Arapça, Hami-Sami Dilleri Ailesi'nin Sami koluna mensup bir dil. Arap Yarımadası ve Kuzey Afrika'da halkın çoğunluğunca, İran ve Türkiye'de ise Arap azınlıklarca kullanılmaktadır.
Kuran-ı Kerim'in Arapça olması nedeniyle Arap dili İslâm dininde özel bir yere sahiptir.
Aslen Arap yarımadasına özgün bir dil olmakla beraber 7. yüzyıldan itibaren Arap istilası ile çok geniş bir coğrafyaya yayılmış, İslâm dininin kültürel baskınlığı ile birlikte zaman içinde Irak, Suriye, Önasya, Mısır ve Kuzey Afrika'nın yerel dillerini asimile etmiş ve bu bölgelerin de dili haline gelmiştir. Zaman içinde İspanya'dan Güneydoğu Asya'ya kadar çok geniş bir coğrafyanın üst kültür dili olmuştur. Günümüzde Fas'tan İran sınırına kadar yaklaşık 225 milyon insanın ana dili olsa da, günlük konuşmada bölgeden bölgeye büyük farklılıklar gösterir. Ancak Kuran-ı Kerim'in yazıldığı dil olan 7.inci yüzyıl Hicaz Arapçası günümüze değin değişmeden kaldığı için Standart Arapça (Fusha) kabul edilir ve değişik bölgelerden Arapların birbirleriyle anlaşabilmek için kullandıkları dildir. Arapça eğitim de, basın yayın da bu Stardart Arapça (Fusha) ile yapılır.
Arap Yarımadasının güneyinde konuşulan lehçeler Standart Arapça'dan o kadar uzaklaşmıştır ki Güney Arapça adıyla ayrı bir dil olarak sınıflandırılabilir. Standart Arapça'nın dışında en önemli Arap lehçeleri; Mısırca, Şamî (Suriye, Lübnan, Filistin ve Ürdün'de) Arapça, Irakça, Körfez Arapçası, Hicaz Arapçası Necd Arapçası, Yemen Arapçası ve Kuzey Afrika (Magribî Arapça) Arapçasıdır. Malta adasında konuşulan Malta dili de aslında içine çok sayıda İtalyanca ve İngilizce sözcüğün karıştığı bir Arapça lehçesidir.
Arapça Yunancadan İngilizceye, İspanyolcadan, Farsçaya pekçok dünya dilini etkilediği gibi dilin Türkçe üzerindeki etkisi çok büyüktür. Türkçede Arapça kökenli çok fazla sözcük bulunmaktadır. Ancak gramer yapılarındaki büyük farklar dolayısıyla, pekçok Arapça kökenli sözcük Türkçe'de anlam kaymasına ve değişimine uğramıştır.
Arap dili alfabesi 28 harften oluşur. Bu harfleri oluşturan temel şekil sayısı ise 17'dir. Arap yazısı sağdan sola doğru akış sergiler. Harflerin tamamı sessizdir (sâmit). Harflerin seslenmesini sağlayan, ancak dinî metinler ve şiirler dışında pek kullanılmayan işaretler hareke ismini alır. Arap harfleri, sözcüğün başında, ortasında ve sonunda bulunmalarına göre kısmi değişiklikler gösterir.
Arap alfabesi tarihte ve günümüzde sadece Arapların kullandığı bir alfabe olmamış, özellikle İslam'ın başka topluluklar tarafından da kabul edilmesiyle Türkler, İranlılar, Pakistanlılar gibi Asya'daki diğer Arap olmayan unsurlar tarafından da kullanılmıştır. Günümüzde de Arap ülkeleri dışında İran, Pakistan, Afganistan gibi ülkelerde kullanılmaktadır. Ancak, Arapça dışında kullanıldığı dillerdeki farklı sesler için, alfabenin temel şekilleri üzerinde küçük değişiklikler yapılmıştır. Örneğin; Farsça ve Türkçe'deki "ç" sesi Arap alfabesinde olmadığı için önce İranlılar ve Türkler ج (cim/c) harfi üzerinde küçük bir değişiklik yaparak چ (çîm/ç) şeklini kullanmışlardır.
Arapça, aşağıdaki ülkelerde resmi dillerden biridir veya çok yaygın olarak kullanılır: Cezayir, Bahreyn, Çad, Komor Adaları (Federal İslam Cumhuriyeti), Cibuti, Mısır, Etiyopya, Gazze Şeridi, İran, Irak, İsrail, Ürdün, Kuveyt, Lübnan, Libya, Moritanya, Fas, Amman, Katar, Suudi Arabistan, Somali, Sudan, Suriye, Tunus, Birleşik Arap Emirlikleri, Batı Şeria, Batı Sahra, Yemen,Afganistan.
Arapça öğrenmesi en zor dillerden biri kabul edilir. Bunda hem dilin telaffuz zorluğu hem de dilbilgi yapısının karmaşıklığı bir etkendir.
Diğer Sami dilleri gibi, Arapça'da da sözcükler üç sessiz harften oluşan bir ana fikirden türetilirler. Bu üç sessiz harfe kök (cizr) ismi verilir. Bir kökten on değişik vezin üretilebilir. Bu vezinler üç sessiz harfe ünlülerle hareket ekleyerek ya da bir takım ön ekler ile elde edilir. Her vezinde aynı kökle alakalı ancak ayrı ayrı başka anlamlar ifade eden bir konsept vardır ve her vezinden kendi içinde bir fiil, bir ya da birkaç fiilden türetilmiş isim, ve fiili yapan bir özne ile fiile maruz kalan bir nesne türetilebilir.
Arapçada ismin üç hali vardır. İsmin halleri sözcüğün sonuna eklenen ünlü hareketleriyle betimlenir (Damma, fetha ve kesra). Dilin gramer yapısı büyük ölçüde bu harekete dayanmaktadır. Kısa bir u sesi veren damma ismin yalın halini betimler. Takribi kısa bir e sesine denk gelen fetha nesneyi betimler. Kısa bir i sesine denk gelen kesra ise edatları ve tümleçleri betimler. Ancak bunun pekçok istinisnası vardır ve hareket yan cümleciklerde ve dilin çeşitli yapısallarında değişikliğe uğrayabilir. Günlük konuşmada ve yazıda bu hareket çoğunlukla ihmal edilir.
Arapçada zamanlar geçmiş ve şimdiki zamandan oluşur. Gelecek zaman şimdiki zaman çekiminin başına s- öneki getirilerek oluşturulur. Ancak şimdiki zamanın da değişik türevleri bulunur ve bazı kişi çekimlerinde hareket değişebilir. Her fiil geçmiş ve şimdiki zamanda onüç kişiye göre çekilir (1. tekil ve çoğul, 2. erkek tekil, dual ve çoğul, 2. dişi tekil, ve çoğul, 3. erkek tekil, dual ve çoğul, 3. dişi tekil ve çoğul).
Sıfatlar ve rakamlar da cinsiyete göre çekilir. İnsan olmayan çoğullar dişi tekil sıfat tamlaması alırlar.
Arapçada kısa sesli harfler (hareket) yazıda gösterilmeyebilir. Kalın ve ince sesler için ünlüler değil ünsüzler değişir. Bu yüzden Türkçede aynı harfi kullandığımız pek çok sözcük Arapçada farklı iki sessizle yazılır. (Sayf=yaz (sad, ya, fe); Seyf=kılıç (sin, ya, fe); Kalb=kalp (kaf, lam, be); Kelb=köpek (kef, lam, be))
Fenerbahçe forması ile geçen sezonu gol kralı olarak kapattıktan sonra EURO 2008'de de attığı gollerle milli takımı yarı finale taşıyan isimlerden biri olan Semih Şentürk, Hakan Şükür'den kalan 9 numaralı formanın hakkını verdiğini düşünüyor.
Sarı-lacivertli takımın dünkü sağlık kontrollarına katılan Semih, "F.Bahçe'de başarılı bir sezon geçirmiştim ama milli takımda yaşadıklarım benim için unutulmaz bir anı oldu. Bundan sonra bayrağı daha da ileri götürmek istiyoruz.
Avrupa Şampiyonası'nda Hakan abinin 9 numaralı formasını giydim. Sanırım geçmişte onun yaşattığı başarıları ben de yaşattım. Herkesin bana dua ettiğini biliyorum ve onlara minnettarım. Şimdi biraz tatil yapacağım ve tekrar Fenerbahçe'nin başarılı olması için çalışacağım " ifadesini kullandı.
"FATİH TERİM BABA GİBİ"
Semih elenmek kadar Terim'in ayrılık açıklamasının da kendisini çok üzdüğünü belirterek, "Fatih Terim çok farklı bir teknik adam, hatta bir baba gibi. Bir futbolcunun her yaşında yeni bir şeyler öğrenebileceğini bize gösterdi. Gönlüm kararından vazgeçip milli takımda kalmasından yana. Ama kendisi en iyi kararı verecektir. Ve onun için en iyisinin olmasını isterim" diye konuştu.
Milli Takım ile 40 günlük kamptan sonra evine dönen Semih için en büyük sürpriz 1 yaşını doldurmayan kızı Naz'ın kendisini yürüyerek karşılaması olmuş. Semih, "Ben kampa katıldığımda Naz yürümüyordu. Ama 40 günde yürümüş. Üstelik aradan geçen zamanda beni neredeyse unutmuş. Halen bana alışamadı, ne zaman kucağıma alsam ağlıyor" dedi.
On birinci yüzyıl sonlarında Harezm bölgesinde kurulan Türk devleti.
Harezmşahların atası Anuştegin, bir Türk kölesiydi. Büyük Selçuklu emirlerinden Bilge Tegin, onu satın alarak, saraya getirmiş ve özel olarak yetiştirmiştir. Selçuklu sarayında taştdârlık vazifesinde bulunan Anuştegin, gösterdiği başarılar neticesinde, Harezm valiliğine getirildi. Ölümünden sonra oğlu Kutbeddin Muhammed, Harezmşah unvanı ile Sultan Sencer tarafından aynı vazifeye tayin edildi. Büyük Selçuklu Devleti'nin valisi sıfatıyla 30 yıl Harezmi idare eden Kutbeddin, aynı zamanda Harezmşahlar Devletinin kurucusudur. Kutbeddin, saltanatı müddetince, mükemmel bir idareci olarak, âdilane hareketleri ile halkı kendisinden hoşnut etti. Her ne kadar, müstakil bir hükümdar olarak hüküm sürmedi ise de, oğullarının gelecekteki faaliyetleri için sağlam bir zemin hazırladı. Onun idaresi zamanında, Harezm ülkesinin, Selçuklulara tabi ülkelerle ticarî faaliyetleri yoğunlaştı. Harezm, maddî ve manevî yönden gelişmeler gösterdi.
1127 yılında Kutbeddin Muhammedin ölümü üzerine, yerine büyük oğlu Alâeddin Atsız tayin olundu. Küçüklüğünden itibaren iyi bir tahsil ve terbiye görmüş olan Atsız, aynı zamanda Sultan Sencerin şahsî teveccühüne mazhar olmuştu. Nitekim Atsız, ilk devirlerde Sultan Sencerin seferlerine bizzat ordusuyla katıldı ve onun başarılarında büyük yardımı oldu. Atsız, aynı zamanda kendi siyasî nüfuzunu genişletmeye de çalışıyordu. Bu sebeple Cend ve Mangışlak gibi askerî bakımdan mühim merkezleri zaptetti. Ancak Atsızın bu faaliyetleri, Sultan Senceri kızdırdı ve tekdir edilmesine yol açtı. Atsız, Sultanın bu tutumu üzerine, kesin olarak bağımsızlığını ilan etti. Sultan Sencer, bu duruma nihaî bir çözüm getirmek amacıyla, 1138 yılında, büyük bir ordunun başında, Harezm üzerine yürüdü. Yapılan savaşta Sencer, Atsızın ordusunu hezimete uğrattı. Atsızın kardeşi Atlığ da ölenler arasındaydı. Harezmin idaresini Süleyman bin Muhammede veren Sencer, onun başkanlığında vezir, atabeg ve hâcib adı verilen memurlardan müteşekkil bir dîvân kurdu ve 1139 yılında Merve döndü.
Harezmde işbaşına geçen yeni idare, Atsız ve taraftarlarının da karşı faaliyetleri üzerine, halkı memnun etmekten uzak kaldı. Harezm halkı, huzur dolu eski idareyi aramaya başladı. Bu sebeple, Atsızın, Harezmde hakimiyeti ele geçirmesi uzun sürmedi. 1140 yılında devletin başına geçen Atsız, Sencerin yeni bir seferinden çekinerek, onu metbu tanımayı ve ona uymayı ihmal etmedi. Fakat, bu durum uzun sürmedi. Sencerin, 1141 yılında Karahitaylarla yaptığı savaşı kaybetmesi üzerine Atsız, büyük bir orduyla Horasana gelerek Mervi zaptetti. 1142 yılında ise Nişapuru alarak adına hutbe okuttu. Bu arada, Sencer, Horasanda yeniden hakimiyetini kurmaya muvaffak olunca, Atsız, geri çekilmeye mecbur kaldı ve yeniden Sultana bağlılığını arz etti (1144). Atsızın Sencere karşı giriştiği isyanlar, Sultanı üçüncü defa Harezm ülkesine girmeye mecbur etti. Hazarasp Kalesini fetheden Sultan Sencer, Harezmşahların merkezi Gürgane önüne geldi ise de, Müslümanlar arasında kan dökülmesini istemeyen bir dervişin ricasını kırmayarak, Atsızın, kendisini metbu tanıdığını bildirmesi ve affını rica etmesi üzerine geri döndü.
1156 yılında Atsızın vefatı üzerine, yerine veliaht Ebû Feth İl Arslan geçti. İl Arslan, daha hükümdarlığının başında, saltanatta hak sahibi olabilecek durumda bulunan amca ve kardeşlerini ortadan kaldırdı. İl Arslanın hükümdarlığını, Sultan Sencer de kabul etti. Ancak, Sencerin çok geçmeden vefat etmesi ile, Doğu İran sahasında Selçukluların etkisi kalmadı. Böylece, bölgede Harezmşahlar kuvvetli duruma geldiler ve Selçuklularla bağlarını kopararak müstakil bir devlet oldular. Nişapuru kendisine merkez yapan İl Arslan, 1170 yılında Tus, Bistam ve Damgan taraflarını fethetti. Bu arada Harezmşahların, Karahitaylara ödedikleri vergiyi kesmeleri, iki devleti karşı karşıya getirdi. Karahitayların üzerlerine gelmesi üzerine onlar, her zaman olduğu gibi, yine istila sahalarını su altında bırakmak suretiyle kendilerini korudular. İl Arslan, 1172 yılında vefat etti.
İl Arslanın vefatı, ülkeye yeniden kardeş kavgalarını getirdi. İl Arslanın küçük oğlu ve veliaht olan Sultan Şah, annesi Terken Hatunla beraber Harezmde bulunuyordu. Babasının ölümüyle tahta oturan Sultan Şaha, kardeşi Tekiş itaat etmedi. Tekiş, kardeşinin kendi üzerine kuvvet sevk etmesi üzerine, Karahitaylara müracaat ederek kendisini desteklemelerini istedi. Her fırsatta Harezmşahların iç işlerine karışan Karahitaylar, bu talebi severek kabul etti. Tekişin, çok kuvvetli bir Karahitay ordusunun başında olarak Nişapura geldiğini duyan Sultan Şah, taraftarlarıyla birlikte Irak Selçuklularının naibi olan Melik Ayabanın da kuvvetlerini yanına alarak, sultanlığını ilan eden Tekiş üzerine birçok kereler sefere çıktı ise de, hemen hepsinde başarısızlığa uğradı. Hattâ, bu seferlerden birinde yakalanan Ayaba öldürüldü (1174). Terken Hatun ve Sultan Şah Dihistana kaçtılar.
Bundan sonra tahta geçen Alâeddin Tekiş, Harezmşahlar sülalesinin en kudretli şahsiyetlerindendir. Harezmşahlar Devleti, onun sayesinde imparatorluk hâlini aldı. Tekiş, ilk olarak Karahitaylar ile mücadeleye girişti. Harezmşahlardan vergi istemeye gelen Karahitaylı elçinin gururlu oluşu ve edepsizliği, Tekişin onu öldürtmesine yol açtı. Bu şekilde başlayan çarpışmalar, Harezmşahların başarısıyla sonuçlandı. 1187 yılında, kardeşi Sultan Şahın ölümü, Tekişi daha rahatlattı. Doğu İran ve Horasanı tamamen emri altına alabilmek için faaliyetlere girişti. Selçuklu Sultanı İkinci Tuğrul Şahı, giriştiği muharebede öldürttü. Tekiş, artık kendisini Selçukluların vârisi sayıyordu. Bağdat halifesinden Irak, Horasan ve Türkistan sahalarının hakimiyetini tasdik eden saltanat menşûrunu (fermanını) aldı. İsmailîler elinde bulunan bazı kaleleri geri aldı. Bu geniş fütuhatları gerçekleştiren Tekiş, Harezm'e döndüğü 1200 yılında vefat etti. Yerine bu sırada Turziz muhasarasında bulunan oğlu Muhammed, Alâeddin unvanı ile tahta çıktı.
Alâeddin Muhammedin ilk devirleri, daha babasının sağlığında istiklâl emelleri besleyen Melikler ve Gur sultanları ile mücadele hâlinde geçti. Bilhassa, tehlikeli bir hâl almış bulunan Gur istilâsını güçlükle önlemeye muvaffak oldu. Gur sultanı Şehâbeddinin ölümü üzerine, Alâeddin, Herata hakim oldu (1207). Gurluların, tehlikesiz bir hâle getirilmesinden sonra Harezmşahlar için en büyük tehlike Karahitaylar idi. Mâverâünnehiri hakimiyetleri altında bulunduran bu devletin nüfuzunu kırmayı ve İslâm dünyasını böyle bir dertten kurtarmayı amaçlayan Alâeddin, bunu kendisi için pek mühim bir vazife biliyordu.
Nitekim, 1207 yılında Mâverâünnehire karşı giriştiği sefer ile, bu büyük hareketi başlattı. 1208 yılında, Karahitay ordusunu, büyük bir hezimete uğratan Alâeddin, Buharayı zaptetti. Yine bu sırada Cengizin önünden kaçan Naymanların, Karahitay ülkesine girişi ile Karahitaylar, bir daha kendilerini toparlayamadılar ve tamamen Harezmşahlara tâbi hâle geldiler (1212). Harezmşahların nüfuz ve kudreti, İran ve Afganistan sahalarında devamlı artmaktaydı. 1225 yılında Gazneyi alan Alâeddin, bu bölgenin idaresini oğlu Celâleddine verdi. 1217 yılında İrana bir sefer yaptı. Ancak bu sefer, diğerleri gibi başarılı geçmedi ve ordu büyük zâyiata uğradı.
Harezmşahların bu haşmetli devresinde, doğuda büyük bir tehlike başgösterdi. Bu tehlike, doğuda yalnız Harezmşahları ortadan kaldırmakla kalmayacak, bütün dünyanın tarihî mukadderatı üzerinde derin izler bırakacaktır. Çünkü, tam bir çapulcu sürüsü olan Moğol ordusu, önüne gelen her yeri yakıp yıkmakta, girdikleri ülkelerde kültür ve medeniyetten eser bırakmamaktaydı. Başlangıçta Harezmşahlarla, Moğollar arasında dostluk ve ticarî ilişkilerin geliştirilmesi gayesiyle elçiler gelip gittiyse de, bir Moğol kervanının, Otrar Valisi İnalcık tarafından, casusluk iddiası ile tevkif edilip, tacir ve kervancıların öldürülmesi, araya soğukluk getirdi. Cengiz, Harezmşaha bir elçi göndererek İnalcıkın teslimini ve malların tazminatını istedi. Sultan Alâeddinin bu teklifi reddetmesi, iki devlet arasında savaşı kaçınılmaz kıldı. Her ne kadar, Alâeddinin, bu teklifi reddetmekle, yüzbinlerce Müslümanın kanını akıtacak bir olaya sebebiyet verdiği iddia edilmekteyse de, bu teklifin kabulü neticesinde, kibir timsali Cengizin daha da şımaracağı, yeni istekler peşinde koşarak harbe sebebiyet vereceği belliydi. Nitekim, 1216 yılından itibaren, uzun askerî hazırlıklar içinde olan Cengizin hedefi, İslâm âlemi idi.
Gerçekten de Cengiz, 1219 yılı sonlarına doğru, 200 bin kişilik ordusuyla ilk olarak Harezmşahlara karşı harekete geçti. Harezmşahların, kuvvetlerini, büyük şehir ve kalelere dağıtmasından da istifade ederek, önemli merkezleri tek tek ele geçirmeye başladı. Mukavemet gösteren mevkiler, korkunç bir katliama uğratılıyordu. Kısa bir süre içinde Buhara, Semerkand, Otrar, Sığnak, Berakend ve Hocend gibi şehirler, Moğolların eline geçti. Harezm müdafaa kuvvetlerinin, büyük kahramanlıklar göstermesine rağmen, sonuç değişmiyordu. Sultan Alâeddin, son olarak Devletâbâd yakınlarında Moğolların karşısına çıktı ve tekrar yenildi. Abiskunda bir adaya sığınan Alâeddin, çok geçmeden burada hastalanarak, 1220 yılında vefat etti ve yerine oğlu Celâleddin tahta çıktı.
Harezmşahların bu son hükümdarının hayatı, maceralar ve kahramanlıklar ile dolu geçmiştir. Celâleddin Harezmşah, saltanatının daha ilk yıllarında, kendisini tanımak istemeyen Türk kumandanlarının suikast tertipleri neticesinde Horasana çekildi. Burada toparlayabildiği kuvvetlerle, gece-gündüz demeden, var gücüyle Moğollara karşı çarpıştı. Neticede, batıya doğru yayılan bu istilâ selini bir müddet geciktirmeye muvaffak oldu. Celâleddin ile birlikte Harezmşahlar Devleti de son buldu (1230).
Kültür ve teşkilât: Harezmşahların askerî ve idarî teşkilâtı, ana hatları ile Büyük Selçuklular'dan alınmıştır. Harezmşahların ordusu, Tekiş zamanında, doğunun en büyük askerî kuvveti hâlini almıştı. Harezmşahlarda malî işler Dîvân-ı İstifâda, askerî işler ise Dîvân-ı Arzda görülürdü. Dîvâna sultanın vekili sıfatı ile vezir-i âzam başkanlık ederdi.
Harezmşahlarda ordu, hassa ordusu ve eyalet askerlerinden meydana geliyordu. Memleketin her tarafına dağılmış haldeki ıktâ sahiplerinden teşekkül eden muazzam bir süvari kuvveti bulunuyordu. Ayrıca, muhtelif eyaletlerde askerî valilerin emri altında özel kuvvetler vardı. Bunlar, sultana tam bağlı olup, istenildiği yere kuvvet sevk ederlerdi.
Harezmşahlar Devletinin adlî teşkilâtı bütün Müslüman-Türk devletlerinde olduğu gibi şerî ve örfî kanunlar idi. Memlekette en çok Hanefî ve kısmen de Şâfiî mezhebinin hükümleri uygulanırdı. Şeri mahkemelere kadılar bakmaktaydı. Orduya mensup olanların şerî meselelerini halletmek için, kazaskerler yani ordu kadıları vardı.
Harezmşahlar devrinde başkent Cürcan başta olmak üzere, Herat, Belh, Merv, Nişâbur, Buhâra ve Semerkand bir bilim ve sanat merkezi hâline gelmişti. Cürcanda on büyük vakıf kütüphâne vardı. Nişabur, ilim ve sanat adamlarının toplandıkları parlak bir medeniyet merkezi olmuştu. Eski binalar tamir edilmiş, yeni yeni medreseler, hânkâhlar ve saraylar ile süslenmişti. Hükümdar ve şehzadeler, genellikle iyi tahsil görmüş, kültür sahibi insanlardı. Âlimleri ve şairleri saraylarında topluyor, onlara en büyük değeri veriyor ve himaye ediyorlardı. Meselâ Atsız, Horasan seferinden dönüşte Zemahşerî, Fahreddîn Râzî, Şemseddîn Muhammed gibi âlim ve bilginleri Harezme getirmişti. Avfi, Harezmdeki ilim ve sanat adamlarını gökteki yıldızlara benzetmektedir. Bu durum, Moğol istilâsından önce, Harezmin medenî inkişafını çok iyi belirtmektedir. Memleketin her tarafında kütüphaneler, hastaneler, eczaneler ve hanlar yapılmıştı.
23 Nisan 1915 günü Conkbayirinda Türkler ve Birlesik Kuvvetler
arasinda korkunc siper oluyor. Siperler arasinda 8-10m mesafe var.
Süngü hucumundan sonra savasa ara verildi. Askerler siperlerine
cekildi. Yaralilar ve ölüler toplaniyor.
Iki siper arasinda acikta agir yarali ve bir bacagi kopmak üzere olan
Ingiliz Yüzbasi avazi ciktigi kadar bagiriyor, agliyor, kurtarin diye
yalvariyordu. Ancak hicbir siperden kimse kimse cikip yardim edemiyor.
cünkü en kücük bir kipirdanista yüzlerce kursun
yagiyordu. Bu sirada akil almaz bir olay oldu.
Türk siperlerinden beyaz bir ic camasiri sallandi. Arkasindan arslan
yapili bir Türk askeri silahsiz siperden cikti. Hepimiz donup kaldik. Kimse
nefes alamiyor, ona bakiyorduk. Asker yavas adimlarla yürüyor
siperdekiler kendisine nisan almis bekliyordu.
Asker yarali Ingiliz subayini oksar gibi yerden kucakladi, kolunu omuzuna atti
ve bizim siperlere dogru yürümeye basladi. yaraliyi usulca yere
birakip geldigi gibi kendi siperlerine döndü. Tesekkür bile
edemedik.
Savas alanlarinda günlerce bu kahraman Türk askerinin cesareti
güzelligi ve insan sevgisi konusuldu.
Dünyanin en yürekli ve kahraman askeri Mehmetcige derin sevgi ve
saygilar.