Arkadaşlar konuyu açacağım yeri çok düşündüm ve aklıma birşey gelmedi. Ama sorum filmlerle alakalı olduğu için buraya açma düşüncesine vardım. Yıllar önce izlediğim bir film vardı. 2 kardeş Monopoly tarzı bir oyun buluyorlardı. Oyunu oynamaya başlıyorlar ve oyundaki hareketler gerçeğe dönüşüyordu. Bu filmin adını hatırlayan bana yardımcı olabilirmi acaba ?
1. paylaştıqınız şiirin yazarı İSMAİL SARIGENE olması lazım alıntı olan şiirleri derin duyqular bölümünde paylaşırsan yada yazarın adını belirtirsen böyle sorunlar olmaz eminim
herkes bir ve aynı olamaz bu kızlardada, erkeklerdede böyle. Erkeklere göre kızlar çözülemeyen bir matematik problemi gibidir. ne kadar uğraşsanda çözüm yok
çok haklısın dostum tabi tamamı için geçerli değil
Vaktiyle bir asker varmış. Uzun yıllar krala canla başla hizmet etmiş. Savaş sona erip de asker, aldığı birçok yara yüzünden daha fazla hizmet edemeyecek duruma gelince, kral kendisine demiş ki:
-Köyüne gidebilirsin, bundan sonra sana gereksinmem yok. Artık eline para geçmeyecek, çünkü bana karşılığında hizmet eden ücret alır.
Bunun üzerine asker, şimdiden sonra nasıl yaşayacağını bilememiş. Tasalı tasalı çıkıp gitmiş. Akşamleyin bir ormana varıncaya kadar boyuna yürümüş. Ortalık kararınca bir ışık görmüş, yakınına gitmiş, bir eve gelmiş. İçeride bir cadı oturuyormuş.
Asker ona:
-bana geceleyin yatacak bir yer, bir parça yiyecek, içecek ver. Yoksa ölüyorum! Demiş.
Kadın:
-Yolunu şaşırmış bir askere kim ne verir ki? Ama ben merhametli davranacağım. İstediğimi yaparsan seni kabul edeceğim! Demiş.
-Ne istiyorsun?
-Yarın bahçemi kazacaksın!
Asker razı olmuş. Ertesi gün olunca var gücüyle çalışmış. Fakat akşam olmadan işi bitirememiş.
Cadı:
-Görüyorum ki, demiş, bugün daha fazla yapamayacaksın. Bir gece daha seni alıkoyacağım. Buna karşılık yarın bana bir yük odun yarıp parçalayacaksın.
Asker bütün günü bu işe harcamış; akşamleyin cadı ona bir gece daha kalmasını önermiş:
-Yarın bana ufak bir iş göreceksin, evimin arkasında eski bir susuz kuyu var. İçine fenerim düştü. Mavi mavi yanıyor, sönmüyor. Bunu çıkarıp bana getireceksin! Demiş.
Ertesi gün kocakarı onu kuyuya götürmüş, bir sepetin içinde aşağı sarkıtmış. Asker mavi feneri bulmuş, kendisini yine yukarı çekmesi için bir işaret vermiş. Kadında onu yukarı çekmiş ama, kuyunun ağzına yaklaşınca kocakarı elini uzatmış, mavi feneri almak istemiş.
Asker onun kötü niyetini anlamış:
-Hayır, demiş, iki ayağımla toprağa basmadıkça feneri sana vermem!
Bunu üzerine cadı kızmış, onu yine kuyudan aşağı salmış çıkıp gitmiş.
Zavallı asker, bir yanına zarar gelmeden ıslak dibe düşmüş.
Mavi fener yanıp duruyormuş, fakat bunun ona ne yardımı olabilir ki? Ölümden kurtulamayacağına da aklı yatmış. Bir süre pek üzgün oturmuş. Bu sırada rasgele elini cebine sokmuş, henüz yarı dolu tütün çubuğunu bulmuş:
-Son eğlencem bu olsun! Diye çubuğu çıkarmış, mavi fenerden yakmış, tüttürmeye başlamış. Duman kuyunun boşluğunu doldurunca, birdenbire karşısına minimini bir kara cüce dikilmiş:
-Buyruğun nedir efendi? Diye sormuş.
Asker pek şaşırmış bir durumda:
-Buyruğum ne mi? Diye yanıt vermiş:
cüce:
-İstediğin her işi yapmak zorundayım! Demiş.
Asker:
-Pekâlâ, demiş, öyleyse önce kuyudan çıkmama yardım et.
Cüce onu elinden tutmuş, bir yeraltı geçidinden geçirmiş. Fakat mavi feneri birlikte almayı unutmamış. Cüce yolda ona, cadının biriktirip oraya sakladığı hazineleri göstermiş. Asker taşıyabileceği kadar çok altın almış. Yukarı çıkınca cüceye demiş ki:
-Şimdi git, yaşlı cadıyı bağla mahkemeye götür.
Çok geçmeden cadı, yabanıl bir erkek kedinin üstünde korkunç çığlıklarla rüzgar gibi önünden geçip gitmiş.
Yine çok geçmemiş, cüce geri dönmüş:
-Her şey yapıldı. Cadı darağacında sallanıyor bile, demiş, başka ne buyuruyorsun! Demiş
asker:
-Şimdilik hiçbir şey! Eve gidebilirsin! Seni çağırdım mı hemen el altında olmalısın! Demiş.
Cüce:
-Çubuğunu mavi fenerle yakmaktan başka bir şeye gerek yok. O zan derhal karşındayım! Demiş. Sonra askerin gözünün önünden kaybolmuş.
Asker geldiği kente dönmüş. En iyi hana gitmiş, güzel giysiler yaptırmış; sonra hancıya kendisi için mümkün olduğu kadar süslü, göz kamaştırıcı bir oda hazırlamasını buyurmuş.
Oda hazır olup da asker içine yerleşince kara cüceyi çağırmış:
-Krala canla başla hizmet ettim, fakat o beni savdı, aç bıraktı. Bunun için hıncımı almak istiyorum! Demiş.
Cüce sormuş:
-Ne yapayım?
-Akşamın geç bir vaktinde, kral kızı yatağa uzanınca onu uyur uyur buraya getir, bana hizmetçilik etsin!
-Bu benim için kolay, ama senin için tehlikeli bir şey eğer ortaya çıkarsa başına bir yıkım gelir! Demiş.
Saat on ikiyi çalınca, kapı açılmış, cüce kral kızını taşıyarak içeri getirmiş.
Asker:
-Hah, burada mısın ? diye bağırmış, haydi iş başına! Git süpürgeyi getir, odayı süpür!
Kız işini bitirince asker kızı koltuğunun yanına çağırmış, ayaklarını ona doğru uzatmış.
-Çizmelerimi çek! Demiş. Sonra bunları yüzüne fırlatmış. Kız onları kaldırıp temizleyecek, parlatacakmış. Kız kendisine buyurulan işlerin hepsini hoşnutsuzluk göstermeden, bir şey demeden, yarı kapalı gözlerle yapmış. İlk horoz sesiyle cüce kızı yine kralın sarayına, yatağına götürmüş.
Ertesi sabah kral kızı yataktan kalkınca babasına gitmiş, acayip bir düş gördüğünü anlatmış:
-Caddelerden yıldırım hızıyla geçirildim, bir askerin odasına götürüldüm. Ona halayık olarak iş görmek, hizmet etmek, aşağılık işlerin hepsini yapmak, oda süpürmek, çizme temizlemek zorunda kaldım. Bu yalnızca bir düştü ama o kadar yorgunum ki sanki bütün bunları yapmış gibiyim.
Kral
-Bu düşün gerçek olması mümkün, demiş, sana bir şey salık vereyim: cebine bezelye doldur: küçük bir delik aç. Yine seni alıp götürürlerse bunlar dışarı dökülür, cadde üzerinde iz bırakır.
Kral bunları söylerken cüce görünmeden orada bulunuyormuş, söylenenlerin hepsini dinlemiş.
Geceleyin, uyanan kral kızı yine caddelerden geçirilirken cepten birkaç bezelye düğmüş. Fakat bunlar iz belli edememişler. Çünkü kurnaz cüce önceden bütün caddelere bezelye serpmişmiş. Kral kızı yine horozlar ötünceye kadar halayıklık etmiş.
Ertesi sabah kral iz aramak üzere adamlarını dışarı yollamış; fakat emek boşa gitmiş. Çünkü bütün caddelerde yoksul çocuklar oturmuş, bezelye toplayıp:
-Bu gece bezelye yağmuru yağmış! Diye söyleniyorlarmış. Kral:
-Başka bir şey düşünüp bulmalıyız! Demiş, yatağa girerken pabucunu çıkarma, oradan dönmeden önce bunlardan birini sakla. Ben onu bulacağım!
Kara cüce bu planı işitmiş. Akşamleyin asker, kral kızını yine getirmesini isteyince bundan vazgeçmesini öğütlemiş; bu hileye karşı bir çare bilmediğini, pabuç yanında bulunursa başının belaya gireceğini söylemiş.
Asker:
-Sana ne diyorsam onu yap! Diye yanıtlamış. Kral kızı üçüncü gecede bir halayık gibi iş görmek zorunda kalmış. Fakat geri dönmeden önce bir pabucu yatağın altına saklamış.
Ertesi sabah kral bütün kent içinde kızının pabucunu aratmış. Pabuç askerin odasında bulunmuş. Cücenin ricası üzerine kentin kapısından dışarı çıkmış olan asker de derhal ele geçirilip zindana atılmış. Asker kaçarken en iyi şeyleri olan mavi fenerle altınlarını unutmuşmuş; cebinde bir tek duka altını varmış. Zincirlere vurulu olarak zindanının penceresi önünde dururken, arkadaşlarından birinin geçip gittiğini görmüş. Camı vurmuş. Adam gelince:
-Handa bıraktığım çıkıncağızı, lütfen getir sana bir duka altını veririm demiş.
Arkadaşı oraya koşmuş, istediğini getirmiş. Asker yine yalnız kalır kalmaz çubuğunu yakmış, kara cüceyi getirtmiş. Cüce, efendisine:
-Korkma, demiş, seni nereye götürürlerse git, bırak ne olursa olsun; yalnızca mavi feneri yanına al!
Ertesi gün askeri yargılamışlar, her ne kadar kötü bir şey yapmamışsa da yine yargıç onun asılmasına karar vermiş.
Asker dışarı götürülürken, kraldan sonra bir iyilik rica etmiş. Kral:
-Ne gibi? Diye sormuş.
-Yolda bir çubuk daha içeyim.
Kral yanıtlamış:
-üç tane de içebilirsin ! fakat sana yaşamını bağışlayacağımı sanma!
Bunun üzerine asker çubuğunu çıkarmış, mavi fenerden yakmış. Birkaç duman halkası yükselince cüce oraya dikilmiş. Elinde küçük bir sopa varmış:
-Efendim ne buyuruyor? Demiş.
-Alçak yargıçla polislerini pataklaya pataklaya yere ser. Bana bu kadar kötü davranan kralı da bunlardan ayırma!
Bunun üzerine cüce şimşek gibi oradan oraya zikzak yapa yapa harekete geçmiş. Sopasıyla birine dokunuverdi mi yere düşüyor, artık kımıldanacak durumu kalmıyormuş. Kral korkmuş, yere kapanıp yalvarmış. Yalnızca canını kurtarmak için de askere hem ülkesini hem de kızını vermiş.
Bir gece sevgili aynacık yine gelmiş padişah kızının başucuna. Masalını anlatmaya başlamadan önce demiş ki:
- Sevgili padişah kızı; büyük kalpler, büyük binalar gibidir; daima kendilerini gösterir.
Pencereden baktığında göremediğin dağın ardında, küçücük bir devlet varmış. Küçük bir devletmiş ama, insanları pek şirinmiş. Irmakları, dereleri, ağaçları, çiçekleri her şeyi küçücükmüş bu devletin, hem de pek güzelmiş.
İşte bu devletin bir de padişahı varmış. Sarayında oturur, hiç usanmadan düşünür dururmuş. Artık dayanamayacak hâle gelmiş. Vezirlerini çağırmış yanına:
- Zaman kaybetmeden haber salın memleketin dört bir köşesine. Her kim bana Hızır'ı gösterirse, dilesin benden ne dilerse. Her bir isteği emirdir benim için. Artık gücüm kalmamıştır. Bu merak birgün öldürecek beni.
Vezirler bir telaşla emri yerine getirmeye çalışmışlar. Memleketin sağına-soluna, altına-üstüne; kuzeyine-güneyine, doğusuna-batısına adamlar gönderilmiş. Padişahın bu sözleri insanlara duyurulmuş:
- Duyduk-duymadık demeyin! Padişahımız Hızır'ı görmeyi arzu etmektedir. Her kim padişahımıza onu gösterebilirse kıymetli hediyelerle ödüllendirilecektir. Duyduk-duymadık demeyiiin!
Padişah bir haber gelir ümidiyle uyku nedir unutmuş. Sabahlara kadar pencerelerde geleni-gideni gözetler olmuş. Neredeyse gökte uçan kuşun kendisine geldiğini zannederek yakalatacakmış. Vezirler korkmaya başlamışlar;
- Aman padişahımızı bu dertten bir ân önce kurtaran biri çıkmalı, yoksa aklını kaçıracak.
Aradan bilmem kaç ay geçtikten sonra, çiçeklerin meyveye durduğu bir bahar sabahı bir adam gelmiş saraya. Kendinden emin bir hali, dimdik yürüyüşü varmış. Kapıcıya demiş ki:
- Tez padişahımıza haber salın, kendisiyle görüşmek isterim. Ona güzel haberler getirdim.
Kapıcı önce umursamamış bu hali perişan adamın sözlerini:
- Padişahımız senin gibi birisiyle zaman kaybetmek istemeyecektir. Ne diyeceksen bana de, ben haberi padişahımıza veririm.
Adam;
- Ben bilmez miyim padişahımızın çok meşgul olduğunu, demiş. Fakat haberi Hızır'dan getirdim. Çok önemli
Kapıcı "Hızır" ismini duyar duymaz telaşlanmış. "Sen buradan ayrılma. Hemen geliyorum." diyerek vezirlerin yanına koşmuş. Vezirler bu adamın gelişine pek sevinmişler:
- İnşallah, demişler. İnşallah bu adam padişahımızı bu dertten kurtarır. Artık dayanacak gücümüz kalmadı.
Hiç zaman kaybetmeden adamı çağırtmışlar. Padişaha da haber vermişler:
- Sevgili padişahımız, Hızır'dan haber getiren bir adam sizinle görüşmek istiyor. Huzura çağıralım ister misiniz?
Padişah öyle heyecanlanmış, öyle sevinmiş ki; "hemen gelsin", demiş. Adam gururla o ihtişamlı kapıdan içeri girmiş. Sanki padişah kendisi, sanki her şey onun emrinde. Başlamış konuşmaya:
- Efendimiz, duydum ki Hızır'ı görmek istiyormuşsunuz. Ben bu isteğinizi yerine getirebilirm. Ama onu, size ancak dört yıl sonra gösterebilirim. Yalnız bir şartım var. Bu dört yıl içinde her isteğimi yerine getireceksiniz. Bir dediğim iki edilmeyecek.
Padişah dinlemiş dinlemiş, sonra da;
- Tamam, demiş. Bir dediğin iki edilmeyecek. Dört yıl boyunca dilediğin şeye sahip olacaksın. Hiçkimse sana karşı gelmeyecek. Fakat , dört yılın sonunda bana Hızır'ı gösteremezsen, eğer sözünde durmazsan ölüm için hazırlan.
Adam kendinden emin bir şekilde, sesini de gürleştirerek;
-Beni dilediğiniz şekilde öldürebilirsiniz efendim, demiş.
Ve padişah emir buyurmuş, adama bir köşk hazırlanmış. İçi altınlarla doldurulmuş. Bu dünyada sahip olunacak ne kadar şey varsa bir bir verilmiş.
Adam halinden memnun, dört yıl sonrasını hiç düşünmeden yaşamaya başlamış. Fakat dört yıl nedir ki, göz açıp-kapayıncaya kadar gelir-geçer. Nitekim giden günlerin hiç farkına varmadan, adam bir de bakmış dört yıl bitivermiş. Bir telaştır başlamış. Padişaha gidip ne diyeceğini bilemiyormuş. Hızır'ı nerede bulsun da getirsin!
Eğer yalan söylediğini padişah öğrenirse, onun çok sinirleneceğini de biliyormuş. Dört yıl önce konuştuklarını birden hatırlayıvermiş. Tek çareyi kaçmakta bulmuş adam. Şehirden çok uzakta bir yer bulmuş kendisine ve orada gizlenmeye başlamış.
Padişah adamı getirmeleri için köşke askerlerini göndermiş. Fakat adamın kaçtığını öğrenmişler. Bütün askerler şehrin her yerini araştırmaya başlamışlar.
Adam gizlendiği yerde gece-gündüz dua edip yalvarıyormuş:
- Beni kurtar. Bu kuyudan çıkmama yardımcı ol. Bunu ancak sen yapabilirsin. Beni kurtar.
Korkudan tit tir titriyormuş. O sırada yanıbaşında bir dedecik belirivermiş. Nasıl ve nereden geldiğini anlayamamış bu dedeciğin. Dedecik adama bakmış, hali perişan. Sormuş;
- Neden korkuyorsun? Kimden saklanıyorsun böyle? Bana anlatırsan belki bir çaresini bulabiliriz.
Adam her şeyi açık açık anlatmış dedeciğe. Dedecik de hiç konuşmadan dinlemiş onu. Sonra da;
- Haydi beni padişaha götür, demiş. Onu bir de ben göreyim.
Şehre doğru yola çıkmışlar. Saraya daha varmadan padişahın askerleri yollarını kesmişler. Adamı ellerinden bağlamışlar, doğruca saraya götürmüşler. Dedecik de adamın yanındaymış. Padişah adamı görünce;
- İşte dört yıl doldu, demiş. Bana Hızır'ı gösterme vaktin geldi. Her isteğini yerine getirdim. Şimdi sıra sende. Sen de benim isteğimi yerine getirmelisin. Yoksa öleceksin.
Adam çaresiz, başını öne eğmiş ve;
- Efendimiz, ben size yalan söylemiştim; demiş.
Padişah bir vezirlerine, bir adama, bir de dedeciğe bakmış ve şunları söylemiş:
- Sen bize yalan söyledin. Öyleyse bunun cezasını çekmelisin.
Padişah önce birinci vezirine, "Bu adama nasıl bir ölümü uygun görürsün?" diye sormuş. Birinci vezir;
- Sevgili padişahımız, demiş. Bence bu adamı parça parça edelim ve parçalarını meydana asalım. Böylece hiçkimse size yalan söyleme cesaretini bir daha gösteremesin.
Bu cevap üzerine dedecik;
- Herkes aslına çeker, demiş.
Sıra ikinci vezire gelmiş. O da fikrini söylemiş:
- Bu yalancıyı bir kazana koyup kaynatalım. En güzel ceza bu olur.
Bu cevap üzerine dedecik yine;
- Herkes aslına çeker, demiş.
Üçüncü vezir de konuşmaya başlamış:
- Bu adamı bir tepsiye koyup fırında kebap gibi pişirmeli.
Dedecik bu sefer de aynı şeyi söylemiş:
- Herkes aslına çeker.
Sıra dördüncü vezire gelmiş. Padişah onun düşüncesini de öğrenmek istiyormuş. Dördüncü vezir;
- Ey padişahımız, demiş. Siz merhametli bir hükümdarsınız. Hızır'ı ne kadar görmek istediğinizi biliyorum. Öyleyse Hızır aşkına bu adamı affedin. Çünkü onu bağışlamanız size yakışan bir harekettir. Mutlaka bunun karşılığında büyük mükafatlar verilecektir.
Bu sözlerin sonunda dedecik yine aynı cümleyi söylemiş:
- Herkes aslına çeker.
Padişah dayanamayıp dedeciğe dönerek konuşmuş:
- Kimsin bilmiyorum, fakat vezirlerim için hep aynı şeyi söyledin. Bu ne demek?
Dedecik padişaha şu cevabı vermiş:
- Ey padişah! Birinci vezirin bir kasabın oğludur. Bu yüzden adamı, bir kasap gibi parçalayıp astı. İkinci vezirin bir aşçının oğludur. O da adamı yemek gibi kazana koyup kaynattı. Üçüncü vezirin bir kebapçının oğludur. Bu sebeple adamı fırına koyup kebap gibi pişirdi. Dördüncü vezirin ise, bir alimin oğludur. O, "affedilsin" dedi. Çünkü merhametli olmayı öğrenmişti. Hepsi de görgüsüne göre ceza verdi.
Bu sözleri dinlerken padişah düşünceye dalmış. Tam bu sırada dedecik;
- İşte ben Hızır'ım, demiş ve ortadan kaybolmuş.
Padişah hemen tahtından kalkmış, dışarıya bakmış. Fakat hiçbir şey görememiş. Sonra da şunları söylemiş:
- Bu dünyada Hızır'ı görmeyi öyle çok istemiştim ki, bu adam sayesinde işte gördüm. Bana insanları nasıl tanıyacağımı da öğretti. Ve merhametli olmanın ne kadar güzel olduğunu gösterdi.
Böylece adam ölümden kurtulmuş ve padişahla beraber sarayda yaşamaya başlamış. Yine bir dediği iki edilmiyormuş, ama artık adam hiçbir şey istemiyormuş.
Gönül gözüyle bak etrafına,öylece Vatanı tanı,
Şahadet mührünü taşıyarak,şehit olup yatanı,
Yaşamak yada ölmek değil,toprağa kan katanı,
Vatan denen toprak için bir rüyaya dalmışız,
Bitmeyen sevdadır Vatan,devam eder bilmişiz
Gidilecek son duraktır bu alemde bu Vatan,
Türk yüreğidir,sonsuza dek,sinemde atan,
Şehit kanıyla sulandığı için, rahat uyuyor atan,
Şehitlik sevdasıyla ta yürekten yanmışız,
Bitmeyen sevdadır Vatan,devam eder bilmişiz.
Gül koklayıp Vatanı gül yerine koymuşuz,
Gül renginde Bayrak ile kendimizi bulmuşuz,
Vatana şehit olup, toprağına güller gibi düşmüşüz,
Kanımızı mühür edip toprağına vurmuşuz,
Bitmeyen sevdadır vatan,devam eder bilmişiz.
Analar,babalar.sakın ha göz yaşı dökmeyiniz,
Vatana verdik canımızı,düşmana belli etmeyiniz
Şehitlik şerbeti bu,içmekmiş kader ve kısmetimiz,
Potin,.parka, beremiz,olmuştur kefenimiz
Bitmeyen sevdadır Vatan. Bunu böyle bilmişiz.
şimdi seni sevmek ikliminde
Anadolu'nun bozkırları kadar sarı
sapsarı bir aşk
alabildiğince,
Tuz Gölü kadar beyaz
ve kokusu kadar keskin
bir aşk bizimkisi.
caresi olmayan bir dert,
alacakaranlık şafaklar kadar ,
görkemli bir yüreğin atışları
yeryüzünü titretirken
sen ve ben bulmuşken birbirimizi
kaybetmeye bu kadar yakın olmak niye?
Asırlardır yalnız kalmaya mahkum olmuş
yüce bir çınarın gölgesinde,
bir ırmağın , denize kavuştuğu o yerde
güneş,yeryüzünü kavururken
ve tutulmakta iken gökyüzünde
o an sen ve ben olsa idik evrende
birbirine yanmış iki yürek
önce ellerimiz kavuşsa
sonra gözlerimizin sevişmesinde
kaybolup gitse idik.
güneş bile kıskanırdı bizi o an,
milyarca yıllık yalnızlığına hayıflanırdı,
sevgilim, ay ışığım
yalnızlığımda solan gülüm,
seni severken,sensiz kalmanın
dayanılmaz sancıları bunlar,
her dizede daha da sana yakınlaşırım,
duygularım dökülürken
birer birer beyaz kağıtlara
anlatılması mümkün olmayan
nice kederli anlarımı
bir kalemde geçtiğim
koyu karanlık gecelerin,
ve gündüzlerin
ikindi vakti ,akşamı beklerken
boğaz'da maviyi yararak ilerleyen
bir vapurun siyah dumanında
kendimi anılarımla avuturum.
Bir kaç yitik zamanda
solan nice yılların
ardına bile bakmadan,
gelip geçen insanların
yüzlerindeki tebebssümün
katili olurum.
yitirdiğim aşkım, sevgilim
canımın neşesi
kalbimin tek sahibi olan sen,
yitirmek iklimindeyiz artık
geçen bir aşk mevsiminin
yorgun coşkusunda hala
gecelerime katık ettiğim
kokun,terinin tuzu var,
sensiz geçen saatlerin
neşeli kahkaları yükselir
gecemde ve gündüzümde.
artık yitirmek iklimindeyiz,
yanıma kar kalan
acılarım beni avutur,
her ne kadar kahrolası bir yalnızlık
sivri pençeleriyle
parçalarken beni
hayatta kalırım
senin o güzel hayaline tutunarak.
bir bulutsun sen özlemimle esen..
yağmur olup damlaya damlaya göl eden..
yalnızlığımla susuzluğumla başucumda biten..
hayalimdeki sessizlikler gibi aklıma yerleşen..
hani insan sevdiğini anlar varya
bende sen gidince anladım ya
gecemle gündüzüm birleşti
boğazıma düğmler yerleşti..
insan sevince insan oluyor..
ayrılınca sevdiğinden gözler yaşla doluyor
hasretin içimde bir deniz gibi esiyor..
tek başına kalınca insanlık yok oluyor..
şimdi uzaktasın çok uzakta
kalbimin derinlerinde denizlerde, sularda..
aşk bitince sevgi yok olurya
işte o an bittim sana..