşma isteği, ruhun Allah'a doğru yükselişi ve O'na aşıkçasına kulluk etme durumu olarak" tarif etmiştir.


    Duanın ana hedefi, insanın durumunu Allah'a arzetmesi, O'na niyazda bulunması olduğuna göre Allah ile kul arasında bir diyalog anlamı taşır. Bunun gerçekleşmesi için, önce Allah insanı kendi varlığından haberdar etmiş, insan da varlığını benimsediği bu yüce kutsiyet karşısında duyduğu saygı ve ümit sebebiyle kendisinden daha üstün olanla irtibat ihtiyacını duymuştur. Dua böyle bir irtibat neticesinde insanın bir taraftan kendi ihtiyaç ve eksikliklerinin telafisini, diğer bir taraftan da daha mükemmele ulaşmasını hedefleyen bir diyalog vasıtasıdır. Bir başka ifadeyle dua; sınırlı, sonlu ve aciz varlığın sınırsız ve sonsuz kudret sahibiyle kurduğu köprüdür. Bu nedenle tarihin hiçbir döneminde insanlık duadan uzak kalmamıştır.


    Dua, insanda fıtrî bir olgudur. Bu sebepledir ki bütün dinlerde dua mevcuttur. Üstün bir varlığa inanan her insan şu veya bu şekilde dua eder. İnsanlar yaşamları süresince üstesinden gelemeyecekleri bir çok şeylerle karşılaşmakta keder, sıkıntı, aciz ve ümitsizliklere maruz kalmaktadır. İşte bu nedenle özellikle sıkıntılı zamanlarda Allah'a dua etmek, sadece samimi olarak Allah'a inananlara has bir durum değildir. Allah'a ortak koşanlar da bu gibi durumlarda Allah'a yönelerek O'na dua ederler. (bk. Yunus, 10/12; Lokman, 31/32)


    İnsan gibi, duasız toplum da boşluktadır. Dua etme duyarlılığını yitirmiş böyle bir toplumu, genelde de insanlığı hüzünlü ve ümitsiz bir gelecek karşılayacaktır. Bu konuda Dr. Alexis Carrel'in şu sözlerine katılıyoruz: "Ahlaki ve manevi duygular bir toplumun faal unsurları arasında yer alır. Bunlar yok oluşa yönelirse o milletin kesin çöküşü başlamış ve bağlarından koparak yok olmaya giden vasata girilmiş demektir. Bu sebeple dua ihtiyacını kendinde öldüren bir toplum pratikte fesat ve çöküşten korunabilecek unsurlara artık sahip değildir. Hiçbir toplum duayı terk etmesi nedeniyle kendini bu denli ölüme hazırlamamış, çöküş ve alçalmaya maruz kalmamıştır."


    Prof. Dr. Toshihiko İzutsu'nun ise, duaya yaklaşımı şöyledir: "Allah'tan insana doğru olan sözlü konuşma vahiy, insandan Allah'a doğru olan sözlü konuşması ise duadır. Dua insan kalbinin Allah (c.c.) ile konuşması, O'nun nimetini ve yardımını istemesidir. Bu, aşağıdan yukarı (kuldan Allah'a) doğru olan bir sözlü haberleşme çeşididir. Normal olarak insan doğrudan doğruya Allah'a hitabet vasıtasına sahip değildir. Normal kelime alışverişi olabilmesi için iki taraf arasında ontolojik eşitlik bulunmalıdır. Bu, dilin temel prensibidir. İşte bu temel prensibi bozacak bir durum meydana geldiği zaman insan, Allah'a hitap edebilir ve O'nunla konuşma yeteneğine sahip olur. Bu, öyle olağanüstü bir haldir ki, bu halde insan kendi zihnini günlük durumunun üzerinde bulur. Böyle bir durumda insan kafası gerilir gerilir, işte bu noktaya gelince insan, Allah'a doğrudan doğruya söz söyleme noktasına varmış olur. Böyle bir durumda insan normal manada insan değildir. (normali aşmıştır). İşte bu olağanüstü durum içinde geçen böyle bir konuşma olayına "dua" denir."


    Duanın önemi hakkında Amerikalı ünlü Psikolog Prof. Dr. William James şunları söylüyor: "Bilim ve teknoloji ne derse desin bana öyle geliyor ki dünyamız varolduğu sürece insanlar dua ve ibadet etmeye devam edeceklerdir."


    Duada insan ile Allah arasında bir ilişki vardır. Fakat bu, aynı seviyede bir ilişki değildir. İnsan zayıf, küçük ve sınırlıdır. Allah ise kudreti sonsuz ve sınırsız olandır. Dolayısıyla, bu ilişkide bir şey elde edebilme, kendini keşfedebilme/ispatlayabilme durumunda olan insandır. Bununla ilgili olarak Pakistan'ın milli şairi ve büyük düşünürü Muhammed İkbâl şöyle der: "Dua ve ibadet, ister kişisel, ister toplumsal olsun kainatın dehşet verici sessizliği içinde insanoğlunun kendisine bir cevap bulmak için hissettiği derin hasret ve şiddetli arzusunun ifadesidir. Bu, öyle bir buluşun eşsiz sürecidir ki, onunla gerçeği arayan kendi şahsını inkar ettiği sırada kendisini ispatlamış olur. Böylece, kainatın hayatında dinamik ve faal olarak kendi değerini keşfeder."


    Kur'an'da dua ile ilgili ayetler geniş bir yer tutar. 200 kadar ayet doğrudan doğruya dua konusundadır; ayrıca tevbe, istiğfar gibi kulun Allah'a yönelişini ve O'ndan dileklerini ifade eden çok sayıda ayet de dua ile alakalıdır. Konuyla ilgili ayetlerin bir kısmında insanların Allah'a dua etmeleri emredilmiş, duanın usül, adab ve tesirleri üzerinde durulmuştur. (Örn. bk. Bakara, 2/186; Nisa, 4/32, 117, 134; Araf, 7/29, 55, 180; Yusuf, 12/86; Mü'min, 40/60). Bazı ayetlerde yanlış, yersiz, zamansız ve kabulü olmayan dualardan bahsedilmiştir. (Örn. bk. Bakara, 2/200; Yunus, 10/12, 22, 106; İsra, 17/11; Mü'minûn, 23/99, 100, 106, 107; Kasas, 28/88 Fussilet, 41/51) Bu ayetlerin çoğunda dünyada iken Allah'ı ve O'nun hükümlerini tanımaktan kaçınan, ancak ahirette acı gerçeği anlayıp kötü akıbetleriyle yüzyüze gelince pişmanlık duyacak olanların dünyaya yeniden döndürülmeleri için Allah'a yakarışları anlatılmış, 100'den fazla ayette Peygamberlerin, diğer salih insanların veya toplulukların dualarından söz edilmiştir. İlgili ayetlerde Allah, mü'min(ler)in duasına önem vermekte, kişinin yalnız olmadığını, her türlü şartlar altında onun durumunu bilen ve ona yakın bir Allah bulunduğunu hatırlatmaktadır.
    Kur'an'a göre dua, bazen hâl diliyle, bazen de sözlü olarak gerçekleşebilir. Hâl diliyle olan dua için Hz. İbrahim'in ateşe atıldığı esnada yaşadığı hâl örnek verilebilir. O'nunla Allah'a olan teslimiyeti ve güveni çok güçlü bir dua hükmüne geçmiş ve "Ey ateş! İbrahim üzerine soğuk ve selamet ol." (Enbiya, 21/69) İlahi yardımına mucizevi bir şekilde mazhar olmuştur. Kalbteki duyguların lisan aracılığıyla Allah'a ulaştırılması da iki şekilde olabilir. Kul bazen halini arzeder, fakat isteğini söyleyemez. Bazen de hem halini arz eder hem de isteğini dile getirir. Kur'an her ikisine de örnek verir. Birincisine Hz. Eyyüb'ün "Ey Rabbim! Bana yüce katından temiz bir nesil bağışla. Muhakkak ki sen duaları işiticisin." (Âl-i İmran, 3/28)


    Ayrıca hadislerde de duanın fazileti, adabı, şartları, kabul edilmesi mümkün olan ve olmayan dualar, dua etmek için en uygun zamanlar (seher vakti, gece yarısı, Kadir gecesi, namaz sonrası, ezanla kamet arası gibi) Hz. Peygamberin çeşitli yerlerde ve zamanlarda, çeşitli durumlarda yaptığı özel dualar hakkında bilgi verilmiştir. (Örneğin yatarken, yataktan kalkınca, namaza başlarken, namaz içinde ve sonrasında, abdest alırken, sefere çıkarken vb. pek çok durumda okuduğu dualar gibi.)


    Enes bin Malik (r.a.) Rasulullah (a.s.)'ın çoğu zaman: "Allah'ım! Acizlikten, tembellikten, korkaklıktan, pislikten, doymayan azgın nefisten, senden korkmayan kalbten, fayda vermeyen ilimden, kabul olunmayan duadan, bunaklık derecesindeki ihtiyarlıktan sana sığınırım. Kabir azabından, hayatın ve ölümün fitnelerinden de sana sığınırım." diye dua ettiğini nakletmektedir. İbn-i Abbas (r.a.) ise, Allah Rasulü'nün üzüntü ve keder anında: "Ey Allah'ım! Senden başka ibadete layık hiçbir ilah yoktur. Azamet ve vakar sahibi ancak sensin. Sen arş-ı azam sahibisin. Sen, ancak göklerin ve yerin sahibi, arş-ı kerimin sahibisin" diye dua ettiğini nakleder. Yine Hz. Peygamberin en çok yaptığı dualar arasında: "Ey Rabbimiz! Bize dünyada da ahirette de iyilik ve güzellik ver. Bizi cehennem azabından koru." (Bakara, 2/201) Bu dua, Fatiha'dan sonra en çok okuduğu dualar arasındadır. Fatiha Suresi, bir dua metni olup Allah'ı veciz bir şekilde tavsif ettikten sonra O'na kulluk ve duada ihlası insanlığın en büyük arayışı olan doğru yola ulaşmanın içten dileklerini benzersiz bir üslupla ifade eden sözleriyle bütün Müslümanların da en çok okudukları dua metni haline gelmiştir.


    Allah Resulü (s.a.v.) kendini veya diğer fertleri ilgilendiren dualarda bulunduğu gibi, umumu ilgilendiren istekler ve sıkıntılar sebebiyle de dua ederdi.


    Dua eden kişi, gönülden dua etmeli, duasında hayırlı şeyleri isteyerek kendisi de o doğrultuda çaba sarfetmelidir. Kişi, duasında samimiyetini tavırlarıyla da ortaya koymalıdır. Örneğin duasında Allah'ın emirlerine itaat eden samimi bir Müslüman olmayı ifade ediyorsa hareketleriyle de böyle bir Müslüman olma çabası içerisinde olmalıdır. Duanın kabulünde Peygamberimizin şu hadisi ne kadar yerindedir: "İyiliği emretmez, kötülükten sakındırmazsınız. Sonra da dua edersiniz. Duanız nasıl kabul ola."


    Hadislerde bildirildiğine göre; bir tehlike veya zulüm karşısında çaresiz kalan kimse, kalbi tamamen hasbî sevgiyle, anne-baba, başkasının iyiliğini isteyen kimse, toplum için çalışan adil başkan, Allah için oruç tutan kimse, duası geri çevrilmeyecek kimselerdendir. Ayrıca duanın bir günahın işlenmesine veya akrabalık ilişkilerinin kesilmesine yönelik olmaması, kabulünde acele edilmemesi gerekir. Çünkü Hz. Peygamber: "Sizden her birinizin duası, acele edilmedikçe kabul olunur." buyurmuşlardır, ayrıca Kur'an-ı Kerim'de de: "Müminlerin Allah'a dualarının karşılıksız bırakılmayacağı" müjdeleniyor. (Ğafir, 40/60)


    Kur'an, duanın adabına ilişkin olarak bize yalnızca sıkıştığımız zaman değil, her zaman ümit ve korku içinde duaya devam etmemizi tavsiye eder. "Gerçekten onlar hayırlı işlere koşarlar, ümit ederek ve endişeli olarak bize dua ederler. Bize derin saygı duyarlar." (Enbiya, 21/90). Ayette ümit ve korku halinde dua etmemiz istenmiştir ki, bundaki amaç ümit halinde korkuyu, korku halinde de ümidi bırakmayarak daima ikisinin denklik noktasını gözeterek dua etmek demektir.
    Yine ilgili ayetlerde duanın yalvararak, içtenlikle, kendisi işitecek kadar bir sesle, Allah'ın isimlerinden herhangi birisiyle ve sürekli olarak yapılması buyruluyor. (bk. Araf, 7/55, 205; İsra, 17, 110; Ahzab, 33/41, 42) Rasulullah (s.a.v.) yüksek sesle dua edenleri görünce: "Ey insanlar! Kendinize gelin. Çünkü siz bir sağırı veya uzaktaki birini çağırmıyor, ancak her şeyi işiten ve size çok yakın bulunan birine dua ediyorsunuz. Sizin kendisine dua ettiğiniz size bineğinizin boynundan daha yakındır." Kul duasında Allah ile arasında hiçbir engel olmadığını bilir, dua ederken yalnızca Allah'ı düşünür. Dua eden kulun kalbi, Allah'tan başka bir şeyle meşgul olursa duası amacına ulaşamaz. Çünkü Hz. Peygamber: "Allah kendisinden gafil bir kalbin duasını kabul etmez." buyurmuştur. Nefsin istekleri Allah'ın dışındaki sevgiler ve amaçlar duayı hedefinden uzaklaştırır.
    Allah'a dua etmenin, O'nun rızasına ulaştırıcı olması yanında kul açısından O'na duyulan yakınlık sonucunda, uzak veya yakın, bir çok fayda ve mükafata vesile olacağına dair hayli belge vardır. Kur'an'a göre Allah'a dua edene, Allah karşılık verir. (Mü'min, 40/60; Bakara, 2/186) Allah'ı anan kimseyi Allah da anar. (Bakara, 2/152). Hz. Peygamber'e göre duanın kabulünde birkaç alternatif söz konusudur. Dua edene istediği şey, ya bu dünyada hemen verilir veya ahirete saklanır, yahut üzerinden istediği iyilik kadar bir kötülük giderilir.
    Ali Şeriati ise, bu konuda şöyle der: "İnsan içinde bulunduğu zevk-acı, yoksulluk-zenginlik, mutluluk-mutsuzluk dünyasından kaçmak istemekle birlikte, kendi faydasını da yine kendi kısır teşhis imkanıyla belirlemeye kalkması, hayır ve maslahatı gereği istediği şeyleri belirleyememe noktasına düşürmektedir. İşte bu noktada kuşkular, hayretler aşamasında dua etme aşamasına gelmiş kutsal ve yüce bir varlığa doğru ruhsal bir yükselişe karar kılmış duacının her işini Allah'a havale etmesinden başka çaresi yoktur."


    Duanın belli bir zamanı yoktur. Ancak hadislerde geçtiği gibi gecenin son üçte birinde, farz namazların sonunda, cihad ederken, ezan ile kamet arasında, yağmur yağarken, secdede iken, seher vakitlerinde (Âl-i İmran, 3/17), Cuma saatlerinde, oruçlunun orucunu açtığı zamanda, Kurban Bayramı arefesinde, Kadir gecesinde yapılacak dualar daha makbüldür, kabul edilme ihtimalleri hayli fazladır.
    Kur'an'daki dua ayetleriyle, Peygamberimizin dualarıyla, ya da selef-i salihine ait "me'sur" dualarla dua etmek mümkün olduğu gibi, kendi dilimizle, içimizden geldiği gibi dua etmemiz de mümkündür. Hz. Peygamberin bildirdiğine göre bazı kimselerin duasının kabulünde perde yoktur. Bunlar "mazlumlar, misafirler, babanın çocuğuna duası."


    Duanın terapik yönü için ise, Dr. Alexis Carrel'in şu ifadesi oldukça yerinde bir tespittir: "Dua, kanseri de iyileştirebilecek en geçerli bir ilaçtır. Her keskin şeylerden daha keskin ve nüfuz edici bir özelliği vardır."


    Ayrıca Carrel, duanın: "İnfilâkî bir tesire sahip olduğunu; bu yolla böbrek iltihabı, ülser, deri, akciğer, kemik veya karın zarı veremi gibi hastalıkları iyileştirdiğini" söylemektedir.
    Carrel devamla şunları söylüyor:


    "Allah ihtiyacı dua ile gerçek ifadesini bulur. Dua bir ızdırap haykırışıdır. Bir yardım dileği, bir aşk ilahisidir. Etkisi her zaman pozitif yöndedir. Duada, sanki Allah bizi dinliyor ve doğrudan bize cevap veriyor gibidir. Dua ile beklenmedik olaylar ortaya çıkabilir, zihinsel bir denge kurulur. Yalnızlık, güçsüzlük ve gayretimizin faydasızlığı duygusu kaybolur."


    Amerikan Tıp Şehri Dallas Hastanesi şeflerinden Dr. Dossey,
    "İyileştiren Kelimeler, İbadetin Gücü ve Tıbbı Tecrübeler" adlı eserinde dua ve ibadetin tansiyon, kalp sektesi, yara, baş ağrıları ve melankoli, paranoyak vb. hastalıklardan muzdarip kimselere nasıl faydalar sağladığını araştırmalarla açıklıyor. Yine Dossey, dinler ve ibadetler üzerine son 30 senedir yapılmış 130 araştırmadan deliller gösteriyor. "İnsan zihni dua durumuna girdiği zaman, dua edilenlerde güzel şeyler meydana geliyor." diyor. Devamla Dossey: "Kendisine dua edilenin bunu bilmesi; nöroloji, hissiyat ve düşünce ile alakalı beyin sahasıyla bağışıklık sistemleri arasındaki bağları harekete geçirebilir." diyor.

    Yüce Allah'ın duayı kabul edeceği ümidi dua edenin üzüntü ve kederini hafifletir. Dayanma gücü ve sabır verir. İçine rahatlama duygusu yayar. Bu nedenle duada şifa vardır. Meditasyon (düşünce terapisi) etkisi yapar. Dünyada olsun, ahirette olsun her iki durumda da mü'min için duada hayır vardır. Mü'minin bu beklentileri, kesinlikle üzüntü ve tasasını hafifletir, hoşnutluk ve huzur duyar. Rasulullah, ashabına üzüntü, keder, tasa, uykusuzluk, öfke, uykuda korku, unutma gibi sıkıntılı durumlarında, dua ile yardım istemelerini tavsiye ederdi. Bir hadislerinde: "Belalar ancak dua ile savuşturulur. Ömür, ancak iyilikle artırılır." buyurmuştur.

    Modern toplumlar(!)da görülen ruh bozuklukları ve sinir hastalıkları hep ümidini ve manevi desteğini kaybeden inançsız ve ümitsiz kimseler arasında görülür. İstatistikler de ispat etmektedir ki, intiharların %95'i inancını, ümidini ve manen desteğini yitirmiş kimseler arasında görülür.

    Duanın fizyolojik hastalıklara da derman olduğunu hayatımızda müşahede etmişizdir. Tıbbın hiçbir şey yapamadığı durumlarda duanın gücüne şahit olmuşuzdur. Lurd Tıp Enstitüsü her yıl, çoğunlukla tıbbın kendilerine hiçbir şey yapamadığı; fakat duanın mucizevi etkisi ve gücüyle şifa bulan hastaların listesini yayınlar.
    Yine özellikle başkası için yapılan duanın kişinin kendisi için yaptığı duadan daha etkili ve verimli olduğu gözlenmektedir. Hasta insanlar için şifa dileme, okuyup üfleme, bazı kutsal mekanları ziyaret etme gibi uygulamaların günümüzde de yaygın bir şekilde devam ettiği göz önüne alınırsa, insanların dini inanç ve dua yoluyla bazı uzvî ve ruhî sorunlarına pratik çözümler bulduklarını, ya da bulacaklarına olan güven ve ümitlerini sürdürdüklerini görüyoruz.
    Sonuç itibariyle şunları söylemek gerekir ise:

    Dua, kul ile Allah arasındaki diyalog ve iletişimin zirveye taşındığı bir durumdur. İnanç sahibi dua ettikçe Allah'a yaklaşır, inancı artar, kulluk bilinci kuvvetlenir. Bu bağlamda duaya köprü vazifesi yükleyerek diğer ibadetlerimize, günlük ve sosyal hayatımıza çeki-düzen veririz. Böylece hem duamızı bilinçli yapmış olur, hem de manen ölmüş olan sosyal ve ibadet hayatımızı yeniden diriltmiş oluruz.

    Dua yakarış manasına gelen Arapça kökenli sözcük. Tanrı'ya yalvama, yakarış için söylenen dinî metin. Bir veya birkaç cümleden oluşabileceği gibi uzun bir metin de olabilir. Ayrıca çeşitli hareketler de içerebilir. Dua özellikle monoteistik dinlerde çokönemli bir yere sahip olsa da, politeistik dinlerde çok çeşitli dua formları görülebilir. Monoteistik dinlerin için İbrahimi dinler olarak tanımlanabilecek üç semavi dinin (Musevilik, Hristiyanlık, İslamiyet) kendi içlerinde benzeşen ve diğer monoteistik dinlerden bazı noktalarda farklılaşmış bir dua kavramı ve anlayışı vardır.

    Dua Bir çağrı,bir yakarış ve küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya, arzdan, arzlılardan semalar ötesine bir yöneliş, bir talep, bir niyaz ve bir iç dökmedir.

    Bu makalede genel olarak Dua kavramı incelenmiştir. Bazı büyük dinlerdeki dua anlayışı kısaca açıklanmıştır. Her dinin detaylı olarak duaya bakış açısı ve özel formdaki duaları hakkında bilgi için lütfen o dinin makalesine bakınız.


    İslam dininde Dua [değiştir]İslam dininde dua; "bir kimsenin kendisi veya başkası hakkında bir dileğine bir arzusuna kavuşması için Allah'a yalvarması" olarak tanımlanabilir.

    Duanın mahiyeti ve önemi İslam dininin kutsal kitabı olan Kuran-ı Kerim'de ve hadislerde de(İslam'da peygamber Muhammed'in sözleri) belirtilmiştir:

    "Bana (halis kalb ile) dua ediniz. Duanızı kabûl ederim." (Mü'min sûresi: 60)
    "Mü'minin din kardeşi için, arkasından yaptığı hayır dua kabûl olur. Bir melek, "Allahü teâlâ, bu iyiliği sana da versin!Âmin" der. Meleğin duası red edilmez." (Hadîs-i şerîf-Riyâz-üs-Sâlihîn)
    Kuran'da ve hadislerde çeşitli yerlerde sadece iyi yürekle yapılan duaların kabul edileceği belirtilmektedir. Bir çok teologa ve klasik islam alimlerine göre İslam'da önemli bir yer tutan "namaz" da bir tür dua formudur.


    DUANIN DİNİMİZDEKİ YERİ ve ÖNEMİ
    Prof. Dr. Davut AYDÜZ


    Dua Nedir?

    Dua; Arapça bir kelime olup, seslenmek, çağırmak, yardıma çağırmak, yardım talep etmek, Allah'a yalvarmak, O'ndan dilekte bulunmak, O'na yakarmak, demektir.

    'Dua' , küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya, âciz olandan güçlü olana doğru meydana gelen bir istek ve niyazda bulunmadır. Yani dua; Allah ile kul arasında küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya doğru işleyen bir istek ve yalvarmadır.

    Kavram olarak 'dua', kulun Allah'a sığınma ve yakarışını, Allah'ın yüceliği karşısında kulun güçsüzlüğünü itiraf etmesini, sevgi ve saygı duyguları içerisinde lütfunu, yardımını ve affını dilemesini ifade eder. İnsan; ihtiyacı olan herhangi bir şeyi elde etmeye istekli olmasına rağmen ona ulaşmada âciz, güçsüz ve yetersiz olduğunu, Rabbinin ise duasını işiteceğini ve isterse ihtiyacını gidereceğini bilir. Çünkü insan; fâni, sınırlı, zayıf, arzu ve ihtiyaçlarla kuşatılmış bir varlık olarak yaratılmıştır. Allah ise; yaratıcıdır, gücü sonsuz, rahmeti geniş ve iyilikleri boldur. "Ey insanlar! Allah'a muhtaç olan sizsiniz. Zengin ve övülmeye lâyık olan ise yalnızca O'dur." (Fâtır, 35/15) meâlindeki âyetin de işaret ettiği gibi dua; insanın Allah karşısında kendi küçüklüğünün ve çaresizliğinin bilincinde olarak O'ndan bir şeyler istemesidir.

    'Dua'da asıl hedef kulun kendi durumunu Allah'a arz etmesi (sunması) olduğuna göre; bu, kul ile Allah arasındaki bir ilişkidir. Bu ilişkide kul, kendini yaratan ve rızık veren Rabbine halini arz eder, acizliğini, güçsüzlüğünü dile getirir, hatalarını ve eksikliklerini iletir; bunun karşısında o Yüce Makam'dan yardım, af ve merhamet, güç ve destek ister. Bu durum, kulun Allah'a bağlılığı ve teslimiyetidir.1

    Dua, ibadetin en büyüğüdür. Nitekim hadiste de Peygamber Efendimiz (s.a.s.): اَلدُّعَاءُ هُوَ الْعِبَادَةُ "Dua ibadetin tâ kendisidir." veya اَلْدُّعَاءُ مُخُّ الْعِبَادَةِ "Dua ibadetin özüdür, iliğidir."2 buyurmaktadır. Bu açıdan dua ederken, sanki namaz kılıyor gibi tam bir bağlılık ile kendimizi vererek dua etmeliyiz. Zaten şu ayet de bu duruma işaret etmektedir: "Rabbinize için için yalvararak, başka nazarlardan uzak, gizlice dua edin." (A'raf, 7/55)

    Evet dua, ibadetin özü, kulluğun bir parçasıdır. Duası olmayan kimsenin Allah nazarında değeri yok tur. Çünkü ayet-i kerimede, dua etmeye tenezzül etmeyen kâfirlere hitaben, mü'minlerin onlar gibi olmaması istenerek açıkça şöyle buyurulmaktadır: "De ki: "Duanız olmazsa Rabbim size ne diye değer versin ki?" (Furkan, 25/77)

    Burada dikkat çekilen husus, dua etmeyenlerin değersizlikleri ve Allah katında onların önemsenecek bir taraflarının olmadığıdır. İster insan olsun ister hayvan, bütün varlıklar, kendilerine has bir dille dua ederler. Ancak hal dili ile dua etmek ve fıtrat diliyle Allah'ı anmak, daha çok hayvanlara ve dilinden anlamadığımız diğer varlıklara aittir. Bildiğimiz ve anladığımız bir dille dua etmek ise sadece insanlara ve cinlere mahsustur.

    Bu yüzden özellikle, insan hayatında duanın önemli bir yeri vardır. İnsan bilerek veya bilmeyerek, günün her saatinde, hatta her anında, azaları ve organlarının diliyle dua etmektedir. Bilinçli olarak, kasten yapılan dua ise, bir ibadet olmasının yanı sıra birtakım rahatsızlıklardan da kurtulmaya vesile olmaktadır.3

    Duada esas olan, kulun Allah'a muhtaç olduğunu, O'ndan başka çaresi olmadığını bilmesidir. Zaten en çok kabul edilmeye yakın olan da, bu tür dualardır. Yani çok zor bir durumda, adeta denizin ortasında kalmış da her şeyin bittiği anda Allah'a yalvarıyor gibi yalvarmak duaların en makbulüdür.

    Duanın Mahiyeti Nedir?

    'Dua' mü'minler için bir ibadettir. Allah'ı Rab bilip O'nun önünde secdeye kapananlar, ihtiyaçlarını Allah'a bildirirler ve O'ndan yardım dilerler. Nitekim Fatiha sûresinde sürekli "Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden medet umarız." derler.

    Dua etmeyi önemsemeyenler, ibadeti önemsemeyenlerdir. Bu gibi kimseler, kibirli kişilerdir. Ancak kibirliler, yani kendilerini üstün makamda görenler, Allah'tan bir şey istemeye tenezzül etmezler. Böyle bir anlayış şüphesiz ki sapıklığın ve azgınlığın ta kendisidir.

    Esasen insan güçsüz olduğu için başkasının yardımına muhtaçtır. Sıkıştığı zaman birilerinden yardım ister. Ancak insanın öyle ihtiyaçları olur ki, başkalarının onu karşılaması mümkün değildir. İşte böyle bir noktada Allah'a inanmayan inkârcılar ve O'na ortak koşan müşrikler bile ortak koştukları tanrılarını bir tarafa atar ve Âlemlerin Rabbi Allah'tan yardım isterler:

    "İnsan bir sıkıntıya mâruz kalınca gerek yan yatarken, gerek otururken veya ayakta iken, Bize yalvarıp yakarır. Fakat Biz sıkıntısını giderdik mi, sanki uğradığı dertten dolayı Bize yalvaran kendisi değilmiş gibi eski haline geçip gider. İşte (hayat sermayelerini boşuna harcayıp) haddini aşanlara, yaptıkları işler, kendilerine böyle süslenmiş, hoşlarına gitmiştir." (Yunus, 10/12)

    İlk insandan günümüze kadar bütün insanların hayatında ibadet ve dua sürekli gündemdedir. Her insan hak veya batıl mutlaka bir dine inanır. Allah'a inananlar Allah'ın, Allah'ı unutanlar ise ilâh diye inandığı bir şeyin önünde ibadet eder, ona sığınır, ondan yardım ister, ya da ondan korkar. Dua etmek de bu tapınmanın bir parçasıdır. İster Müslüman olsun, ister gayrimüslim olsun; kimileri rahata kavuşunca, kendini güçlü hissedince dua etmekten kaçınır. Bu gibilerin hayatında duanın yer almaması işin aslını değiştirmez. Onlar da dara düşünce sığınılacak ve yardım istenecek bir kucak ararlar.

    Duanın Hakikati Nedir?

    Duanın hakikati, kulun Rabbinden yardım dilemesidir. İstenilen varlık, her zaman isteyenden üstündür. Kul, isteyen makamında olduğu için, âcizliğini, fakirliğini ve perişanlığını Allah'a arz etmeli ve dua ederken bu makamda olduğunu unutmamalıdır. Muhtaç olduğunu sevgi ve saygıyla Allah'a sunmalıdır.

    İnsan, yeryüzünde sürdürdüğü hayatında hangi konumda olursa olsun, -zengin, fakir; yüksek makamların sahibi, makamsız; çevresi geniş veya kimsesiz- her an duaya muhtaç bir varlıktır. Bu, her yönümüzle sınırlı ve zayıf bir yaratık olmamızın sonucudur. Bütün insanlar, duaya aynı oranda muhtaçtır. Ama herkes için duaların ve isteklerin mâhiyeti farklı olabilir. Biz, fakir kimselerin zenginlerden daha çok duaya muhtaç olduklarını zannedebiliriz. Aynı şekilde çevresi kalabalık, adamları çok olan kimselerin, yalnız insanlardan daha az duaya ihtiyaç duyabileceklerini de sanabiliriz. Eğer biz böyle düşünüyorsak, duayı anlamamış sayılırız.

    Mesela; fakir bir insan düşünün. Ellerini açmış, Allah'ın "Rezzâk-Bol bol rızık veren" ismini anarak rızkının genişletilmesini istiyor. Bu noktada zengin insanın dua etmesine gerek yok diyebiliriz. Halbuki bu noktada, zengin insan da ellerini açıp "Ya Rabbi, beni, zenginliğinden dolayı Sana isyân eden ve sonra da helâk olan Kârûn gibi şımartma. Bana vermiş olduğun nimetlerin şükrünü edâ etmeyi nasip eyle." diye dua etmelidir. Görüldüğü gibi, her ikisi de duaya muhtaçtır. Hatta bize duaya daha az ihtiyacı var gibi gözüken zenginlerin, belki de fakirlerden daha çok ihtiyacı vardır. Çünkü varlıkla imtihan edilmek, yoklukla sınanmaktan daha zor ve tehlikelidir. Çünkü;

    "Hayır! Rabbinin bunca nimetlerine rağmen kâfir insan kendisini ihtiyaçsız zannetti diye azar." (Alak, 96/6-7)

    "Ey insanlar! Siz hepiniz Allah'a muhtaçsınız. Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, her türlü övgülere ve hamdlere lâyık olan ise ancak Allah'tır." (Fâtır, 35/15) âyetleri, herkesin Allah'a muhtaç olduğunu ve zengin insanların da azmaması için duaya ihtiyaçlarının olduğunu gösteriyor.

    Resûlullah Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Yüce Allah buyurdu ki: 'Ey kullarım! Hepiniz açsınız; ancak Benim yedirdiklerim hâriç, onlar toktur. O halde sizi yedirmemi isteyin ki, yedireyim. Ey kullarım! Benim giydirdiklerim dışında hepiniz çıplaksınız; o halde sizi giydirmemi isteyin ki, giydireyim. Ey kullarım! Sizin öncekileriniz ve sonrakileriniz, cinleriniz ve insanlarınız, yüksek bir yerde toplansalar da hepsi Benden (ayrı ayrı şeyler) isteseler, Ben onlardan her birine isteğini versem; bu, Benim yanımdaki (hazine)lerden ancak denize daldırılan bir iğnenin (sudan) eksilttiği kadar eksiltebilir."4

    Demek ki insan ne kadar güçlü ve zengin olursa olsun, Allah karşısında kendini yoksul görmeli. Zaten insan, kendini yoksul görmezse Allah'tan istemenin bir anlamı olmaz.

    Dua'nın Hedefi Nedir?

    İslâm'a göre duanın ibadet olarak apayrı bir yeri vardır. İslâm'a göre dua, bir psikolojik rahatlama aracı değildir. Hele hele bazılarının zannettiği gibi işleri, görünmeyen bir İlâh'a havale etmek hiç değildir. Dua, bir korkunun, bir endişenin, bir ürpertinin sonucunda bir sığınma, o ürpertiden kurtuluş arzusu da sayılamaz. Eski dinlerde olduğu gibi kızgınlığından ve kötülüğünden kurtulmak üzere ilâhlara el açmak da değildir.

    Dua bir iman, bir aksiyon, bir çaba ve uyanıştır. Allah'ı ve O'na ait hâkimiyeti, ilâhlığı tanıma, itiraf etmedir. Hayatın gayesini idrak etme, yaşayışı programa koyma, ilerisi için hazırlık yapma, din için çalışmaya azmetme, toparlanma ve eksikliklerini gidermedir.

    Dua, Allah'tan sürekli bir istemedir. Bu isteme mü'min için inanç, Müslüman olmanın bir işareti, bir hayat hedefidir. O, Allah'ın bitmez-tükenmez hazinelerini, iyi bir mü'min olma uğruna ister, onların yeryüzüne inmesini niyaz eder.

    Duanın ana hedefi insanın Allah'a halini arz etmesi ve O'na niyazda bulunması olduğuna göre dua kul ile Allah arasında bir diyalog anlamı taşır. Bunun gerçekleşmesi için önce Allah insanı kendi varlığından haberdar etmiş, insan da varlığını benimsediği bu yüce kudret karşısında duyduğu saygı ve ümit hisleri sebebiyle kendisinden daha üstün olanla irtibat ihtiyacını duymuştur. Dua böyle bir irtibat neticesinde insanın bir taraftan kendi ihtiyaç ve eksiklerinin telâfisini, diğer taraftan daha mükemmele ulaşmasını hedefleyen bir diyalog vasıtasıdır. Bir başka söyleyişle dua sınırlı, sonlu ve âciz olan varlığın sınırsız ve sonsuz kudret sahibi ile kurduğu bir köprüdür. Bu sebeple insan, tarihin hiçbir döneminde duadan uzak kalmamıştır.

    Dua, Allah'ın Emri midir?

    İnsan, karanlık gecelerde, aydınlık gündüzlerde, yazda-kışta, dağda-ovada, köyde-şehirde, her nerede ve ne zaman olursa olsun daima kendisiyle beraber olan âlemlerin Rabbi'ne muhtaçtır. Bundan dolayı mü'min, yalvarılacak ve kendisine sığınılacak olarak yalnız Allah'ı bilir, O'nu tanır ve O'ndan başkasına boyun eğmeyi O'na vefasızlık sayar. O bilir ki,

    -"Rabbinize için için yalvararak, başka nazarlardan uzak, gizlice dua edin. Gerçekten O, haddi aşanları hiç sevmez. Düzeltilmiş olan ülkeyi ifsat etmeyin, karıştırıp bozmayın. Hem endişe, hem de ümit ile O'na yalvarın. Muhakkak ki Allah'ın rahmeti iyi kimselere yakındır." (A'raf, 7/55-56),

    -"En güzel isimler Allah'ındır. O halde O'na onlarla (o güzel isimlerle) dua edin" (A'raf, 7/180),

    -"Kâfirlerin hoşuna gitmese de siz, dini yalnız Allah'a halis kılarak O'na yalvarın." (Mü'min, 40/14),

    -".. Bana dua edin, size icabet edeyim (duanıza cevap vereyim)." (Mü'min, 40/60) buyurarak kendisine dua edilmesini emreden Allah (c.c), kapısına gelip kulluğunu ilan eden ve kendisine el açıp yalvaranları huzurundan boş çevirmeyecektir.

    Duanın Önemi Nedir?

    Her konuda Rabbine muhtaç, âciz ve güçsüz olan kula düşen görev, güçsüzlüğünü bilerek Rabbine dua etmesidir. Mü'minlerin Allah'a dua etmelerini emreden bizzat Rabbimizdir. Kur'ân şöyle diyor: "Rabbiniz buyurdu ki: "Bana dua edin ki size karşılık vereyim. Zira Bana ibadet, yani dua etmeyi kibirlerine yediremeyenler, aşağılanmış ve rezil olarak cehenneme gireceklerdir." (Mü'min, 40/60)

    Kur'ân dua ile başlayıp, dua ile son bulur. Fâtiha sûresi kısa ve özet bir duadır. İnsan-Allah ilişkisinin bütün boyutları bu kısa sûrede özetlenmiştir. Bu yüzden Fâtiha sûresi, namaz ibadetinin temel gereklerinden biri olarak her rekatta okunduğu gibi, namaz dışında da en çok okunan dua olmuştur. Fâtiha sûresinin fazîletiyle ilgili Peygamber Efendimiz'in pek çok hadisi vardır. Aynı şekilde Kur'ân'ın son iki sûresi de birer dua olup, namazlarda ve namaz dışında okunması Sevgili Peygamberimiz tarafından tavsiye edilmiştir.

    Bazı insanlar kendilerinin Allah'a muhtaç olmadıklarını düşünürler. Onlar, kendilerini güçlü sanan kibirli kimselerdir. Böyle kimseler Allah'a dua etmeyi lüzumsuz sayarlar, buna ihtiyaçları olmadığını sanırlar. Âyette, dua ile ibadet kavramlarının beraber anılması da önemlidir. Buna göre dua, ibadetin bir parçasıdır ve birbirlerini bütünler.

    Rabbimiz, kullarına yakın olduğunu, dua edenlerin dualarına karşılık vereceğini, insanların O'nun çağrısına uymaları gerektiğini haber veriyor.5

    Allah, kendisine ibadet ve dua eden kullarına yakındır. Bu yakınlık elbette mecazi olup, Allah'ın kulun ibadet ve duasına önem verdiğini, bunları boşa çıkarmayacağını, dua ve ibadette bulunan kulun derecesinin yüksekliğini ifade eder. Allah (c.c.), dua eden, kendisinden isteyen, kendisine başvuran, âcizliğini, yetmezliğini idrak eden, bağışlanma dileyen kulunu sevmektedir. Çünkü dua etmek, bir anlamda Rabbe itaat ve boyun eğmektir, O'nun yüceliğine iman etmektir, O'nun her şeye gücünün yettiğini itiraf etmektir. Kulun bu şekilde davranması iman ve teslimiyettir. Dua etmeyen kulların Allah katında bir değeri yoktur: "De ki: Duanız olmazsa Rabbim size ne diye değer versin ki?" (Furkan, 25/77)

    Bir insanın Allah'a iman ettiğini gösteren önemli alâmetlerden bir tanesi de duadır. Dua eden insan, kendisinin âciz ve zayıf bir kul olduğunu, istediklerini kendi başına yerine getiremeyeceğini ve bunları ancak kendisine Allah'ın verebileceğini kabul etmiş olur. Dua, Allah'a kul olmanın en saf, en temiz, en samimi ifadelerindendir. Kuran'da da mü'minlerin temel vasıflarından birinin "sabah akşam sabrederek Allah'a dua etmek" olduğu şöyle haber verilir: "Rablerine, sırf O'nun rızasını ve cemaline kavuşmayı umdukları için, sabah akşam yalvaranlarla beraber, sıkıntılara karşı candan sabret." (Kehf, 18/28)

    İslâm'da dua'nın önemine ve ibadet olarak faziletine dair birçok âyet ve hadis vardır. Bu âyet ve hadislerde dua etmenin önemi, ne zaman, nasıl ve hangi yöntemlerle dua edileceği, kimlerin duasının kabul olunacağı, hangi kelimelerle dua etmenin daha iyi olacağı, duanın kulun hayatına getireceği şuuru, rahatlığı, dua ile Allah'ın yapacağı bağışları görebiliriz.

    Her Zaman mı Dua Etmeli?

    İnsan kendini müstağnî görmeye, yani kendini kendine yeterli görmeye başladığı zaman, Allah'tan uzaklaşmaya başlamış demektir. Çünkü dua insanın kendi kendine yetmediğinin göstergesidir.

    Sosyal hayatımızda emir, tavsiye ve ricalarını pek yerine getirmediğimiz, bu konuda önem vermediğimiz bir kimseye günün birinde işimiz düşse, kendisine gidip işimizi halletmesini rica etsek, o bize şöyle demez mi? "Hangi yüzle geldin? Sen benim dediklerimi yerine getirdin mi ki, ben de seninkileri yerine getireyim?"

    "Ey İman edenler! Eğer siz Allah'a (yani O'nun dinine) yardım ederseniz, Allah da size yardım eder. Ayaklarınızı sâbit tutar, kaydırmaz." (Muhammed, 47/7) Allah'a yardım etmek, O'nun dinine hizmet etmek ve isteklerini yerine getirmektir. Biz Allah'ın dinini yaşar ve hayatımızı O'na göre tanzim edersek, İslâm yolunda çalışırsak Allah da bizi gözetir. Allah'ın helâllerini helâl, haramlarını da haram kabul etmez ve hayatımızı rastgele sürdürürsek, dualarımızı hangi yüzle yapacağız? Bu, hiç samimiyetle bağdaşır mı?

    Dünya hayatında, günü geldiği halde borcumuzu ödemediğimiz bir şahsın kapısının önünden geçmeyiz. Hatta onun evine, dükkânına yakın yerlerde dahi dolaşmayız, kaçınırız, belki karşımıza çıkar diye. Kulluk borcumuzu ödemediğimiz ve isteklerini yerine getirmediğimiz bir zâtın mülkünde dolaşırken de benzer duygular içinde mahcûbiyet duymalı ve dua edip bazı isteklerde bulunmak için O'nunla aramızı devamlı sıcak tutmalıyız.

    Yine çoğu zaman yaptığımız gibi, sadece sıkışık anlarımızda ve çaresiz kaldığımızda el açıp 'Ya Rabbi!' diyoruz. Diğer zamanlarda Allah'a ihtiyacımız yok zannediyoruz. Hâlbuki insanın Allah'a muhtaç olmadığı bir saniyesi bile yoktur. Nedense insan sanki sadece darda kaldığı anlarda Allah'a muhtaç olduğunu zannederek dua eder. Oysa o her an muhtaç olduğunun şuurunda olmalıdır. İşte bu noktada şuuru yakalamış olmak, hayatın rahat zamanlarında da dua etmeyi gerekli kılar. Zaten duanın aynı zamanda bir ibadet ve kulluk olduğunu söylemiştik. Kulluk ise süreklidir. O halde dua da sadece dar zamanlarda yapılmamalıdır. "Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine kulluk et." (Hicr, 15/99) Rahat olduğumuz zamanlarda yapacağımız dualar darda kaldığımız zaman yapacağımız duaların kabul edilmesini kolaylaştırır. Bir hadîs-i şerifte şöyle buyurulur: "Kim zor ve sıkıntılı zamanlarında dualarının kabul edilmesini istiyorsa, rahat zamanlarında çok dua yapsın."6

    Allah'ın Dinine Hizmet Edenler de Dua Etmeli midir?

    Allah'ın dinini tebliğ eden, yani başkalarına anlatan bir kimsenin dua yanı önemlidir. O kimse, sözlerinin tesirli olmasını ancak Cenâb-ı Hak'tan bekler. Mülk sahibi O'dur. Kalbler O'nun kudret elindedir.

    Evet, en güzel ve büyüleyici ifadelerin dahi tesir etmediği nice insanlar vardır ki; onlar, yürekten ve candan yapılan dualarla hidayete ermişler, Müslüman olmuşlardır. Dua mü'minin silahı olduğu gibi, tebliğ adamının da ilk ve son sığınağıdır. O, evvela kendilerine İslâm'ı anlatacağı kişilere dua eder, sonra da söyleyeceklerini söyler. Böyle yapması, hiçbir zaman onun akıl ve mantık zemininden ayrılması anlamına gelmez. Aksine her ikisinin de yerini çok daha iyi anlama ve kavrama mânâsına gelir. İslâm'ı anlatma ve tesirde duanın ne müthiş bir tesiri olduğunu gösteren bir-iki misal:

    Allah Resûlü (s.a.s.), insanların hidayeti için dine uygun olan her yolu denemiştir. Ama, duayı da hiçbir zaman elden bırakmamıştır. Mesela O, Hz. Ömer'in (r.a.) hidayeti için daima dua edip durmuş ve nihayet bir gün, hem de hiç ümit edilmeyen bir zamanda Allah (c.c.), Hz. Ömer'e (r.a.) hidayet nasip etmiştir. Buna, Allah Resûlü'nün (s.a.s.) duasının bereketi denebilir.

    Yine bir gün Ebu Hureyre (r.a.), Allah Resûlü'ne (s.a.s.) gelerek annesi için dua talep etmiştir. Çünkü o güne kadar kadının gönlüne bir türlü İslâm yol bulup girememiştir. Ebu Hureyre'nin isteği üzerine Allah Resulü (s.a.s.) ellerini açar ve: "Allah'ım Ebu Hureyre'nin annesine hidayet et." diye dua eder. Ebu Hureyre sevinerek mescitten çıkar ve koşarak eve gelir.. tam kapıyı açacağı sırada içeriden annesi Ebu Hureyre'ye, "Olduğun yerde kal, içeriye girme." der. Ebu Hureyre (r.a.) kapının önünde beklerken kulağına bir su sesi gelir. O, ihtimâl annem yıkanıyor diye düşünür. Biraz sonra da bu yaşlı kadın kapıyı açar ve dışarıya çıkar, kelime-i şehadet getirir ve Müslüman olur. Evet, Ebu Hureyre (r.a.) yanlış duymuyordu. Annesi kelime-i şehadet getiriyor ve Müslüman olduğunu müjdeliyordu. O güne kadar hidayete ermesi için onca uğraşılan bu kadına da Allah Resûlü'nün (s.a.s.) duası yetivermişti.

    Sadece Belâ ve Musibet Anlarında mı Dua Etmelidir?

    Bir Müslüman'ın, sadece belâ ve musibet anlarında dua edip, daha sonra duayı terk etmesi doğru değildir. Çünkü böyle bir durum, Kur'ân-ı Kerim'de anlatılan kâfirlerin durumuna benzemektedir. Kâfirler, sıkıntıya düşünce yana yakıla Allah'a kendilerini kurtarması için dua ettikleri halde, sıkıntı geçince Allah'a duayı terk ettikleri gibi, O'na şirk koşmaya başlarlar. Bir Müslüman olarak biz de aynı duruma düşmemeliyiz.

    Allah'ın izniyle biz günlük duamızı okur ve devam edersek Kur'ân'da anlatılan kâfirlere benzememiş oluruz. Onun için boş kaldığımız anlarda dudaklarımız devamlı dua ile kıpırdamalıdır.

    Bu hususta Hz. Yunus'un hali bize örnek olmalı. Yunus (a.s.), kavminin kendisine inanmaması sonucu, geçmiş kavimleri helak eden bir kısım bela emareleri zuhur edince, bulunduğu beldeden, Allah'tan açık bir emir almadan ayrılmış ve yüklü bir gemiye binmişti. Geminin yükü fazla olduğundan gemi taşıyamamış, yolculardan birini denize atmak gerekmişti. Atılacak kişinin tespiti için gemidekilerle kur'a çekti. Kur'ân'ın ifâdesiyle "Kur'a çekti, (kur'a kendisine isabet ettiği için) yenilenlerden oldu. Yunus (a.s.) yaptığından ötürü pişman bir vaziyette iken balık onu yutuverdi." (Sâffât, 37/141-142).

    Hz. Yunus (a.s.), iç içe üç karanlık içinde Rabbine dua etti; deniz, gecenin karanlığı ve balığın karnı. Yunus(a.s.) duasında; لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنتُ مِنْ الظَّالِمِينَ "Senden başka ilah yoktur. Sen bütün eksiklerden uzaksın, yücesin, ben zâlimlerden oldum" (Enbiyâ, 21/87) diyerek yalvardı. Yüce Allah da; "Biz de onun duasını kabul ettik ve onu tasadan kurtardık. İşte biz, inananları böyle kurtarırız" (Enbiyâ, 21/88) diyerek cevap verdi.

    Daha sonra Cenâb-ı Hak, Yunus(a.s.)'ı kurtarmasının sebebini onun rahatlık ve bolluk anında da Allah'ı çok zikretmesi olduğunu bildirdi: "Eğer (rahatlık ve bolluk anında da) tesbih edenlerden olmasaydı, (insanların) diriltilecekleri güne kadar onun (balığın) karnında kalırdı" (Sâffât, 37/143-144).

    Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), bir hadislerinde; "Kederli, hüzünlü bir kimse, kardeşim Yunus gibi dua ederse, Allah onun duasına cevap verir. O dua da لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنتُ مِنْ الظَّالِمِينَ duasıdır."7 Öyleyse, "Sıkıntılı anında Allah'ın, duasını kabul etmesi kimin hoşuna gidiyorsa, rahatlık ve bolluk anında Allah'a çok dua etsin."8

    Kişi bolluk ve mutluluk zamanında Allah'a dua etmeye devam ederse, daha sonra başına şiddetli belâ ve musîbetler geldiğinde yine Rabbine dua ettiği zaman melekler; "Ya Rabbi! Bu ses, tanıdık bir kuldan ve tanıdık bir ses. Allah'ım, onun duasını kabul et" derler. Bundan dolayı bazı büyük kimseler şöyle dua etmişlerdir:



    * Sakarya Üniv. İlahiyat Fak. Öğrt.Üyesi


    DİPNOTLAR
    1. Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, Beyan Yay., s. 150.
    2. Tirmizî, Daavât 1; Ebû Dâvûd, Salât 358.
    3. Arif Arslan, Dua ile Ruhsal Tedavi, Samanyolu Yay., s. 18.
    4. Müslim, Birr 55.
    5. Bkz. Bakara, 2/186.
    6. Tirmizî, Daavât 9.
    7. Tirmizî, Daavât 82.
    8. Tirmizî, Daavât 9.
    اللهُمَّ اِنِّي اُمِرْتُ بِالدُّعَاءِ وَ وُعِدْتُ بِالاِجَابَةِ وَ قَدْ سَاَلْتُكَ كَمَا اَمَرْتَنِي فَاسْتَجِبْ لِي كَمَا وَعَدْتَنِي "Ya Rabbi! Bana dua etmem emredildi ve duama cevap verileceği de vaat edildi. Senin emrettiğin gibi sana dua ediyor ve senden istiyorum. Vaat ettiğin gibi duama icâbet et."
    Orijinali Göster...



    bu bilgiler çok güzel,

    nedense, çiceklerin özünü alıp, arı misali bal yapıp,
    paylaşma yerine,
    aynen koparıp getiriyoruz,
    galiba,

    bu notları ekleyen dost,
    duadan sen ne anlamışsın,
#12.07.2013 18:06 0 0 0
#12.07.2013 15:44 0 0 0
  • Konu: Dua Nedir
    dua ne demek, ne anlıyoruz.
#12.07.2013 15:43 0 0 0
  • Konu: KURAN OKUMAK
    lafızları tekrar etmek değil miş ,
    KURAN okumak, İKRA yapmak.
    Hatta meali öyle okumakta istenmez.
    zira hayat kitabıdır KURAN
    düşünmeyi ibret almayı emreder,
    VE İKRA der.
#12.07.2013 15:42 0 0 0
#12.07.2013 15:38 0 0 0
  • Konu: KURAN OKUMAK
    Sevgili Dost,
    Allah Kuranda buyuruyor ki:
    • 6 Enam 38 Biz Kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmamışızdır.
    • 16 Nahl 89 Sana bu Kitabı, her şeyi açıklayan ve Müslümanlara yol gösterici, rahmet ve müjde olarak indirdik
    • 2 Bakara 2 İşte o Kitap; kendisinde hiç şüphe yoktur; muttakiler için yol göstericidir.
    • 39 Zümer 27 Andolsun biz, bu Kurân’da insanlara, öğüt almaları için her temsili anlattık.
    • 30 Rum 58 Andolsun biz bu Kurân’da insanlara her çeşit misali getirip anlattık.
    • 5 Maide 3 Bugün sizin için dininizi olgunlaştırdım, size nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'a razı oldum. “

    Yine:
    • 56/81 Şimdi siz, bu hadisi (sözü, haberi) mi küçümsüyorsunuz?
    • 45/6 İşte şunlar, Allâh'ın âyetleridir, onları sana gerçek ile okuyoruz. Allah'tan ve O'nun âyetlerinden sonra hangi hadise (söze, habere) inanacaklar?
    • 77/50 Onlar bundan sonra hangi hadise (söze, habere) inanacaklar?

    Bu nedenle, önce Kuranı ikra yapılmalıdır. Yani, okumalı, anlamayı, düşünmeli, ibret almalı, ders çıkarmalı, yaşamalı ve anlatmalıdır.
    Bu doğrultuda Kuranı anlamada, Nahl suresindeki arı misalini de dikkate almalı. Arı, özü olan her çiçeğe konar. Çiçeği değil özünü alır. Kendi potasında özümler. Fıtratına konulan İlahi sistem çerçevesinde yoğurur ve bal yapınca gider kusar, dağıtır. Bir kısmını kullanır, çoğunu da insanlığa onların yararlanacağı biçimde armağan eder.
    Kuranı daha iyi ve daha doğru anlamada, ortak aklın oluşmasında, başta en güzel örnek olan Peygamberimiz olmak üzere, bu yolda damgasını vuran her çiçekten, her görüşü değerlendirip özünü almalı. Asla çiçeği koparıp, aynen almak yerine, çiçeğin özüne ulaşıp mutlaka Kuran ilkeleri boyutunda değerlendirmelidir. Arı misali bal üretip, insanlıkla paylaşmalıdır. İnsanlığa sunulan balın kalitesi ölçüsünde insanın Rabbi huzurunda değerinin olduğu aşikârdır.
    Yine, Kuranın tarihsel anlamı ile evrensel anlamının farkına vararak İKRA yapmayı, yani, okumayı, anlamayı, düşünmeyi, ibret almayı, ders çıkarmayı başarmalıdır.
    Bunu yaparken, Kuranda düşünmeyle ilgili örneğin “bunda düşünenler için ibretler vardır” vb yüzlerce emri ve kelimeleri dikkate almalı; bunlardan biri olan, arka planını, satır arasını ve temelleri araştırıp tedbir almayı ihtiva eden ve emredilen tedebbür okumasını da unutmamalıdır.
    Rabbimizden, en güzel elçiyle gelmiş, hayat rehberi olan mektubu/Kuranı, öncelikle ikra yapmalı; asır yani sıkıp suyunu, özünü, ilkelerini çıkarmalı; bu suyla, ilkelerle inşiraha ulaşıp, bakış açısı zenginliğine ulaşmalı; inzale yani, Kuranın hakikatlerini hücrelerimize kadar indirip, Kuran rehberliğine dayalı yaşamı başarmalı ve öncelikle bu dünyada Nura, cennete ulaşmalı, böylece “Sen Ondan razı, O da senden razı olarak Rabbine dönenlerden olmayı hedeflemelidir.
    İKRA yapanlara selam olsun.
#06.07.2013 08:49 0 0 0
  • @lena mayer adlı üyeden alıntı:
    en sevdiğim SURE...okunuşundan olsa gerek
    Orijinali Göster...


    sevgili dost,

    okunuşuyla birlikte anlamı, mana derinlikleri ve mesajlar
    muhteşem.

    üatelik evrensel ilkeler sunmakta,
    tüm değişim ve dönüşümlerin formülünü,
    kanununu ilan etmekte,
    değil mi.
#06.07.2013 08:48 0 0 0
  • ASR SURESİ


    Asr'ı, sıkıp suyunu çıkarmayı, özüne ulaşmayı düşün. Kuranı asr yapmayı, okumayı, anlamayı, ilkelerini kavramayı aklet. İnsana verilen özellikleri, melekeleri, imkanları, zamanı, gelip geçiciliği düşün. Nerden gelip nereye gittiğini, ne için geldiğini anla.
    Aksi halde insan hasar içerisindedir. Hüsrana uğramaktadır. İnsanın yaratılışını, tüm melekelerin insana itaatini, ayartıcı melekenin yani Şeytanın ayartısını ve insanın geçici hayatın süsleri karşısındaki zaafını, çoğaltma tutkusunu, geçimlikleri amaç edinerek azmasını düşün. Allahın vaadi gereği insanlığa lütfettiği Kuranın rehberliğine olan ihtiyacını idrak et. Ancak, Kuranı asr edip, suyunu sıkanlar, özüne manasına, ilkelerine, amacına ulaşanlar hüsrandan, hasardan kurtulabilir.
    Bunun için, Kuranı özüne, ilkelerine ulaşacak şekilde asr edip okuyanlar, gereğince alaka gösterenler, önem ve öncelik verenler de bu sonuçlara teslim olur, inanır, güvenir, emin olur, yaşarsa kurtulabilir. Kuranın rehberliğine, Allah'a ve öğretisine güvenmek, yaşama geçirmek, tercihlerde bulunurken uygulamakla olur. Her ne olursa olsun bu güvende zaafa uğramamalı, endişe etmemeli ve ümidini yitirmemelidir. Kuran ölçülerini görmezden gelmemelidir.
    Kuran ve rehberliği doğrultusunda kendisinden başlayarak, kurbiyet kurarak, ilişki, bağ, tanışıklık, dostluk, sevgi, iletişim köprüsü ve diyalog kanalları oluşturarak tüm insanlığı, güzellikle, en uygun zaman, yer, ortam, söz, tavır ve yöntemle ıslah, değiştirme ve dönüştürme çalışmasında sürekli bulunmalıdır. Hasenat olan, yani kendi dışındakilere yansımayan, hasene olan işleri çok yapmak, gece gündüz hatta devamlı, namaz, oruç vb işleri çokca yapmak değildir. Hasenat olarak anılan bu ve benzeri, insanı kötülükten alıkoyan ve manevi yapısını güçlendiren güzel işlerin yanı sıra, esas rolünün, kulluğun ve ibadetin, ameli salihatta bulunmak, yani tüm insanlığı, düzenleri ve sistemleri değiştirmek, gerçek barışa, kainattaki teslimiyete ulaştırmaktır. Değişim, dönüşüm için Kuranla tanışmaya, ikra yapmaya vesile olmaktır. Kuran terbiyesine ulaştırmaktır. Kuran halkaları oluşturarak bu değişimi ve dönüşümü sürekli hale getirmektir. Gündemi Kuran yapmaktır. Kuranı amaç yapıp, araçları, mal vb her şeyi bu yolda seferber etmektir.
    Bu yolda, hep Haktan, gerçekten, adaletten, güzellikten, doğruluktan, Kitaptan yana olmalıdır. Bunları savunmalıdır. Bu değerlerin yanında yer almalıdır. Davasında, yönteminde, usulünde, aracında, bu değerleri gözetmelidir. Hikmetli davranmalıdır.
    Bu davada, karşılaşacağı zorluklara, sıkıntılara, engellere, dünyanın cazibeliği geçimliklerine, çekiciliğine, ayartısına, tüm insanlığı peşinden sürükleyip köleleştirmesine, zorbalıklara, tehditlere, baskı ve işkencelere karşı sabırlı olmalıdır. Tahammül göstermeli, dayanmalı, göğüs germeli ve direnmelidir. Mücadelesine devam ederek tüm zorlukları aşmaya ve amaçlarına ulaşmaya çalışmalıdır.
    Kuranı sıkıp suyunu çıkaran, özüne ulaşan, bunlara iman eden, bu ilkelere güvenen, bu uğurda tüm insanlığı ıslah ve değiştirmeye çalışan, ameli salihat için uğraşan, bunu yaparken haktan, doğruluktan, güzellikten ayrılmayan ve tüm zorluklara tahammül ederek davasına devam eden, direnen insanlar kurtuluşa, felaha ermektedir.
    İnsanlık tarihi, bu surede açıklanan Sünnetullaha uyan örneklerle doludur.
    Bu tabloda yer almak isteyenler için buyurun asr'a ve Kuran sürelerine.


    ***


    ASR SURESİ ÇALIŞMA NOTLARI

    وَالْعَصْرِ
    103.1 - Vel asr.
    SA - Asr'a andolsun ki,
    ASara :Sıkmak, suyunu özünü çıkarmak, hapsetmek, menetmek, vergi vermek yağmurun yağması, usare, öz, asır, yüzyıl, zaman, devir, kasırga,
    Bu kelimenin geçtiği 2/266 12/36, 12/49, 78/14 ayetlerde asr sıkmak, suyunu çıkarmak, yağdırmak anlamında yer almıştır.

    اِنَّ الْاِنْسَانَ لَفٖى خُسْرٍ
    103.2 - İnnel insâne lefî husr.
    SA - İnsan ziyandadır.
    Hısira:Hasar, zarar, zayi etmek, eksilmek, helak olma

    اِلَّا الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ
    103.3 - İllellezîne âmenû ve amilus sâlihâti ve tevâsav bil haggı ve tevâsav bis sabr.
    SA - Ancak inanıp iyi işler yapanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler ziyânda değillerdir.
    Amene: Güvenmek, emin olma, korkmama, emanet, inanma, iman, inanç

    Hakaka: Sabitleme, ispat, gerçekleştirme, hak kazanma, layık olma, uygun olma, denk olma, hak, gerçek, adalet, doğruluk, şeriat, tam, mükemmel, caiz, hikmetli, aşikar, diriliş, hakkıyla, gerçek ilimle, kitap, Allah, hukuk, hırslı, düşkün,
    SaleHa: Doğru, salih, sulh, barış, anlaşma, ıslah etme, düzeltme,
    SÂLİHÂTI İŞLEMEK: "عملواالصّلحات - amilu's-sâlihâtı" Sâlihâtı işleyenler" olarak çevirdiğimiz ifade kalıbı Kur'ân'da toplam 62 âyette yer almıştır. Bu kalıbın pek çok meal ve tefsirde olduğu gibi "amel-i salih işleyenler" şeklinde çevrilmesi yanlıştır. "اصلاح - Islâh" sözcüğünden türemiş olan "sâlihât" düzeltmek demektir. "Sâlihâtı işlemek" ise bozuk olan şeyi düzeltmek, düzelticilik yapmak, düzeltmeye yönelik işler yapmak anlamlarına gelir. Diğer taraftan da Kur'ân, bu âyette geçen "hakkı ve sabrı tavsiyeleşme"yi, Bakara Sûresinin 277. âyetinde geçen "namaz kılma ve zekât verme"yi, Hud Sûresinin 23. âyetinde geçen "edep ve gönülden Allah'a boyun eğme"yi belirtilen âyetler içinde ayrı ayrı zikretmek sûretiyle "sâlihât"tan ayırmıştır. Yani "hakkı ve sabrı tavsiyeleşme", "namaz kılma ve zekât verme", "edep ve gönülden Allah'a boyun eğme" gibi hasenat, Kur'ân'a göre "sâlihât"tan" sayılmamaktadır. Kur'ân'daki bu hususlar dikkate alınarak "sâlihât" konusunda şunları söylemek mümkündür: Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek sâlihâtı işlemek değildir. Ama öğüt verme yolu ile namaz kılmayanı namaz kılar hale getirmek, zekât vermeyeni zekât verir hale getirmek, oruç tutmayanı da oruç tutar hale getirmek, sâlihâtı işlemektir. Bu kavramı toplumsal boyuta taşıdığımızda, bulunduğumuz zaman ve zeminde adlî, idarî, siyasî, iktisadî ve benzeri alanlarda her türlü bozukluğun düzeltilmesi için gösterilecek çaba, yapılacak uygulama, sâlihâtı işlemektir. Bu konuda, "dışa yansımayan işler" demek olan hasenat ile sâlihât arasındaki fark iyi anlaşılmalıdır. Rabbimiz de bu iki konu arasındaki farkı, her bir haseneye on karşılık verirken (En'âm 160) sâlihât karşılığında cenneti vaat etmek sûretiyle çok açık bir şekilde belirlemiştir. (Bakara 25, 82; Nisa 57, 122, 124; Hud 23, İbrahîm 23, Kehf 107 ve daha birçok âyet)HY

    Sabera: Sabır, oruç, bekleme, cüret, beka, tahammül, kendini tutma.
    SABRI TASVİYELEŞMEK: "صبر - sabr" en geniş anlamıyla aklın ve dinin gösterdiği yolda azimle yapılan mücadele demek olduğu, "katlanmak", "ses çıkarmamak" gibi pasif eylemlerle herhangi bir ilgisinin olmadığı unutulmamalıdır. Bu konuda gözden kaçırılmaması gereken en önemli nokta, sabrın kesinlikle atalet değil, bir hareketlilik içerdiğidir. Miskin ve uyuşuk bir halde eylemsiz kalarak payına düşen rezillikleri "kader böyle imiş, tahammül etmeli" mantığıyla kabullenmek, M. Akif Ersoy'un da çok yerinde olarak saptadığı gibi asla Kur'ân'da geçen "sabr" sözcüğü ile açıklanamaz: "Aman yarabbi! Kur'ân ne söylüyor, biz ne anlıyoruz! Sabır 'katlanmak' değil, 'göğüs germek' demektir. Neye göğüs germek? Evet, sonunda katlanılamayacak acılara katlanma ıstırabına mahkûm olmamak için, önceden her türlü şedaide [sertliklere, çetinliklere], her türlü mezalime [zulümlere] mertçesine, insancasına göğüs germek Fedakârlıkların semtine uğramayarak miskin miskin oturmak, sonra da hissesine düşecek rüsvalığı [rezilliği, kepazeliği] 'kader böyle imiş, tahammül etmeli' diye hazma [sindirmeye] çalışmak, hiçbir zaman 'sabır' sözcüğü ile telif olunamaz [bağdaştırılamaz]." (Doç. Dr. Abdülkerim Abdülkadiroğlu, Nuran Abdülkadiroğlu,Mehmet Akif'in Kur'ân-ı Kerim'i Tefsiri, Mev'ıza ve Hutbeleri , Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları) Gerçekten de Kur'ân "sabr" sözcüğü ile katlanmayı değil, göğüs germeyi kastetmektedir. Göğüs germek ise, içinde bulunulan zorlukların verdiği acılara katlanmak ama aynı zamanda o zorluğu yenmek için onunla mücadele etmek demektir. Dolayısıyla "sabr" sözcüğü, tam bir aktivite, tam bir canlılık ihtiva etmektedir.HY
#05.07.2013 17:35 0 0 0