Bende yeni emekli oldum. Evimin önündeki çöp varillerini hergün karıştıran insanlara yardım ediyorum. Geçenlerde 13 yaşındaki samet isimli okula gidememiş ve babası öldüğü halde annesine çöp toplayarak bakan çocuğa yardım ettim. Ama bunu cennet kaygısıyla yapmıyorum... Çünkü yardımlaşmayı ve insan onurunu herşeyin üstünde tutan biriyim..)
Gece, getirdiği gölgeler kadar uzun ve getirdiği haber kadar karanlıktı. Gece saat 03.00 sıralarında telefon acı, acı çaldı. Ahmet, telefonun geldiği bu uygunsuz vakitten iki aydır beklediği kötü haberi alacağının korkusu ile uyandı. Korkunun verdiği heyecan ile telefona koştu. Uyku sersemi aklında bile şimdi alacağı kötü haberin idraki içindeydi. Arayan annesi Fatma Hanımdı. Annesi telefonda Ahmet'in ablasının sağlık durumunun artık iyi olmadığını, onu her an kaybedebileceklerini söylüyordu.
Fatma Hanım:
—Oğlum gel, ablanı son bir sefer daha gör, dedi.
Annesi sözlerini bitirirken Ahmet 'in memlekete gelmesi gerektiğini öyle bir ses tonuyla söyledi ki, annesinin sesindeki bu yorgunluk ve ümitsizlik hissi Ahmet'in yüreğindeki geri kalan tüm ümit kırıntılarını da yok etmeye yetmişti. Ahmet o an annesine cevap verecek kuvveti kendisinde bulamadı. Kadere boyun eğen bir sesle:
—Tamam, anne geliyorum dedi ve sustu.
Ahmet telefonu kapattıktan sonra aldığı haberin ağırlığını yüreğinde hissetti. Yorgunluk hissi vücuduna yayıldı. Karanlıkta olduğu yere çöktü. Korku ile karışan karanlık, gözlerini büyütmüştü. Ablası Neşe için ümit yoktu artık. Ablası ölecek miydi? Hiç ümit yok muydu? Ümit neydi? Kimin içindi? Birden yüreğinde tüm dünyaya ve insanlara karşı bir isyan duydu.
Ahmet'in yüzündeki karanlık alınan haberin kötülüğü ile beraber büyük bir karamsarlığa dönüştü. Aklına gelen düşünceleri gecenin karanlığında sıraya sokmak pek mümkün olmadı. Nereden geldiği belli olmadan süzülen fersiz ışığın belirsizliği sanki duvarlara çarpıyor ve onun düşüncelerini daha da belirsiz yapmaya yetiyordu. Sonunda ne oldukları belli olmayan eşya gölgeleri arasında kendisine oturacak bir yer buldu.
Işığa tahammülü yoktu artık. Işık, sanki alınan bu kötü haberi tüm şiddetiyle ortaya çıkaracak ve onu elle tutulur, gözle görünür hale getirecek kadar kuvvetli bir etki yapacaktı. Ya gecenin sessizliği? Gece ne kadar sessizdi, ölüm kadar sessiz
Ahmet geçen iki ay boyunca kendisine yaptığı eziyete tekrar başladı. Birden tüm olayların başladığı iki ay önceki Eylül sabahı geldi aklına.
Eylül Sabahı
Her şey iki ay kadar önce güzel bir Eylül sabahı, yaprakların solmaya başladığı vakitte başlamıştı. Güneşli bir gündü. İşyerindeki telefondan Ahmet'in aranıldığı söylendi. Arayan Ahmet'in kız kardeşi Senem'di. Ahmet şaşırdı. Çünkü ailesinden birisinin işyeri telefonundan kendisini aramasına alışık değildi.
Ahmet'in kardeşi Senem titrek bir sesle:
— Ağabey çok kötü bir şey oldu! Kendini hazırla. Çok üzgünüm.
Ahmet şaşkınlığını gizlemeye çalışarak:
—Dur sakin ol. Sen telefonu kapat, ben seni ararım, dedi.
Ahmet'in bu cevabı gerçekte kardeşi Senem'den duyacağı habere hazır olmak içindi. Korkusunu gizlemek ve zaman kazanmak istemişti. Ama korkmak, gerçeği değiştirecek kuvvete ne zaman sahip olmuştu ki?
Kardeşini araması gerekiyordu. Senem'i arayıncaya kadar geçen sürede derhal bu kötü haberin neler olabileceği konusunda tahmin yürütmeye başladı. Babası veya annesinin hasta olabileceği ihtimalini düşündü önce. Fakat onlarla daha geçen gün konuşmuştu. Onların sağlık durumları iyiydi. Alacağı kötü haberin ne olacağı korkusu ile aklına başka bir ihtimal gelmiyordu. Şimdi direnme kuvvetini kaybettiren bir yorgunluk hissi sinsi, sinsi bedenine giriyor, başına kötü bir şey geleceğini bilen idraki muvazenesini kaybetmeye hazır tetikte bekliyordu. Eli ayağı birbirine dolanmış vaziyette telefona gitti. Telefonda kardeşi Senem:
—Ağabey
—Dur sakin ol!
—Ağabey Neşe ablam çok hasta, kansermiş. Kan kanseri!
—Ne! Nasıl olur? Nasıl oldu?
—Bilmiyorum, doktorlar söyledi. Şimdi tedavi için hastaneye yatırdılar. Hastalığı ilerlemiş!
Bu haber Ahmet'in bedenini bir anda kaplayan zehirdi sanki. Tüm direnci ve idraki bir anda çöktü. Telefonu kapattı. Ayakları yere basmadan ve ne yöne gittiğini bilmeden yürüdü. Bakıyor ama görmüyordu. Yalnız kalmalıydı. İnsanlardan uzaklaştı. Sakin bir yerde adeta çöktü, başını önüne eğdi. Gözleri tek bir noktaya takılı, donuk, anlamsız baktı. Kötü haberin vahametini idrak zordu. Demek ki ölüm şimdi bir can almak için kapıda bekliyor ve içeri girmeye çalışıyordu.
Ahmet birden ablası Neşe ile geçen güzel günlerini hatırladı. Onun gülüşünü, hareketlerini tek, tek yüreğinde canlandırdı. Demek tüm bu yaşananlar birer hatıra olacak ve bir daha yaşanmayacaktı ha? İnanamazdı. Tüm bunların bir daha yaşanamayacağını düşünmek imkânsızdı.
—Allah'ım olamaz diye mırıldandı.
Gözleri doldu. Gözyaşlarına engel olmak istedi. Yutkundu. Ölümü kabullenmek ne kadar zordu? Gerçek ne kadar acımasızdı! Gerçek, insanın elini öperken ısıracak kadar acımasızdı. Ablası şimdi ölümün kıyısında, varlık ile yokluk arasındaydı.
Aile
Bu hastalığın haberi ile ailenin tüm dengesi bir anda bozuldu. Olay ailenin içindeki saatin durmasına neden olacak kadar vahimdi. Şimdiye kadar hayatın kendi telâş esi ve koşturmaca sı içerisinde geçen akışına bu hastalık aniden "Dur" demişti. "Dur!" Ve bu aile için işleyen tüm saatler bir anda durmuştu sanki.
Neşe'nin on beş yaşındaki kızı Canan ve on yedi yaşındaki oğlu Can için her şey bir anda anlamını yitirdi. Daha bir hafta öncesine kadar bazen annelerinin kendilerine gösterdiği ilgi ve sevgiden bunalan bu iki evlat, şimdi bir anda ihtiyaç duydukları bu ilgiden mahrum kalınca ne yapacaklarını bilmez durumdaydılar. Annelerinin var olmadığı evin içerisinde birbirlerine boş, soran gözlerle bakıyorlardı.
Annelerinin onların üzerine titreyen özeni ve dikkati her zaman onların yanında olmuştu. Onların kendi başlarına dahi yapmak zorunda oldukları işlerde dahi varlığını pek hissettirmese bile hep vardı. Şimdi evin içerisinde bir boşluğun olduğu ve bu boşluğun ağır, ağır evin içerisine yayılmaya başladığı gözle görünür, aşikâr bir hal almıştı. Fakat daha da vahim olan bir şey vardı. Evin içerisindeki boşluktan daha acı bir boşluk, bu iki evladın yüreğine yerleşmeye başladı.
Annelerini kaybedebilecekleri ihtimalini hisseden bu yüreklerde korku; her çıtırtıya ürken serçe kadar tetikte bekliyordu artık. Onlar okula gitmeleri gereken bu vakitte okulda değil, hasta annelerinin başucundaydılar. Karanlıkta bir ışığın etrafında uçuşan kelebektiler adeta. Onlar ışığa koşan pervaneydi. Onların etrafında pervane oldukları tek ışık ise anneleriydi. O bitmeyeceğini sandıkları ışık ise sönmek üzereydi.
Neşe'nin eşi Orhan Bey, çocuklarını annelerinin hasta yatağından uzaklaştırmaya ve onları okula gitmeleri konusunda ikna etmeye çalışmıştı. Fakat başarılı olamadı. Çünkü hastalığın vahameti tüm aileyi sardığı bu vakitte çocuklarını hasta annelerinden ayırarak onları beraber geçirecekleri bulunmaz ve ele geçmez o son dakikalardan mahrum etmek istememişti.
Hastanenin ilaç kokan koridorlarında en ufak ümide sarılan ve o ümidi gözleriyle besleyen bu yürekler, kökü toprakta kurumuş her ağaca can verirdi. Bu iki kardeş annelerinin hastalığını idrak etmekte zorlandıkları her dakika hastane koridorlarında birbirlerine bakıyorlardı. Birbirlerinin gözlerinde ümidi bulamayınca, babalarına bakıyor ve ondan yalvaran gözlerle bir ümit vermesini bekliyorlardı.
Orhan Bey için eşinin hastalığı o kadar ani oldu ki; onu hayatın sınırsız, sürgit bir yaşam içerisinde gideceğine inandığı bir rüyadan uyandırdı. Acaba hangisi rüyaydı? Hayatın biteviyesiz koşusu içerisinde unuttuğumuz varlığı mı? Yoksa bu varlığı yok sayan son veda ve sonrası mı? Hangisi?
Orhan Bey tüm işlerini takip etmeyi bırakmış, eşinin başında ona iyileşmesi için yalvaran gözlerle bakıyordu. Onun için şu anda elindeki tek gerçek eşinin hasta olduğuydu. Elinde başka bir gerçek yoktu.
Aileyi toparlamak ve bu ani haberle bozulan düzenine tekrar kavuşturmak büyük baba Hüseyin Bey'e düştü. Fıtratında yokluğu kanıksamış bu yaşlı adam, kızının rahatsızlığına en fazla üzülen kişiydi belki de. Fakat hayat ona çok şeyler öğretmişti. Güngörmüş adamdı. Eğer etrafındaki insanlara kuvvet ve güven vermek istiyorsa; metanetli durması gerektiğini biliyordu. Tüm aileyi toparladı. Hepsine metanetli olmaları gerektiğini izah etti. Torunlarına her gün hastaneye değil, okula gitmeleri gerektiğini izah etti. Damadına çalışması gerektiğini ikaz etti. Hasta kızının başında refakatçi olarak beklemesi için diğer kızı Sibel'i görevlendirdi. Bu aileyi toparlama çabası bir nebze aileyi kendine getirdi. Yine de akşam olunca tüm aile, ışığa koşan bir pervane gibi hastaneye koşuyor ve ne yapmaları gerektiği konusunda konuşup, fikir birliğine varmaya çalışıyorlardı.
Neşe
Bazı hastalıklar vardır ki nerede, ne zaman başladıkları belli olmaz. Yüreğinizin bir köşesi yaşamanın ağır geldiğine karar verdiğinde bıçak sırtına denk gelen noktadasınızdır. Bu noktada irade naifliğini belli eder. İnsan kaçmak, kurtulmak ister. Böyle anlarda gerçek, çirkin suratını belirsiz şikâyetlerle belli eder. Bu noktadan daha da ileri gidilirse; isyan eden iradeye vücut eşlik eder. İşte bu noktada artık kaçınılmaz son başlamıştır.
Otuz dört yaşında, iki çocuk sahibi Neşe, ilkin doktora devamlı uyku isteği şikâyeti ile gitmişti. Fakat kısa bir tetkikten sonra ölümcül hastalığı tespit etmek doktorlar için zor olmadı. Neşe ellerinde meydana gelen morlukları, ev taşırken sağa sola çarptığını düşünerek önemsememişti. Fakat gerçekte bu emarelerin hastalığın belirtileri olduğunu şimdi daha iyi anlıyordu. Hastalığın teşhisi için geç kalınmıştı. Kan kanseriydi.
Hastane odasına tedavi için ilk getirildiğinde kendisini hiç hasta gibi hissetmediğini söylemişti. Hasta gibi de değildi zaten. Etrafındaki insanlara devamlı:
—İyiyim. Hasta değilim, göreceksiniz buradan ayaklarımın üzerinde sağlıklı çıkacağım diyerek gülümsüyordu.
Hatta hastane odasının karamsar yalnızlığından sıkıldığı zamanlarda hastane içerisinde diğer odaları ve bahçeyi dolaşıyor, insanlarla dertleşiyor, onlara yardım ediyordu. Fakat haftalar geçtikçe hastanenin insana kendisini yabancı hissettirdiği havası içerisinde daha da kötü hissetmeye başladı. Halsizlik hissettiği zamanlarda uyku isteği artmaya başlamıştı. Artık eskisinden daha fazla uyuyordu. Yatağından daha az uzaklaşır oldu. Böyle anlarda yüzündeki derinleşen karanlık dalga, dalga artıyordu. Ümitsizlik duyumsadığı ve en kötü ihtimali kabullenmenin verdiği acı ile geçen bu dakikalar içinde kopan fırtınaların elinde şimdi oyuncaktı. Öleceğine değil, kendisi öldüğü zaman ailesinin üzüleceğine üzülüyordu.
Ailesine karşı duyduğu bu sevgi; sevdiği insanların mutluluğu için kendi sevgisinden vazgeçecek kadar kuvvetliydi. Çünkü sevginin bir alış veriş olmadığını bilecek kadar sevmiş ve karşılığında çok sevilmişti. Verdiğinden fazlasını alacağını biliyordu.
Kemoterapi başladığından beri daha iştahsızdı. Kendini kötü hissettiği anlarda ümitsizliğe düşüyordu. Ümitsizliğe düştüğü anlarda yüreğinin bir köşesi sadece kendisi için değil, çocukları, eşi ve ailesi için yaşaması gerektiğini adeta haykırıyordu. Yaşamalıydı. Hayata tutunmalı, hayatına kaldığı yerden devam etmeliydi. Ölmek istemiyordu. Şimdi zamanı değildi. Çok erken! Diye düşündü. Çok erken!
Fakat şu uyku! Uyku isteği ve vücudunun halsizliği bir türlü bitmek bilmedi. İkinci haftanın sonunda doktorlar, Neşe'nin başka bir hastaneye nakledilmesine karar verdiler. Tedavi sonuç vermiyordu.
Başka bir hastaneye yerleştirildiğinde yine kendisine kız kardeşi Sibel refakat ediyordu. Ailesinden uzaklaşmıştı. Onları eskisi gibi göremiyordu artık. Akşamlar daha zor geçmeye başladı. Yine etrafında konuşabileceği insanlar vardı. Birde o konuştuğu hastane duvarları. Duvarlar adeta konuşuyordu bu hastanede. Evini özlemişti. Çocuklarını, eşini ve ailesini, hepsini çok özlemişti. Denizi özlemişti örneğin. Uçsuz bucaksız bir denizi gördüğünü hayal ediyordu bazen. Hayaller gerçek olur muydu hiç? Yaşamak ne kadar güzeldi.
Zayıflamaya başlamıştı. Artık eskisi gibi iştahı yoktu. Daha az yemek yiyor, daha az konuşuyor ve daha az ayağa kalkıyordu. Yine de uyanık olduğu zamanlarda kardeşi Sibel ile konuşuyor, yüreğinden kopan son isteklerini ifade etmekte zorlanmıyordu.
Neşe her şeye rağmen ümitliydi. Kardeşi Ahmet ile son telefon konuşmasında:
—Ahmet kardeşim buradan göreceksin ayaklarımın üzerinde çıkacağım, ölmeyeceğim, sana söz veriyorum, dedi.
Ahmet karmakarışık duygular içinde, yüreği elinde söyleyecek söz bulamadı, konuşamadı bile. Kelimeler boğazında düğümlendi. Ablasına son sözünün bu olacağını bilmediği halde:
—Abla seni çok seviyorum, dedi.
—Bende seni çok seviyorum kardeşim.
Ahmet daha fazla konuşamayacağını anlayınca telefonu eşine uzattı. Bu konuşma iki kardeşin son konuşmasıydı. Her iki kardeşin son cümleleri ve son veda sözleri bilmedikleri halde birbirlerini çok sevdikleri olmuştu. Ahmet ablası ile yaptığı bu son veda konuşmasını bütün ömrü boyunca unutmayacaktı.
Ahmet, bu ümitsizlik anında yollara çıktı. Yollarda yürüdüğünü hissetmeden yürüdü. Hayatı sorguladı. Hayat neydi? Ne demekti? Cevapsız soruların arasında kaybolduğu vakitte kendisini unuttu. Bir rüyadan uyanır gibi kendine geldiğinde hangisinin rüya olduğuna karar veremedi.
Son Anlar
Neşe artık yatağından çıkamaz duruma geldiğinde tüm aile maddi zorluğa da düşmüştü. Çünkü tedavi için devamlı surette kan ve kan hücresi takviyesi gerekiyordu. Tüm aile elindeki varını yoğunu tedavi için vermişti. Büyük baba Hüseyin Bey, doktorlara kızı Neşenin kurtulması için elinden geleni yapmaya hazır olduğunu söylemiş, başka çaresi kalmayınca evini satmayı teklif etmişti. Doktorlar bu teklifi kabul etmedi. Çünkü çok sevdikleri hastaları Neşe için ne gerekiyorsa yapıyorlardı zaten.
Sibel, hastanedeki bu odada gözlerinin önünde erimeye başlayan ablasının vücudunu gördükçe dayanacak kuvveti toparlamakta zorlanmaya başladı. Ablası arada bir kendine geldiği anlarda konuşuyordu artık. Fakat ablasının konuşması yavaş, yavaş değişti. Ablası artık yatağından hiç çıkmıyor, daha yavaş hareket ediyor ve daha az konuşuyordu. İştahı ise neredeyse yok gibiydi. Sibel korkmaya başlamıştı. Tüm bu emarelerin yanında düşmeyen bir ateş peyda oldu. Ablasının durumu kötüye gidiyordu.
Neşe tüm bu vücut zayıflığına rağmen idraki ile hayatının son anlarında olduğunu anladı. Sessizleşti. Yaklaşan ölümü tanıdı
Bu ümitsizlik anını itiraf etmeye gerek yoktu. Baktığı yerdeki bu ümitsizliği, acıyı tanıyan ve gönül gözü açık olan her insan tanırdı.
Bu ümitsizlik anı, Neşenin gerçekten öldüğü andı. Çünkü bir insan gerçekte fizyolojik olarak öldüğü an değil, umutlarından vazgeçtiği anda ölüyordu.
Neşe bir gece fenalaştı. Nefes almakta zorlandı. Sık, sık nefes alıyor fakat başaramıyordu. Sibel gecenin bu vaktinde ablasını bu halde görünce korktu. Neşe ellerini, karanlıkta korkudan büyümüş gözlerle kendisine bakan Sibel'e doğru uzattı, konuşamadı, sadece onu yatıştıran bir hareketle sakin olmasını işaret etti. Gecenin karanlığında ölüm ilk kez yoklamıştı. İlk kriz anı böyle atlatıldı. Sibel durumun iyi olmadığına karar verince ailesine haber verdi. Tüm aile ertesi gün Neşenin yattığı hastaneye geldi. Onu ziyaret ettiler. Durum iyi gibi görünse de göründüğü gibi değildi. Aile hastaneden ayrıldı. Ertesi gün gece saat 03.00 sıralarında Neşe tekrar fenalaştı. Sibel bu sefer vakit kaybetmeden hemen durumu aileye haber verdi. Tüm aile tekrar hastaneye geldi. Neşenin annesi Fatma Hanım Ahmet'i arayıp hastaneye gelmesini istedi. Aile hastanede Neşenin odasında tekrar toplandı. Neşe son anlarında başucunda oturan büyük ablası Ayşe'ye zor duyulan ve zor anlaşılan sesiyle:
—Abla beni kucağına yatır, benim için dua et! Dedi.
Büyük abla Ayşe onu kucağına aldı, saçlarını okşadı, öptü, öptü onun için dua etti. Ve Neşe son nefesini ablasının kucağında sevgiyle teslim etti Sevgiye teslim etti.
Sonra
Büyük baba Hüseyin Bey kızının mezarı başına diz çöktü. Kızının mezarına elleriyle toprak koydu. O an gerçekte kızının mezarına toprak atmıyor, adeta kızının mezarını kızını sever gibi seviyordu.
Ahmet hastaneye yetişemedi. Ablasının ölümünden sonra çok durgunlaştı. Bazen gözleri tek bir noktaya takılıyor, ablasının ölümünü içine sığdıramayacağını sanıyordu ama kötüde olsa bu gerçeği kabul etmek zorundaydı. Böyle anların çoğunda olduğu gibi evin içerisinde başka bir odaya geçiyor, sessizliğin içinde kaybolan gözyaşlarını yüreğine akıtıyordu.
Ahmet için ölümü kabullenmek çok zor oldu. Yine böyle bir anında bir palyaço resmi çizdi. Bu palyaço resmi hayatın gülen yüzüne ne kadar çok benziyordu! Palyaçonun makyajlı gülen yüzü hayatın canlı, adeta nefes alan tarafıydı. Fakat bu palyaço resminde eksik olan bir şey vardı. Ahmet bu resimde eksik olanın ne olduğunu biliyordu! O an bu palyaço resminin hayata gülen gözlerine kan kırmızı gözyaşları çizmeye başladı. Kan kırmızı gözyaşlarını çizdikçe ağladı. İşte olmuştu, resim tamamdı! Ahmet ablasının ölümünü böyle kabullendi.
Tüm bu zaman boyunca ablasının her an yanında olan Sibel için bu ölüm, onun yaşamaya olan bağlarını derinden sarsacak kadar kuvvetli bir etki yapmıştı. Öyle ki, iki yıl boyunca psikolojik tedavi gördü. Bir yaşam enerjisini ancak başka bir yaşam enerjisi ayakta tutabilirdi. Evlendi, çocuk sahibi oldu. Hayata bağlandı.
Çok yalnızım çokluğun içinde.
Çok zor oluyor çokluğun içinde yalnızlık.
Ne beni ben de ara artık
ne de uzakta.
Ben senin kalbindeyim,
sarıl bana
iki elinle kucakla.
Kaybedilecek sevinç kalmadığı zaman, kaybedildiğine üzülecek sevinçler yoktur artık. Bu noktada insan, ıstırabın merdiven basamaklarını ağır, ağır çıkar ve yokluğun varlığına sevinmeye başlar. Çünkü tüm sevinçlerin kaybedildiği an, çekilecek ıstırabın acısı da bitmiştir.
O gün, her zaman yaptığımız gibi deniz kıyısına yürüdük. Çocuk bahçesine gittik. Bin ışığın oynaştığı denizdeki uçsuz bucaksız düzlüğü seyrettik. Bu seyrediş, hep bir devinim içerisinde sürüp giden hayatımızda yaşananları daha iyi kavramak için bir mola, bir duraktı adeta. Bu gezintilerimiz bir alışkanlık haline gelmişti artık. Çocuk bahçesinde bir bank'a oturduk ve konuşmadan içimizdeki sessizliği dinlemeye başladık. Kendi halimize böylesine dalmışken, yaşlı bir hanım bize doğru yaklaşarak elinde zorla taşıdığı belli olan ağır poşeti oturduğumuz bank'ın yanına bıraktı. Gülen gözleriyle bize baktı. Bizden alacağı cevaptan emin bir sesle:
-Biraz dinleneyim şurada dedi. Yanımıza oturdu.
Bu sesleniş, yanımızdaki yerin onun tarafından oturulması için bir müsaade isteyişi gibiydi. Ama bu sesleniş, gerçekte bir acı sohbetin de başlangıcı olacaktı...
Yaşlı kadının yüzüne baktım. Yaşlı kadının yüzü geçmişinde taşıması kendisine ağır geldiği belli olan acıların izlerini taşıyordu. Alnı derin çizgilerle kırışmış olmasına rağmen iyice bakıldığında küçülmüş gözlerinde hala daha umut ışığı taşıdığı belliydi. Bir eşarpla örttüğü başının kenarından pek azı görünen saçları beyazlaşmıştı.
Yüreğindeki sessizliğin sabırsızlığı ve dertlerini paylaşmaya ihtiyacı olan insanların aceleciliği ve heyecanı ile konuşmaya başladı. Ayakları dibinde duran poşeti gösterip:
-Toprak aldım şu ağaçlarının altından dedi. Bu toprağı çiçekleri için kullanacaktı.
İlk tanışan insanların birbirlerine olan mesafeli duruşu bu yaşlı kadında yoktu. Bu dikkatimi çekti. Önce eşimle konuştu. Gülümseyerek:
-Merhaba dedi. Hal hatır sordu, tanıştık.
Adının Mükerrem olduğunu öğrendik. Sonra içine sığdıramadığı belli olan acılarını yavaş, yavaş biz sormadığımız halde anlatmaya başladı. Geçmişe dalan küçülmüş gözlerini, sanki var olmayan, elde edilmesi artık imkânsız uzak bir noktaya dikip maziden konuşmaya başladı.
-Eşim öğretmendi. Altı yıl önce kalp krizden onu kaybettik. Dedi.
Bunu söylerken hayat arkadaşını hatırlayan aklında, sanki gözlerinin önüne gelen eşinin hayali vardı. Bu cümleden sonra bir müddet sustu. Geçmişin acı hatıralarını perde, perde tekrar canlandırdığı aşikârdı.
-Üzüldüm. Dedim sessizce.
Bunu öyle sessiz söyledim ki daha sesli konuşsam eski acı hatıraların daha canlı inkişaf etmesinden korkar gibiydim. Konuyu değiştirmek gayesiyle ve çocuklarının büyümüş olduğunu da düşünerek:
-Çocukları büyütmüşsünüzdür? Diye sordum.
Keşke sormasaydım. Birden yaşlı kadının yüzü değişti, dudakları titredi. Bu titreyişi gizlemek ve heyecanını zapt etmek için sağ elinin işaret parmağını hızla dudaklarına götürerek bastırdı. Dudağının titremesini ne kadar eliyle bastırmış ve gizlemiş olsa da yaşlı kadının gözleri geçmişin sönmemiş bir ateşi gibi kendisini ele vermeye yetiyordu.
O zaman anladım ki bu yaşlı kadının yüreğinde çok ince bir tele basmıştım. Öyle ki biraz daha ısrar etsem, o ince tel acı içinde ses verecekti.
Evvela kendimi tuttum. Sustum. Fakat merakım susacak gibi değildi. Bu yaşlı kadının yüreğinde yıllardır taşıdığı ve artık taşımaktan yorulduğu acıları vardı. Yaşlı kadın kendini biraz topladıktan sonra ilk önce babası gibi öğretmen olan, en büyük kızının intihar ettiğini söyledi. Biz hemen:
-Neden? Diye adeta bağırarak sorduk.
Kızının evli olduğunu, kızının eşinin de öğretmen olduğunu, kızının evliliğinde hiçbir problemi olmadığını fakat birdenbire neden intihar ettiğini bilmediklerini söyledi.
Kızı bir eczaneden zehir satın alarak koluna enjekte etmiş ve hiçbir açıklama yapmadan intihar etmişti.
Yaşlı kadının yüzüne baktığımda geçmişte yaşadığı bu acılarını tekrar, tekrar anlatarak acılarını kanatıp, kendisine eziyet eden bir insan gördüm.
Bu her defasında iyileşmeye yüz tutarken bile, bile tekrar kanatılan yaranın artık iyileşmesi pek mümkün değildi sanırım. Yaşlı kadının anlattıkça yüzü değişiyor acılarını yüreğinin hiç kapanmayan sayfaları arasından bir, bir çıkarıp gözlerinin önüne getirdikçe hareketlerindeki düzensizlik artıyordu.
Hissettiği korku ve heyecan yaşlı yüzünde saklanacak yer bulamıyor, belki geçmişe isyan ediyor, belki de her şeyin hayal olduğuna kendisini inandırası geliyordu. Yaşlı kadın aşağıya yuvarlanan ve yuvarlandıkça büyüyen bu acıyı anlatmaya devam etti. Ara sıra ağlamamak için duruyor ve titreyen dudaklarını sağ elinin işaret parmağı ile bastırarak zapt etmeye çalışıyordu.
-O kadar araştırılıp soruşturulmasına rağmen en büyük kızımın neden intihar etmiş olabileceğini öğrenemedik dedi.
Evin reisi emekli öğretmen olan baba, çok sevdiği kızının anlam veremediği ölümünü fazla taşıyamamış ve kızının intiharından üç yıl sonra bir gün kalp krizinden ölmüştü. Kocasını da kaybedince Mükerrem Hanımın hayatı her gün kendisine sorduğu ve cevabını bulamadığı soruların içerisinde kalmıştı. Naif ruh yapısının da etkisiyle yaşadıklarının etkisi her gün ağırlaşmış ve artık çekilmez bir hal almıştı.
Hayat kendisi için eziyet haline döndüğünde çıkış noktası bulamayan bu yaşlı kadın çareyi içine kapanmakta bulmuştu. Kendi dünyasına çekilmişti. Artık dışarı çıkmıyor, kimseyle konuşmuyor, kendisiyle konuşmak isteyen insanlara boş bakışlarla mukabele ediyordu. Bu durum bir yıl kadar devam etti. Geride kalan iki erkek evladı önce ne yapacaklarını bilememiş sonra acının soğuk yüzünü tanıyınca bu durumdan kurtulmak için tek vücut olmaya çalışmışlardı. İlkin Annelerini tedavi ettirmeye çalıştılar.
Mükerrem Hanım ilk önceleri tedaviye cevap vermemişti. Bunun sebebi dünya gaileleri ve sevinçleriyle ilişkisini keserse belki acılarını da bu hayal âlemine hapis edebileceğini düşünüyordu. Böylelikle yaşadıklarını kendisine bir hayal olarak kabul ettirmesi kolay olacaktı. Çocuklarının onu zorla her dışarı çıkarışlarında dışarıda gülüp oynayan çocukları görüyor ve yaşadıklarının gerçek olduğu tekrar hatırlayınca; gerçek yüzüne bir tokat gibi çarpıyordu. Böylesi canlı bir hayatı inkâr ediş, tek kaçış yoluydu. O yolun da kendisinden alınması onun dayanma gücünü bitireceği kesindi. Bu eziyete artık tahammülü kalmamıştı. Kendi yarattığı bu hayal âleminden çıkmamak ve kendisiyle birlikte yaşadıklarını da bu hayal âlemine hapis etmek tek çareydi.
Çocukları durumun zorlandıkça daha kötüye gittiğini anladılar. Artık onu kendi haline bırakmış ve sadece ilaç tedavisine devam etmişlerdi. O anlattıkça biz onunla aynı acıyı hisseden, aynı çıtırtıya ürken iki serçe kuşu gibiydik. Onu anlamıştım. O ise ne zamandır kendisini aynı heyecanla dinleyen bizleri bulduğu için hafiflemiş gibiydi. O sırada yanıma küçük oğlum geldi. Mükerrem Hanımın zihninde geçmiş günlerinde çocukları ufakken tattığı o çocuk sevgisini tekrar hatıralarında canlandırmak istedim. Küçük oğluma dönerek:
-Teyzemizin elini öp dedim.
O sorgusuz gitti, gülümseyerek yaşlı kadının elini öptü. Mükerrem Hanım hiç beklemediği bir anda elinde gökten bir yıldız tutmuş gibi oğluma sarıldı. Onu bırakamadı... Kucaklayıp kucağına şevkatle bastırdı. Sustu... Dudakları titredi.
Fakat bu sefer heyecanını ve dudaklarının titremesini engelleyecek eli boş değildi.
O yaşlı ellerinde bir küçük çocuk, belki de kaybettiği evladının hatırası vardı. Hüzün ve kederin hayat enerjisine döndüğü o an oğluma daha çok sarılan yaşlı kadının gözleri doldu ve kendini bıraktı. Gözlerinden düşen yaşlar üzüldüğünü değil, hayata bağlandığının işareti gibiydi. Anladım ki kelimelerin tükendiği yerdeydik.
Halil, sabahın ilk ışıkları güne değmeye başladığında başka bir şehrin ücra bir deniz kenarı kasabasındaydı. Sabahın bu ilk saatleri ona taze bir günü müjdelerken, aynı zamanda yeni bir başlangıcın heyecanını da veriyordu. Ama bu başlangıç, ne kadar heyecan verici bir sabah tazeliğine sahip olsa da, ister istemez buruk, kırgın ve küskün bir kalbin gölgesini sürüklemekteydi peşinden.
Otobüsten indiğinde, önce bu hiç tanımadığı kasabanın binalarına, yollarına ve insanlarına dikkatle baktı. Kendisini, hiç tanımadığı bir dünyaya açılan bir bilinmezin kapısında ürkek hissetti. Hemen kendisine kızdı! Neden korkuyorum diye hışımla sordu kendisine. Korkacak ne vardı ki? Kaybedecek değerlere sahip olanların korkması gerekmez miydi? Onun kaybedecek neyi kalmıştı ki?
İçinde birkaç küçük eşyasının bulunduğu çantasını eline alarak cesaretle kasabanın merkezine doğru yürümeye başladı. Kasabanın merkezine giden yolun üstünde ilerlemeye başlayınca, yolun sağında ve solunda büyük şehirlerde pek var olmayan bahçeli, kagir evlerin canlı birer varlık gibi inkişafına dikkat etti önce. Bu evlerin balkonları ile bahçelerindeki bitkiler, üzerlerine düşen güneşten ve hayat iksirinden yeterince nasibini almış bir özgürlüğe sahip gibiydiler. Yer yer bahçenin unutulmuş bir köşesinden hiç beklenmeyen bir canlı renk cümbüşü ile açan çiçekler, adeta ben de varım demek istercesine bir yarış içinde dikkat çekmeye çalışıyor gibiydiler. Çiçekler ile bu nebatın var olmak gayreti, ne kadar kuvvetliydi böyle! Bu azimkar duruş, durup dinlenmeden ve dahi hiçbir zorluğa isyan etmeden, gayretle tek bir hedefe, var olmak gayretine yürüyordu.
Payımıza düşen ışığın taksimindeki miktar ne kadar yoğun olursa olsun, tüm canlıların evvela hayata tutunmayı istemesi gerekiyor olmalıydı. Bazen istemek de yetmiyor, almak gerek diye düşündü. Bu payı alırken, nasıl aldığımız, nasıl yaşadığımız demekti. Nasıl yaşadığımız; tek atımlık bir mermi olan hayatımızın geri dönülmez bir fırsat oluşunun yanında, ağır sorumluluğu ile beraber vardı. Sorumluluklardan kaçmak, yenilgiyi baştan kabul etmek anlamına geliyordu.
Bu deniz kenarındaki kasabadaki sessizlik, büyük şehirlerde var olan hareketlilikten ve gürültü kirliliğinden uzaktı. Kasabanın yolları, geldiği şehrin aksine kalabalık değildi. Yolda karşılaştığı insanların onun yüzüne dikkatle baktıklarını ve kendi yüzünde bir tanıdık sima aradıklarını hemen fark etti. Biraz daha ilerleyince, bir ferah meltem rüzgarının dalga dalga onu karşılayışına hayret etti. Bu esinti, şu ana kadar bahçeli evlerin perdelediği, fakat gizlemeye muvaffak olmadığı denizden geliyor olmalıydı.
Yolun üstünde rastladığı ilk insana; yaşlı bir adama aradığı yeri sormak maksadıyla elindeki adresi gösterdi.
Yaşlı adam, kasabanın tarihini yüzündeki kırışık derisinde taşıdığı belli olan bir emin ifade ile önce Halil'e sonra kendisine uzatılan adresin yazılı olduğu kağıda baktı, gülümseyerek:
- Hoş geldin evlat, dedi.
Halil de gayri ihtiyari gülümsedi.
- Hoş buldum, diyerek cevap verdi.
Yaşlı adam durgun sesiyle devam etti:
- Aradığın yer burası değil evladım, bu kasabanın bir köyüdür. O köye gidebilmek için köyün otobüsüne binmelisin.
- Peki, nereden binebilirim?
- Az ileriden. Ama sanırım gün içinde sadece bir araç gidiyor olmalı. Şansın varsa hareket etmemiştir daha.
Halil, yaşlı adama teşekkür ettikten sonra gideceği köyün otobüsüne yetişebilmek için hızlı adımlarla ilerledi. Köy otobüslerinin yanına geldiğinde, gideceği köyün otobüsünü sordu. Köy otobüsünün kalkmasına daha uzunca bir süre olduğunu öğrenince sevindi. Çünkü bu kasabayı daha yakından görmek istiyordu.
Kasabanın arka sokaklarında dolaşmadan önce denize doğru yürümek istedi. Ve çok geçmeden kasabanın küçük limanına ulaştı.
Manzara muhteşemdi. Uçsuz bucaksız koyu mavinin çevrelediği küçük limanda küçük gruplar halinde öteye beriye savrulmuş hissi veren balıkçı teknelerinin rengarenk duruşu, biraz önceki bahçenin içindeki çiçekler gibiydi!