Biyolojik silahlar, yöneldiği insanlarda bulaşıcılık ve hastalık yapma yetenekleri olan bakteriler, parazitler, mantarlar, protozoalar, riketsiyalar, virüsler ve toksinlerdir.
Biyolojik silahların kitleleri imha edici özellikleri yanında diğer özellikleri kolay ve ucuza elde edilmeleri, etkilerinin kalıcı ve giderek artıcı olması, kullanım kolaylıkları ve özellikle kullanıldıklarının geç farkına varılmalarıdır. Nükleer silahlar en güçlü olan kitle imha silahlarıdır. Ancak, malzemelerini bulmak zordur. Kimyasal maddelerin çoğunu üretmek için basit bir teknoloji yeterlidir, fakat kitlelere zarar verebilmeleri için büyük miktarlara gereksinim vardır. Biyolojik silahlara gelince bulunması ve silah haline getirilmesi daha kolaydır.
Biyolojik savaşla günümüzde Birleşmiş Milletler, Dünya Sağlık Örgütü, NATO, Biyolojik Silahlar Konvansiyonu gibi uluslararası kuruluşların belirlemelerine göre 43 mikroorganizma (15 bakteri, 2 virüs, 2 mantar ve 2 parazit) insanlara karşı biyolojik savaş haline getirilme özelliğine sahiptirler.
Global biyolojik savaş tehdidi ciddi ve bazı biyolojik ajanların yıkıcı etkileri yüksektir. Dünyada en az 10 ülke biyolojik yıkıcı silahlara sahiptir.
Nedenleri:
Biyolojik savaş amacıyla en çok kullanılan ajanlar bakteriler, virüsler ve toksinlerdir.
Ortaya çıkan bir salgının biyolojik savaşı işaret etme belirtileri:
1. Kısa sürede çok sayıda kişinin hastalanması,
2. Sebebi açıklanamayan hastalık ve ölümlerin olması,
3. Hastalık ajanıyla karşılaşmanın olağan olmaması (solunum yoluyla bulaştığı bilinen ajanın başka yolla alınmış olması),
4. Yaşa, coğrafyaya, mevsimlere uygun olmayan bir hastalığın ortaya çıkması,
Biyolojik savaş ajanlarının oluşturduğu hastalık belirtileri :
1) Şarbon: Kuluçka süresi genelde 1-6 gündür. Belirti ve şikayetler ateş, yorgunluk, öksürük, zorlu ve sesli solunum ve ciddi solunum sıkıntısıdır. Ölüm 24-36 saat sonra olur.
2) Brusella: Hastalık ortaya çıkınca ateş, baş ağrısı, kas, eklem, sırt ağrıları, terleme ayrıca depresyon, mental durum değişiklikleri, vardır. Ölümler yaygın değildir.
3) Veba: 1-6 günlük kuluçka süresinden sonra başlayan yüksek ateş, titreme, baş ağrısını takiben kanlı balgamlı öksürük, ilerleyen solunum güçlüğü, zorlu ve sesli solunum, morarma ve sindirim sistemi ile ilgili şikayetler vardır. Ölüm solunum ve dolaşım yetmezliğinden ya da kanama bozukluklarından olur.
4) Q ateşi: Maruziyetten en erken 10 gün sonra ateş, öksürük, yan ağrısı oluşur. Hastalar genellikle hayati tehlike açısından kritik durumda olmazlar. Hastalık 2 gün ile 2 hafta arasında sürer.
5) Tularemi: Solunum, sindirim veya cilt yoluyla ajanla karşılaşmadan 1-2 gün sonra başlayan lenf bezlerinde büyüme, ciltte yara, ateş baş ağrısı, halsizlik, öksürük ve yara açılması.
6) Çiçek: Belirtiler ateş, kusma, baş ve sırt ağrısı gibi genel şikayetlerle başlar. 2-3 gün sonra ciltte önce kırmızı lekeler sonra kabarcıklar ve takiben içi enfekte sıvı dolu kesecikler oluşur. Cilt belirtileri daha çok kollar, bacaklar ve yüzde toplanmıştır ve simetrik yerleşmiştir.
7) Venezüella ensefalopatisi: 1-6 günlük kuluçka süresinden sonra 24-72 saat süre içinde ateş, ense sertliği, baş ve kas ağrıları, başlar; bu şikayetlere bulantı, kusma, ishal eşlik eder.
8) Botulizm :Belirtiler toksinin alınmasından 12-36 saat sonra başlar. Düşük dozda alındıysa belirtilerin başlaması bir kaç günü de bulabilir. Şikayetler bulanık görme, çift görme, göz kapağı düşüklüğü, ağız ve boğaz kuruluğu ve yutma güçlüğü, genel kas güçsüzlüğü ve son evrede solunum yetmezliğidir.
9) Risin: Toksinin alınmasından 4-8 saat sonra ani yükselen ateş, öksürük, solunum sıkıntısı, bulantı, eklem ağrıları başlar. 18-24 saat içinde akciğer ödemi oluşur ve 36-72 saat içinde solunum yetmezliğinden ölüm olur.
10) Stafilokoksik enterotoksin: Toksinin alınmasından 3-12 saat sonra ani başlayan üşüme ve titremeyle beraber olan ateş, baş ağrısı, kas ağrısı, ve kuru öksürükle ilerler. Göğüs ağrısı olabilir. Ateş 2-5 gün sürebilir öksürük 4 haftaya kadar devam edebilir. Eğer toksin yutulduysa bulantı kusma ve ishal görülebilir. Yüksek dozda toksin alındıysa septik şok ve ölüm olur.
11) Mikotoksin: Toksin alınmasını takiben ciltte ağrı, kaşıntı, içi su dolu kabarcıklar oluşur. Boğaz ağrısı, öksürük, göğüs ağrısı ve kanlı balgam görülür. Yüksek dozları genel güçsüzlük, şok ve ölüme yol açar.
İlkyardım
1. Kendini koru: Öncelikle gerek ilkyardım gönüllüsünün ve gerekse tıbbi personelin biyolojik savaşta ilk adımı kendilerini korumaya yönelik olmalıdır. Fiziksel korumada maske, elbise, eldiven ve botlardan oluşan koruyucu ekipmanlar kullanılır. Maske biyolojik savaşlar için özel dizayn edilmiş maske olabileceği gibi basit cerrahi maske de olabilir. Bu maskeler kimyasal ajanlara olmasa da biyolojik ajanlara karşı yeterli koruma sağlar. Görev önceden belliyse biyolojik madde ile karşılaşmadan önce ve sonra antibiyotik alınabilir, koruma için aktif aşılama yapılabilir.
2. 112 yi arayarak yardım iste. Güvenlik kuvvetlerini arayarak bilgi ver.
3. Hastayı değerlendir: İlk değerlendirmede hava yolu açıklığı olup olmadığı, solunum ve dolaşım değerlendirilir. Hava yolu, solunum ve dolaşım problemleri sebebe yönelik tedaviye geçilmeden önce çözülür. İlk değerlendirme ve müdahale dekontaminasyondan önce yapıldığı için kısa olmalıdır.
4. Dekontaminasyon uygula: Bu amaçla üç metod kullanılabilir.
i)Mekanik: Su, hava filtreleri kullanarak, cildin yıkanması.
ii)Kimyasal: Sıvı, gaz veya aerosol dezenfektan kullanımı ile ajanın zararsız hale getirilmesi.
iii)Fiziksel: Isı, ışın kullanarak cisimler üzerindeki ajanı zararsız hale getirme.
5) Şüpheli biyolojik savaş ajanı ile temasta, kontamine giysiler çıkarılmalı ve koruyucu giysileri olan personel tarafından uzaklaştırılmalıdır. Hasta cildi süratle su ve sabun ile yıkanmalıdır. Bu şekilde su ve sabunla yıkamak, ajanın hemen tamamını ciltten uzaklaştırır. Biyolojik ajanın yoğun bulaştığı cilt ise % 0.5 lik çamaşır suyu ile 10-15 dakika ciltte bekletilerek yıkanmalıdır. %0.5 lik çamaşır suyu elde etmek için 1 ölçü çamaşır suyu, 9 ölçü su ile karıştırılır. Çamaşır suyu veya diğer dezenfektanlar yoğun bulaşma dışında kullanılmamalıdır çünkü hem yakıcıdır hem de normal cilt florasını bozarak dirençli süper enfeksiyonlara sebep olur. Gözün kornea tabakasında lekelere sebep olacağı için göze kaçmamasına da özen gösterilmelidir. Açık yaralara sürülmemelidir. Giysilerin ve malzemelerin dekontaminasyonunda da %5 lik çamaşır suyu kullanılabilir.
6. İzolasyon yap (karantina uygula): Çapraz enfeksiyonları önlemek için kontamine kişiler diğerlerinden ayrı tutulmalıdır.
7. Ayrıntılı tıbbi yardım ve tanı konulması için tıbbi merkeze transport sağla: Ancak tanımlanamayan sebebi belirsiz ateş durumlarında tanı konuluncaya kadar ampirik tedavi diye tanımlanan herhangi bir antibiyotik başlanmalıdır. Bu amaçla doksisiklin veya tetrasiklin kullanılabilir.
Çocukluk çağının sık görülen ve tahmin edildiğinin aksine ciddi boyutları olan ve bu hastalıklar sonucunda gelişen ,zatürre,kalp yetmezliği,görme ve işitme kaybı,kısırlık,beyin iltihapları ve benzeri komplikasyonlar nedeniyle bu hastalıklardan korunma büyük önem taşımaktadır.
KIZAMIK
Kızamık her yıl dünyada bir milyondan fazla çocuğun ölümüne yol açan çok ciddi bir hastalıktır.Hastalık her yaşta görülmekle birlikte özellikle küçük çocuklarda ağır seyretmekte ve ölümle sonuçlanabilmektedir.Hastalık öksürük,aksırık ile damlacık enfeksiyonu denilen şekilde insandan insana kolayca bulaşmakta ve üst solunum yolu enfeksiyonu şeklinde başlamaktadır.kreş,yuva ve okul gibi toplu yaşanan yerlerde bulaşma daha çabuk ve sık olmaktadır.Burun akıntısı,aksırma ve göz kızarması,en sık karşılaşılan ilk belirtileridir.Daha sonra yüksek ateş,öksürük ve vücutta kulak arkasından başlayan kırmızı döküntüler gelişmekte ve bu döküntüler baş ve yüzden ,gövde ve kollara ,oradan sırt ve bacaklara yayılım göstermektedir.Hastalık sırasında genellikle zatürre,kulak iltihapları ve her ikibin çocuktan birinde ise beyin iltihapları oluşabilmektedir.hastalığın bu tür yan etkileri etkin ve uygun bir şekilde tedavi edilmezse ölümcül olabilmekte ve sakatlıklara yol açabilmektedir.
KIZAMIKÇIK
kızamıkçık,damlacık enfeksiyonu yoluyla insandan insana bulaşan ve ateş,boğaz ağrısı ve vücutta bir kaç gün süren deri döküntülerine neden olabilen bir hastalıktır. Hastalık yuva,kreş ve okul gibi kalabalık ortamlarda çok kısa sürede bulaşabilmekte ve çocuklarda genellikle hafif geçirilmektedir.Hastalık ergenlik çağında ve erişkinlerde daha ağır seyretmektedir.Birçok genç erişkinde ve büyükte kızamıkçık enfeksiyonu sırasında büyük eklemlerde ağrı ve kızarıklıkla seyreden eklem iltihapları görülür.Eklem sorunları kısa sürede geçer ancak nadiren kronikleştiği de olur. Kızamıkçığın en önemli ve ciddi tablosu hamile bayanların kızamıkçığa yakalanması sonucunda ortaya çıkmaktadır.Hamileliğin erken dönemlerinde kızamıkçığa yakalanılırsa bebekte körlük,sağırlık,beyin gelişimi bozuklukları ve zeka geriliği ,kalp bozuklukları,hatta düşükler ve ölü doğumlar görülebilir.Bu nedenle tüm kadınların hamile kalmadan önce bir kan testi ile kızamıkçık geçirip geçirmediğinin tesbit edilmesi gerekmektedir. Eğer hastalık daha önce geçirilmediyse tüm bayanların kızamıkçık aşısı ile aşılanmaları ve 3 ay süreyle hamile kalmamaları tavsiye edilmektedir.Aşılanan kişilerin %98'i bu hastalığa karşı yaşam boyu korunmaktadırlar.
KABAKULAK
Kabakulak,damlacık enfeksiyonu ile insandan insana bulaşmakta ve ateş,başağrısı,kulak ağrısı şeklinde belirtiler veren ve kulak memesi hizasında yanaklarda tek veya çift taraflı şişliğe neden olan tükürük bezlerinin iltihabıdır.Hastalık yapan kabakulak virüsü,vücuda girdikten sonra kan yoluyla yayılmakta ve ayrıca pankreasın iltihaplanmasına ,beyin ve omuriliği saran zarların iltihaplanmasına (menenjit) ,erkek ve kadınlarda yumurtalıkları iltihaplanmalarına da neden olabilmekte ve sağırlık,kısırlık gibi kalıcı hasarlara yol açabilmektedir.
KIZAMIK,KIZAMIKÇIK,KABAKULAK AŞISI
Hastalık yapan bu üç virüsün zayıflatılması ve hastalık yapıcı etkilerinin ortadan kaldırılması yoluyla geliştirilen üçlü Kızamık,Kızamıkçık ve kabakulak karma aşısı,yıllardır tüm dünyada güvenle kullanılmaktadır.Bebekler anne karnındayken annenin bu hastalıklara karşı oluşturduğu bağışıklık cisimciklerini ( antikorlar) almakta ve bu şekilde yaşamın ilk aylarında doğal olarak korunmaktadırlar.Ancak,anneden geçen bu antikorların yavaş yavaş ortdan kalkması nedeniyle bebekler 9. Aydan itibaren korunmasız olarak kalabilmektedir.Bu nedenle tüm bebeklerin 9.aydan itibaren mutlaka bir doz kızamık aşısı almaları gerekmektedir. Kızamık,Kızamıkçık ve Kabakulak Karma aşısı,eğer bebeğe 9. Ayda kızamık aşısı yapılmadıysa 12.aydan itibaren uygulanmalıdır. Fakat 9. Ayda kızamık aşısı uygulanmışsa kızamık,kızamıkçık ve kabakulak karma aşısının yapılma zamanı 15. Ay olmalıdır. Kızamık.kızamıkçık ve kabakulak karma aşısı olan bebeklerde ,nadiren aşıdan 5 ile 12 gün sonra hafif ateş ve bazı hafif deri döküntüleri olabilmekte ve bu belirtiler tedaviye gerek kalmadan 1-2 günde kendiliğinden iyileşmektedir.Bu bebeklere doktor tavsiyesiyle bir iki gün süreyle ateş düşürücü şurup ya da fitil verilebiir . Kızamık.kızamıkçık ve kabakulak karma aşısı ,bu hastalıklardan herhangi birini geçirmemiş erişkinlere de uygulanabilir.aşı yapılacak kişinin örneğin önceden kabakulak geçirmiş olması,bu üçlü karma aşının yapılmasını engelleyici bir neden değildir.Sadece hamilelere uygulanmaması gerekir.
Dandy-Walker Sendromu doğumsal bir hastalık olup beyinde dördüncü ventrikül denilen bir boşluk ile beyinciği ilgilendirmektedir.Hastalık dördüncü ventrikül denilen ve beyin omurilik sıvısının dolaştığı boşluklardan birinin doğuştan anormal genişlemesi, beyincikte iki beyincik yarımküresinin arasında yer alan ve vermis denilen bölümün yokluğu(agenezisi) veya gelişiminin geri kalması(hipoplazisi) ve bu anormallikler sonucunda kafatasının arka boşluğunda bir kist oluşması ile karakterizedir. Ayrıca hidrosefali yani kafa içi basıncının artması ve kafatasının genişlemesi de eşlik edebilir.
Bu hastalığın dördüncü ventrikülün tavanını tutan jeneralize disembriyogenezis (yani anne karnında embriyo döneminde iken yetersiz gelişim) sonucu meydana geldiği düşünülmektedir. Ayrıca cerebellum u yani beyinciği oluşturan yarımküreler de yetersiz gelişim sonucu küçük kalmış ve kenara doğru itilmiştir. Hastaların %70 inde Luschka ve Magendie delikleri adı verilen ve beyin omurilik sıvısının beyin içinden omurilik kanalına boşalmasını sağlayan deliklerin doğuştan tıkalı olması sonucu hidrosefali oluşur.Yani boşalamayan beyin omurilik sıvısının kafaiçinde normalden fazla artar ve yaptığı basınç nedeni ile içinde dolaştığı kanalları yani ventrikülleri genişletir bunun sonucunda da kafaçevresi büyür ve kafaiçi basıncı artar.
Hastalık Belirtileri Nelerdir?
Hastalığın belirtileri çoğunlukla erken çocukluk döneminde başlar. Başlıca belirtiler çocuğun nöro-motor ve zeka gelişiminin geri kalması ve baş çevresinde meydana gelen büyümedir. Bu, vücutta genel anlamda sinir sistemi ile kas-iskelet sisteminin birlikte, sistematik, yaşa uygun ve olması gereken gelişiminin geri kalması anlamına gelmektedir. Bunun sonucunda çocukta ileri yaşlara doğru anormal kas tonusu ve kasılmaları nedeni ile spastik vücut postürü yani spastisite ve zeka gelişiminde yetersizlik ortaya çıkmaktadır. Hastaların yaklaşık yarısında zeka gelişimi ve IQ düzeyi normal kalmaktadır.
Hastalık belirtileri hastalığı oluşturan anormalliklerin ağırlık derecesine bağlıdır. Bazı çocuklar hiçbir belirti görülmeden de belirli bir yaşa kadar gelebilirler. Hatta bazen erişkin yaşa kadar hastalık fark edilmemekte ve başka bir nedenle yapılan tetkiklerde tesadüfen ortaya çıkmaktadır.
Bazen tek hastalık belirtisi aile tarafından fark edilen baş çevresindeki anormal artış ve çocuğun başının giderek büyümesidir.
Erken çocukluk veya bebeklik döneminde fark edilmeyen hastalar ileri yaşlarda kafa içi basınç artışı belirtileri (kusma,sara türü nöbetler, huzursuzluk) veya beyincik fonksiyon bozukluğuna ait belirtiler(denge bozukluğu, sendeleme, ve gözlerde sağa sola bakışta anormal titremeler) ile başvurabilirler.
Dandy-Walker Sendromu ile birlikte bulunan anomaliler nelerdir?
Diğer önemli bir nokta da Dandy-Walker Sendromunun beyindeki diğer birtakım organların gelişim anomalileri ile birlikte olmasıdır. Örneğin corpus callosum(beyin birleşeği) denilen beyin yarım küreleri arasında iletişimi sağlayan organın doğuştan yokluğu veya yetersiz gelişmesi, yüz anomalileri kol, bacak ve parmakları ilgilendiren anomalilerle kalp anomalileri bunlardan bazılarıdır. Yani Dandy-Walker Sendromu olan bir çocukta ek olarak bu bozuklukların da bazıları görülebilmektedir.
Dandy-Walker Sendromunda Tedavi:
Bu hastalığın kesin tedavisi olmamakla birlikte yapılabilecek şeyler hastalığın derecesi ile orantılı olarak değişebilmektedir.Eğer hidrosefali yani kafa içi boşluklardaki beyin omurilik sıvısının artması durumu yoksa hastalar sadece düzenli aralıklarla takip edilebilirler.Bazen hastaya shunt denilen beyin omurilik sıvısını karın boşluğuna akıtan bir cihaz takılarak kafa içi basıncının artması ve kafa çevresinin büyümesi engellenir. hastaların %50 sinde IQ normalin altındadır. Denge problemleri spastisite ve motor hareketlerin kontrolünde güçlük sıktır.Düzenli olarak fizik tedavi yapılması ve hastaların gelişim nörologları, beyin cerrahları ve fizyoterapistler tarafından düzenli olarak takip edilmeleri gereklidir.
Günümüzde gelişen teknoloji, bir yandan hayatımızı kolaylaştırıp bize zaman kazandırırken diğer yandan insan üzerinde sinsi bir tehdit oluşturmaktadır.
İnsan vücudu hareket etmek üzere yaratılmış bir makinedir. Hareket etmeyen bedende kısa veya uzun dönemde problemler ortaya çıkar. Bu problemlerin en başında obezite (şişmanlık) gelir. Bununla birlikte vücudun oynak yerleri olan eklemlerde, vücudun en önemli destek dokularından olan kaslarda ve sonuç olarak iç organların fonksiyonlarında problemler ortaya çıkar. Ortaya giderek şişmanlayan, eklemlerin hareketlerinde kısıtlılığı olan, kaslarında ağrı tarif eden kondüsyonsuz, yorgun, halsiz, isteksiz, hantal bir kişi çıkar.
Bu kişiler genç veya yaşlı olabilir. Yaşın ilerlemesi durdurulamaz. Ama ihtiyar gibi görünmek veya yaşamak yerine zinde, sağlıklı, hareketli ve dolayısı ile kendinden mutlu yaşlanmak pekala mümkündür. Bu da düzenli yapılan egzersizler ve uygun diet ile beslenme zemininde uygulanan fizik tedavi programları ile mümkündür. Yukarıda bahsedilen halsiz, isteksiz, yorgun kişilerin büyük bir çoğunluğu zamanlarının önemli bir kısmını doktor doktor dolaşarak geçirirler.
Basit ağrı kesiciler ile hayatlarını sürdüren bu kişiler uzun dönemde şikayetlerinden kurtulamadıkları için müzminleşen bu şikayetlerle yaşamaya devam ederler. Bu yazı onların sorularına yanıt verebilmek amacı ile ele alınmıştır.
FİBROMİYALJİ SENDROMU NEDİR?
Fibromiyalji Sendromu, yaygın vücut ağrıları ve halsizlik ile kendini gösteren bir kronik ağrı sendromudur. En belirgin özelliği yaygın kas ağrılarıdır. Hayat kalitesinde belirgin düşüşe neden olur. Hastaların yaygın vücut ağrılarının yanı sıra halsizlik, yorgunluk, isteksizlik, uyku bozukluğu ve dolayısı ile sabah yorgun uyanma ve tutukluk şikayetleri mevcuttur. Hastalar, yorgunluk nedeni ile işe konsantre olmada güçlük çekerler. Sabah yorgun kalkıyorum diyen hasta, gün boyu da aynı isteksizlik ve yorgunluk hissi ile bir şey yapmak istemez. Mevsim değişiklikleri ve özellikle soğuk ile şikayetlerde artış olur. İş gücü kaybı ve hayat kalitesinde düşüşe neden olur. Bu grup hastalar, kaynağı teşhis edilemeyen ağrı şikayetleri nedeni ile çeşitli branşların doktorlarına başvururlar, daha sık operasyon geçirirler. Ancak doğru teşhis edilemediğinde, şikayetler ağrı kesici ilaçlar ile geçiştirildiğinde sorun tam olarak giderilemez. Hastaların şikayetleri kısa bir süre azalmış veya geçmiş gibi gözükse de, bir süre sonra nüks eder.
NE SIKLIKTA VE KİMLERDE GÖRÜLÜR?
Görülme sıklığı kadınlarda %3-4 , erkeklerde %0,5 olarak bildirilmiştir. Hastaların %70-80 kadarı kadınlardır. Her yaş grubunda (çocuklar dahil) görülebildiği gibi, en sık 30-50 yaş grubunda rastlanmaktadır. Bir romatolojik hastalığı olanlar (romatoid artrit), enfeksiyöz bir hastalığı olanlar (viral veya bakteriyel hastalıklar) veya psikiyatrik hastalığı olanlar (major depresyon gibi) fibromiyalji sendromu açısından risk taşırlar.
HANGİ FAKTÖRLER ŞİKAYETLERİ ARTIRIR VEYA BAŞLATIR?
Fibromiyalji Sendormunda, hastaların şikayetleri gel-git şeklindedir. Bazen hiç şikayetleri olmazken, bazı dönemlerde şikayetleri artar. Fibromiyalji Sendromunun ortaya çıkmasını tetikleyen bazı nedenler mevcuttur:
"viral bir enfeksiyon, fiziksel veya duygusal bir travma (STRES), soğuk ve nemli hava, mevsim değişiklikleri, yüksek çalışma temposu, gürültü, ilaç"
değişiklikleri gibi.
Hastalar sıcak uygulama, masaj, hafif egzersiler ve tatil yapma ile rahatladıklarını ifade ederler.
BELİRTİLER VE BULGULAR NELERDİR?
Vücudun alt ve/veya üst yarısında ağrılar mevcutttur. Ağrılar, vücudun daha çok kullanılan boyun ve bel bölgelerinde belirgindir. Bu hastalarda tipik olarak, boyun, sırt bölgesindeki ağrılara başağrısı da eşlik eder. Mide ağrısı, ağrılı adet dönemleri, nefes almada zorlanma hissi, çarpıntı, zaman zaman ellerde terleme-titreme- uyuşma-karıncalanma ve şişlik hissi, gözlerde ve ağızda kuruluk hissi hastaların şikayetleri arasında yer alır.
NASIL TANI KONUR?
Fibromiyalji sendromunda kan tetkikleri ve radyolojik incelemeler normal sonuçlar verir. Ancak altta yatan başka hastalıklara da eşlik edebilir (romatoid artrit, lupus gibi). Laboratuar sonuçlarında anormal değerler söz konusu olduğunda mutlaka altta yatan patoloji araştırılmalıdır. Yukarıda bahsedilen şikayetler ve bulgulara ek olarak, vücudun belli bölgelerine (önceden tanımlanmış 18 hassas nokta) bası uygulandığında ağrı ortaya çıkar ki en az 11 bölgede ağrının tesbit edilmesi tanı koydurucudur.
HANGİ HASTALIKLARLA ÖRTÜŞEBİLİR?
Fibromiyalji sendromu, depresyon, migren, kronik yorgunluk sendromu veya miyofasyal ağrı sendromu gibi hastalıklarla örtüşebilir. Bunlardan birinin varlığı fibromiyalji sendromunun yok olduğu anlamına gelmez. Yani birarada da olabilirler. Örneğin yapılan çalışmalar, fibromiyalji hastalarının % 25de depresyon, % 50de de migren gözlendiğini ortaya koymuştur.
TEDAVİSİ NASILDIR?
Bu sendromun tedavisi için multidisipliner bir program düzenlenmelidir. Bu program içinde, ilaç tedavisinin yanısıra, egzersiz, masaj, fizik tedavi gibi komplementer tedaviler ve dietin düzenlenmesi yer alır. Gerektiğinde psikiyatrik destek verilmelidir. Tedavi, ağrıyı ve yorgunluğu azaltmak, depresif semptomları gidermek ve diğer semptomları en aza indirmek amacı ile düzenlenir. Burada azalmış fiziksel aktivite ve artmış ağrı kısır döngüsünü kırmak amaçlanır. Tek bir standart tedavi yolu yoktur:
Kişi fibromiyalji sendromu hakkında bilgilendirilmelidir.
Kişiye özel fiziksel egzersiz programı düzenlenmelidir.
Uyku problemi çözülmelidir.
Ağrı ve katılık çözülmelidir; kişinin rahatlaması ve gevşemesi için gerektiğinde fiziksel ajanlar ve relaksasyon teknikleri kullanılmalıdır.
Stres faktörleri ile başa çıkma veya dayanma gücünü artırmaya yönelik faktörler üzerinde durulmalıdır.
Önerilen ilaç tedavisi, ağrı ve uyku problemine yönelik olmalıdır. Dolayısı ile ağrı kesici ilaçlar, tedavi için yetersizdir. Tedavide, uygun doz ve sürede, doktor kontrolünde antidepresan ilaçlar kullanılmalıdır. Fibromiyalji Sendromu olan kişiler uzun süreli hareketsizlik nedeni ile kondüsyonsuz olduklarından, egzersiz programına yoğun şekilde başlamamalıdır. Ancak, zamanla istenen hedefe yavaş yavaş ulaşmalıdırlar.
Hedef, haftada en az 3 gün yarım saatten az olmamak kaydı ile yürüme, bisiklete binme veya yüzme gibi sporları devamlı yapabiliyor olmaktır. Egzersiz programından önce ısınma ve sonrasında soğuma egzersizleri yapılmalıdır. Böylece spor yaralanmalarından korunma sağlanır. Yapılan egzersizler hastanın kaslarında güçlenme yaparak, oturma veya ayakta durma sırasındaki duruşu düzeltir. Bu da kasların dengeli çalışması anlamına gelir.
Otizmin gelişimsel bir hastalık olduğu düşünülmekte ve nedeni konusunda araştırmalar hala devam etmektedir. Birlikte zeka geriliği ve epilepsi nöbetlerinin sık bulunması biyolojik nedenlerin daha ön planda olduğunu göstermesi açısından dikkat çekicidir. Kardeşler ve ikizler üzerinde yapılan araştırmalar genetik faktörlerin önemli olduğunu düşündürmektedir. Uzun yıllar otizmin nedeni olarak anne bebek arasındaki iletişimsizlik konu edilmiş ve bu çocukların annelerine çocukla duygusal ilişki kurmada yetersizliklerini anlatmak için buzdolabı anne yakıştırması yapılmıştır. Ancak daha sonra aynı anne babadan doğma diğer çocuklarda benzer sorunların olmaması ve tüm otistik çocukların annelerinin de buzdolabı anne modeline uymaması bu görüşü destekleyen verilerin yetersiz kaldığı fikrini doğurmuştur. Otizmin ensefalit, frajil x sendromu, fenilketonüri ve doğumsal kızamıkçık enfeksiyonu gibi bazı tıbbi durumlarla birlikte de daha sık görülebilmesi ve bu çocukların yaklaşık % 25 inde epilepsi nöbetlerin de bulunması nedeni nörobiyolojik alanda arama zorunluluğunu gündeme getirmiştir.
Otizm'in Tedavisi
Nedenin kesin olarak bilinememesi tedavi yaklaşımlarını sınırlamaktadır. Şurası unutulmamalıdır ki otizm tedavisinin ilk ve en önemli aşaması ailenin hastalık hakkında bilgi sahibi olmasıdır. Çünkü tedavi içinde aile aktif olarak rol almalıdır. Bunun için tedavi ekibi ile işbirliği yapmak zorundadırlar. Gerginliğini üzerinden atamamış, sabırsız ve beklentisi yüksek olan ailelerin tedaviyi sürdürebilmeleri imkansızdır. Hastalığa özgü bir ilaç henüz yoktur. Ancak kendine ya da etrafına zarar veren, huzursuz, uykusuz, aşırı hareketli çocuklara bazı ilaçlar kullanılmaktadır. Şu anda asıl olarak üzerinde durulan çocukları otistik halden çıkarmaya yönelik davranış ve eğitim programlarıdır. Burada amaç çocuğun sosyalleşmesini ve ilişki kurabilmesini sağlamaktır. Çocuğun zeka düzeyine göre konuşma ve okuma yazma eğitimi verilebilir. Bu çabaların asıl amacı çocuğun dış dünyaya uyumunu sağlamaktır. Bu programların yetkili ve ehliyetli insanların katkısıyla sürdürülmesi gerekir. Kısa vadede sonuç beklemek doğru olmaz. Tedaviden alınacak sonuç çocuğun zeka düzeyi ile yakından ilgilidir. Zeka düzeyi düşük , konuşması geri çocukların tedaviden yararlanma oranları oldukça düşüktür. Otistik çocukların ancak % 10 u ileriki yaşamlarında başkalarına muhtaç olmadan yaşamlarını sürdürebilirken büyük kısmı yardımsız ve bağımsız yaşayamaz.
Otistik Çocuklarda Dikkat Çekici Bazı Özellikler
Kendisini çevresinden uzaklaştırma ve kendi dünyasında yaşama
Cansız nesnelere insanlardan daha fazla ilgi gösterme
Sebepsiz gülümseme, gülme ve ağlamalar
Söylenen sözleri anlamsızca tekrarlama
Konuşması yaşıtlarına göre gerilik
Cümle içinde kelimelerin yerlerini yanlış kullanma
Anlamsız yeni kelimeler uydurma
Göz göze gelmekten ısrarla kaçınma
Kucağa alınmayı beklememe
Değişikliklerden kaçınma
Arka arkaya anlamsızca bazı hareketlerin tekrarı
Hafıza, müzik ve okuma gibi alanlarda garip becerilerinin olması
Kendine zarar verici hareketler
Dış uyaranlara (ışık , ses gibi ) anormal cevap verme
Belli nesnelere aşırı bağlanma (ip parçası, gazoz kapağı gibi)
Ses kısıklığı ses kalitesindeki olumsuz tüm değişiklikleri kapsayan genel bir addır. Sesteki bu değişikler çatallanma, sesin boğuk çıkması vs. şeklinde olabilir. Bu değişiklikler genellikle ses tellerindeki rahatsızlıklara bağlı olarak gelişir. Nefes alırken gırtlağımızın sağında ve solunda yer alan ses telleri açılır konuşma sırasında ise bir araya gelip kapanırlar bu sırada aralarından geçen hava akımı ses tellerini titreştirerek ses oluşmasına neden olurlar. Ses tellerinde oluşan kitleler ses tellerinin kapanmasını bozarak ses kısıklığına yol açarlar.
Ses Kısıklığı Nedenleri
Ses kısıklığının birçok nedeni vardır ve çoğu kez bunlar çok ciddi bir hastalık değildirler. Ses kısıklığının en sık nedenleri soğuk algınlığı sonrasında gelişen akut larenjit ve sesin aşırı şekilde zorlanmasıdır. Uzun süren ses kısıklığı genellikle sesin uygunsuz kullanımına bağlıdır. Sesin kötü kullanılması vokal nodül denilen ses teli nasırı ve polip oluşmasına neden olabilir.
Vokal nodül çocuklarda ve sesini fazla kullanan erişkinlerde görülür. Nodül ve poliplerin kansere dönüşmesi nadirdir. Erişkinlerde bir diğer sık ses kısıklığı nedeni ise gastroözofageal reflüdür. Gastroözofageal reflü mide asidinin yemek borusundan yukarı doğru kaçmasıdır. Reflüsü olan bir çok ses hastasında midede yanma hissiolmayabilir. Bu kişilerde ses sabahları kötüdür ve gün içinde giderek düzelir. Reflü hastalarında çoğu kez boğazda takılma ve sık boğaz temizleme hissi bulunur. Sigara kullanımı bir başka ses kısıklığı nedenidir. Gırtlak kanserinin asıl nedeni olan sigarayı kullanan kişiler eğer ses kısıklığı gelişirse hemen doktora başvurmalıdırlar. Allerji, guatr, nörolojik rahatsızlıklar ve kadınların adet hali diğer ses kısıklığı nedenleri arasındadır. Yaşlılık ise bir başka ses kısıklığı nedenidir.
Ses Kısıklığını Kim Tedavi Eder ?
Soğuk algınlığına bağlı ses kısıklığı aile hekimleri, dahiliye hekimi veya çocuk hastalıkları uzmanınca tedavi edilebilir (eğer ses tellerini muayene etmeyi biliyorlar ise). Eğer ses kısıklığı iki haftadan uzun sürdü ise veya nedeni belirlenemiyorsa mutlaka bir kulak burun boğaz doktoru hastayı muayene etmelidir. Ses rahatsızlıkları kulak burun boğaz doktoru ve ses terapistinden oluşan bir ekip tarafından tedavi edilmelidir.
Ne Zaman Kulak Burun Boğaz Doktoruna Başvurmalı?
" Ses kısıklığı 2-3 haftadan uzun sürdü ise.
" Ses kısıklığına aşağıdaki bulgular eşlik ediyor ise: Ağrı varsa, öksürükle kan geliyorsa, yutma güçlüğü varsa, boyunda şişlik varsa.
" Birkaç günden daha fazla süren tam ses kısıklığı veya çok ciddi ses değişikliği.
Ses Kısıklığı Nasıl Değerlendirilir?
Kulak burun boğaz doktoru hastanın ve hastalığın öyküsünü alır ve hastanın ağzına ayna yerleştirerek ses tellerini muayene eder. Bazen muayene endoskopik yöntemle yapılarak video kaydı da yapılabilir. Bu muayene yöntemleri hastaların çoğu tarafından kolaylıkla tolerere edilebilir.
Ses Hastalıkları Nasıl Tedavi Edilir?
Tedavi hastalığın nedenine göre değişir. Bir çok ses kısıklığı yalnızca ses istirahatı ile tedavi olabilir. Doktorunuz sesinizi nasıl kullanmanız gerektiği hakkında bazı önerilerde bulunup gereğinde sizi ses terapistine gönderecektir. Sigaradan ve dumanından sakınmak tüm ses hastaları için şarttır. Bol sıvı gıda alımı da faydalıdır. Ses istirahatı ve ilaç tedavileri ile iyileşme olasılığı olmayan bazı ses teli rahatsızlıklarında cerrahi tedavi gerekebilir.
Masajın vücut üzerindeki direkt ve in direkt etkileri, vücut örtüsüne uygulanan manipülasyonların, yani ellerle verilen dokunma, bastırma, germe, esnetme ve titreştirme biçimindeki mekanik uyarıların tepkileridir. Tepki.deride, derialtı dokusuna, kaslarda ve damarları sinir ağında yerel oluşabileceği gibi; refleks yolla başka bölgelere, örneğin iç organlara da aktarılabilir. Vejetatif sinir sisteminin uyarılması da genel etki kompleksi kapsamındadır. Masajın etkileri, fiziksel, fizyolojik ve psikolojik etmenlerin bileşkesi olarak değerlendirilir. Deri üzerinden ellerle verilen basınç ve germe biçimindeki ritmik mekanik uyarılarla sıkıştırılan ve gerilerek esnetilen deri, deri altı dokuları ve kasların yapılarındaki sinir uçları (reseptörler) uyarılır. Ayrıca, dokuların yapılarındaki kan ve lenf damarları da bu fiziksel uyarılardan etkilenir; arteriyel, venöz, kapiller ve lenf dolaşım canlanır.
Vücut sistemleri üzerindeki etkiler şöyle derlenebilir.
1. Dolaşım Sistemi Üzerinde Etkiler
Klasik masajın kan ve lenf dolaşımı üzerine etkileri .deneysel ve klinik araştırmalarla kanıtlanmıştır. Vücut örtüsüne kalp yönünde uygulanan yeterli dozdaki öfloraj ve petrisajla, lenf ve venöz sistem uyarılarak dolaşımı aktive edilir (damarsal etki). Bölgedeki kan akımındaki canlanma aletsel olarak da gösterilebilir. Damarlardaki akışın canlanmasıyla. dokularda sıvı değişimi hızlanır, dokular daha bol besi maddesi ve oksijen alabilir, metabolizma artıkları bulundukları yerden daha çabuk uzaklaşabilir.
Damarların çevresinde bulunan otonom sinir ağının: uyarılmasıyla da damarlarda refleksif bir genişleme olur. Yani, kan akımındaki hızlanma salt yumuşak bir hortum içinde ki sıvının sıvazlanarak ilerletilmesi demek değildir!
2. Kas1ar Üzerine Etkiler
Çok kez sanıldığı gibi, masajla ne kas hacmi artırılabilir ne de kas güçlendirilebilir. Kasları kuvvetlendirmenin tek yolu, düzenli aktif çalışmalar, yani egzersizlerdir. Masaj; ancak kasların işlevsel yeteneklerini yeniden kazandırılmasında yardımcı olarak kasların güçlenmesine katkıda bulunabilir:
* Yorgun kas masajla, salt dinlenmeyle geçirilen süreye oranla çok daha çabuk dinlenip gevşeyebilir.
* Masaj yapılan kaslar; dolaşımların canlanmasıyla daha iyi beslendikleri için yaralanmalara karşı daha dirençlidirler; aşırı zorlanma daha iyi uyum sağlayabilirler.
* Kan akımının hızlanmasıyla süt asidi vb. metabolizma artıklarının oluşturdukları yerden taşınmalarıyla birikim önlenir; germe, esnetme ve titreştirme manipülasyonlarıyla hipertonik kaslar gevşetilip, esnetilebilir. Nitekim, klinik çalışmalarımızda hipertonik kasın, bireyden bireye değişmek üzere, 7-8 seans sonra el altında birden bire gevşediğini görüyoruz:
* Masaj, yetersiz harekette, yaralanmalarda ve felçlerde olası kas erimesini, atrofiyi önlemez, ama sertleşme,fibröz doku oluşumu ve kasılmalar bilinçli bir masajla engellenebilir. Kas ve eklemlerde değişik nedenlere bağlı hareket kısıtlamalarında egzersizlerden önce masaj uygulanırsa egzersizler daha kolay ve rahat yapılabilir.
3. Sinirler Üzerine Etkiler
Kopmuş bir sinirin masajla yeniden oluşturulması (rejenerasyonu) söz konusu değildir. Ancak, sinir ve çevre dokularının kan dolaşımının aktive edilmesi, metabolizmanın yükselmesiyle rejenerasyon hızlandırılabilir.
4. Dinlendirici, Gevşetici-Psikosedatif Etki Genel masajda uyuklama, solunumun derinleşmesi; masajdan sonra yorgunluğun, bitkinliğin kaybolması, kişinin zindeleşmesi, masajın çevresel ve merkezi sinir sistemi üzerine olumlu etkisinin somut belirtisidir.Masajın en tipik psiko-sedatif etkisi, çocuklarda olsun, büyüklerde olsun okşama-sıvazlamadır.! Bu nedenle de masörün kişiliği yaklaşımı, sonucu büyük çapta etkiler.
5. İç .Organlar Üzerine Etkiler
Vücut örtüsünde belli bölgelerin değişik yöntemlerle uyarılmasıyla bazı iç organ hastalıklarına etkili olunabilmektedir. Nitekim mide ağrılarında, safra kesesi sancılarında, karında gaz oluşumlarında, sırtta belli bölgelerin ovulmasıyla rahatlama olduğu halk arasında bilinir (masajın uzak etkisi!} İç organların vücut örtüsünde refleksif yolla ilişkili bulunduğu alanların haritası bile çıkarılmıştır (Head Bölgeleri). "Bağ Dokusu Masajı" ve ''Ayaklarda Refleks Alanlarının Masajı" bu bölgelere uygulanmaktadır. Uzakdoğu kökenli Akupunktur; akupressur ve shiatsu ile de iç organlara etkili olma amaçlanmaktadır.
6. Ağrı Dindirici Etki
İnsanın, ağrıyan acıyan yerini içgüdüyle ovuşturması, masajın tipik ağrı giderici etkisidir. Uzun bir yürüyüş sonunda ya da zorlu bir işten sonra ağrıyan bacak ve kol kaslarının ovulması ya da ovdurulmasının anlamı da budur. Yara1anmanın olmadığı salt gerginlik ve kasılmaya, spazma bağlı kas ağrılarında neden, kasılan kas içindeki damarların sıkışarak daralmasıyla kasın yeteri kadar oksijen alamamasıdır. Bu gelişme tıpta ağrı kısır döngüsü olarak bilinir. Bu kısır döngüyü kırmak, kasa gerekli oksijeni gönderebilmek için spazmın kaldırılması, kan dolaşımının düzenlenmesi gerekir. Masajla hem spazm çözülebildiği, hem de kan dolaşımı artırılabildiği için ağrı geriler.
Ayrıca, ağrı duygusunu indirgeyen ağrı eşiğini yükselten maddelerin (endorfin vb.) salgılanmasını bilinçli ve düzenli masajla artırıcı fizyolojik bilgi ve teknik eğitim gereklidir. Bu da ancak özel masaj okullarıyla sağlanabilir. Ülkemizde maalesef bir tek özgün masaj okulu yoktur. Türkiye sınırları içindeki tüm masörlerin ve masözlerin neyi ne kadar bildiklerini, ne yaptıklarını ehliyetlerini, Sağlık Bakanlığı dahil kimse bilmez!
Uyku insanoğlunun her zaman çok ilgilendiği konular içerisinde yer almıştır. Bunun nedeni her birimizin günlük işlevselliğimizi sürdürebilmek için uyku uyumaya ihtiyacımızın olmasıdır.
Günlük aktivitelerimizi devam ettirebilmek için,verimli olabilmek için bir günde belli sürede uyumamız gerekmektedir. Ve biz,bu gerekli uykuyu alamazsak gün boyu bunun sıkıntısı çekeriz. Unutkan oluruz,sinirliliklerimiz artar, dikkatimiz dağılır, iç sıkıntısı duyarız. Ancak bazen de uykuyu fazla kaçırmaya başlarız. O zaman da, problem olur bizim için. Az uyumak gibi çok uyumakta bir problemdir. Altında yatan sebep araştırılmalıdır. En önemli sebeplerden biri depresyondur. Aşırı uyuma ile birlikte sinirlilik halleri öfke hayattan zevk almama halleri de eşlik edebilir. O zaman konuya daha hassas davranmalı kendimizi bunu sebebine yönelik araştırma yapmaya yönlendirmeliyiz.
Uykunun normali nedir ? diye bir soru sorulursa o zaman şöyle cevap vermek gerekir. Uyku uyuma hususunda herkes için geçerli olan bir normal olmamakla birlikte 6-8 saat normal uyku kabul edilebilir. Gerçi uykunun süresi kalitesi ile alakalıdır. Sık sık uykunun bölünmesi ile uyku süresi artar. Yani verimli bir dinlenme için daha uzun süre uyumak gerekir. Oysa rahat normal sıcaklık ve neme sahip bir ortamda uyanmadan uyunan bir uyku daha kısa da olsa yetebilir. Bu nedenle şartlar da göz önüne alınmalıdır.
Günlük olaylarla etkilenme uyku süresini bozabilir. Mesela sınavımız kötü geçmiş olabilir, eşimizle kavga etmiş olabiliriz yada o gün çok ciddi para kaybetmişizdir. Ama bu tür uyku bozuklukları gelip geçicidir . Sebep ortadan kalktıktan sonra tamamen düzelir.
Bazen de çok uzun uyunabilir. Eğer tembellik etmiyorsak ve uykumuzun aşırı olması çok uzun zamandır varsa ve biz buna rağmen dinlenmemiş kalkıyorsak o zaman ilk önce uyku hijyeni şartlarımızı gözden geçirmeliyiz. Yani yatağımız sağlıklı mı ? Odamızın havası temiz mi? Oda ısısı normal mi ? Geceleri sık sık uyanıyor muyuz ? Tüm bunları gözden geçirdikten sonra hiçbir problemimiz yoksa ve fazla uyumamız hayatımızdaki baz işleri kısıtlamaya başlamışsa artık iş çığırından çıkıyor demektir. Biz uykumuz için bir hekime başvurmalıyız ve sebebe yönelik araştırma yapmalıyız. Kaynağını bulmalı ve bunu halletmeliyiz
İleri yaşlarda, eklemlerde tekrarlayan mekanik zorlamalarla oluşan organik değişikliklere verilen isim. Kireçlenmenin en önemli özelliği, eklem yüzeylerinde kalsiyum tuzlarının birikmesidir. Bu değişiklikler, ağırlık yüklenen eklemlerde daha sık görülür. Genellikle kırk yaş, insan organizmasında kemik sistemi için bir dönüm noktasıdır. Bu zamandan sonra kemiklerde küçük değişiklikler başlar. Harabiyet, yeni kemik oluşum yeteneğinin kaybolması, ostaoporoz(kemiklerdeki kalsiyum içeriğinin azalması) bunlardan bazılarıdır. Bu nedenle yaşlılarda, bütün eklemlerde bir dereceye kadar kireçlenme mevcuttur. Ancak şu unutulmamalıdır ki, normal bir eklem, normal şartlarda, bozulmadan yüz sene bile çalışabilir. Ancak eklemin normal yapısını zorlayan ve çalışma şartlarını ağırlaştıran durumlarda kireçlenme belirtileri ortaya çıkmaya başlar.
Kireçlenmenin sebep olduğu şikayetler: Eklem ağrıları veya kireçlenme sonucu sıkışabilen sinirlerle ilgili ağrılar ve eklem sertliğidir. Hastalık ilerledikçe hareket kısıtlılığı çok kere bir yönde artar ve sabit bir şekil bozuklağu ile sonuçlanır. Ağrı ve kas kasılması olaya hakim olur. Eklem hareketlerinde kıtırtı sesleri duyulur.
Kireçlenmenin en çok görüldüğü yerler: Diz, kalça eklemi ve omurgalar arası eklemlerdir. Kesin tanı, ilgili eklemin röntgen filminin çekilmesiyle konulur.
Kireçlenmenin mutlak bir tedavisi yoktur. Ancak alınacak önlemlerle ve yapılacak tedavilerle, hastalığın ilerlemesi durdurulup, hastanın şikayetleri azaltılmaya çalışılır. Tedavide, hasta eklemin etrafındaki kasların gelişmesini sağlamak, egzersizler, sıcak tatbiki ile kasları gevşetmek, ağrı kesicilerle rahatlatmak sözkonusudur. Kalça ve diz eklemindeki kireçlenmelerde, ekleme binen yükü azaltmak için baston ilk tavsiye edilecek konudur. Baston, sağlam taraftaki ele verilir.
Herhangi bir ısıya maruz kalma sonucu oluşan doku bozulmasıdır. Yanık, genellikle sıcak su veya buhar teması sonucu meydana geldiği gibi, sıcak katı maddelerle temas, asit/alkali gibi kimyasal maddelerle temas, elektrik akımı etkisi yada radyasyon nedeni ile de oluşabilir.
1. derece yanık: Deride kızarıklık, ağrı, yanık bölgede ödem vardır. Yaklaşık 48 saatte iyileşir.
2. derece yanık: Deride içi su dolu kabarcıklar (bül) vardır. Ağrılıdır. Derinin kendini yenilemesi ile kendi kendine iyileşir.
3. derece yanık: Derinin tüm tabakaları etkilenmiştir. Özellikle de kaslar, sinirler ve damarlar üzerinde etkisi görülür. Beyaz ve kara yaradan siyah renge kadar aşamaları vardır. Sinirler zarar gördüğü için ağrı yoktur.
Yanığın vücuttaki olumsuz etkileri nelerdir?
Yanık, derinliği, yaygınlığı ve oluştuğu bölgeye bağlı olarak organ ve sistemlerde işleyiş bozukluğuna yol açar. Ağrı ve sıvı kaybına bağlı olarak şok meydana gelir. Hasta/yaralının kendi vücudunda bulunan mikrop ve toksinlerle enfeksiyon oluşur.
Isı ile oluşan yanıklarda ilkyardım işlemleri nedir?
Ø Kişi hala yanıyorsa paniğe engel olunur, koşması engellenir,
Hasta/yaralının üzeri battaniye yada bir örtü ile kapatılır ve yuvarlanması sağlanır,
Yaşam belirtileri değerlendirilir (ABC),
Solunum yolunun etkilenip etkilenmediği kontrol edilir,
Yanık bölge en az 20 dakika soğuk su altında tutulur (yanık yüzeyi büyükse ısı kaybı çok olacağından önerilmez),
Ödem oluşabileceği düşünülerek yüzük, bilezik, saat gibi eşyalar çıkarılır,
Yanmış alandaki deriler kaldırılmadan giysiler çıkarılır,
Takılan yerler varsa kesilir,
Hijyen ve temizliğe dikkat edilir,
Su toplamış yerler patlatılmaz,
Yanık üzerine ilaç yada yanık merhemi gibi maddeler de sürülmemelidir,
Yanık üzeri temiz bir bezle örtülür,
Hasta/yaralı battaniye ile örtülür,
Yanık bölgeler birlikte bandaj yapılmamalıdır,
Yanık geniş ve sağlık kuruluşu uzaksa hasta / yaralının kusması yoksa bilinçliyse ağızdan sıvı (1 litre su -1 çay kaşığı karbonat -1 çay kaşığı tuz karışımı) verilerek sıvı kaybı önlenir,
Tıbbi yardım istenir (112).
Kimyasal yanıklarda ilkyardım nasıl olmalıdır?
Deriyle temas eden kimyasal maddenin en kısa sürede deriyle teması kesilmelidir,
Bölge bol tazyiksiz suyla, en az 15-20 dakika yumuşak bir şekilde yıkanmalıdır,
Giysiler çıkarılmalıdır,
Hasta/yaralı örtülmelidir,
Tıbbi yardım istenmelidir (112).
Elektrik yanıklarında ilkyardım nasıl olmalıdır?
Soğukkanlı ve sakin olunmalıdır,
Hasta/yaralıya dokunmadan önce elektrik akımı kesilmelidir, akımı kesme imkanı yoksa tahta çubuk yada ip gibi bir cisimle elektrik teması kesilmelidir,
Hasta/yaralının ABCsi değerlendirilmelidir,
Hasta/yaralıya kesinlikle su ile müdahale edilmemelidir,
Hasta/yaralı hareket ettirilmemelidir,
Hasar gören bölgenin üzeri temiz bir bezle örtülmelidir,
Tıbbi yardım istenmelidir (112).
Sıcak çarpması belirtileri nelerdir?
Yüksek derece ısı ve nem sonucu vücut ısısının ayarlanamaması sonucu ortaya bazı bozukluklar çıkar. Sıcak çarpmasının belirtileri şunlardır:
Adale krampları
Güçsüzlük, yorgunluk
Baş dönmesi
Davranış bozukluğu, sinirlilik
Solgun ve sıcak deri
Bol terleme (daha sonra azalır)
Mide krampları, kusma, bulantı
Bilinç kaybı, hayal görme
Hızlı nabız
Sıcak çarpmasında ilkyardım nasıl olmalıdır?
Hasta serin ve havadar bir yere alınır,
Giysiler çıkarılır,
Sırt üstü yatırılarak, kol ve bacaklar yükseltilir,
Bulantısı yoksa ve bilinci açıksa su ve tuz kaybını gidermek için 1 litre su -1 çay kaşığı karbonat -1 çay kaşığı tuz karışımı sıvı yada soda içirilir.
Sıcak çarpmasında risk grupları var mıdır?
Sıcak çarpması için özel bir risk grubu bulunmamakla beraber, diğer hastalık yada yaralanmalar için hassas olan kişiler, sıcaktan da diğer kişilere göre daha çok etkilenirler. Bu kişiler;
Kalp hastaları
Tansiyon hastaları
Diyabet hastaları
Kanser hastaları
Normal kilosunun çok altında ve çok üzerinde olanlar
Psikolojik yada psikiyatrik rahatsızlığı olanlar
Böbrek hastaları
65 yaş üzeri kişiler
5 yaş altı çocuklar
Hamileler
Sürekli ve bilinçsiz diyet uygulayanlar
Yeterli miktarda su içmeyenler
Sıcak yaz günlerinde sıcak çarpmasından korunmak için alınması gereken önlemler nelerdir?
Özellikle şapka, güneş gözlüğü ve şemsiye gibi güneş ışığından koruyacak aksesuarlar kullanılmalıdır,
Mevsim şartlarına uygun, terletmeyen, açık renkli ve hafif giysiler giyilmelidir,
Bol miktarda sıvı tüketilmelidir,
Vücut temiz tutulmalıdır,
Her öğünde yeteri miktarda gıda alınmalıdır,
Gereksiz ve bilinçsiz ilaç kullanılmamalıdır,
Direk güneş ışığında kalınmamalıdır,
Kapalı mekanların düzenli aralıklarla havalandırılmasına özen gösterilmelidir.
Donuk belirtileri nelerdir?
Aşırı soğuk nedeni ile soğuğa maruz kalan bölgeye yeterince kan gitmemesi ve dokularda kanın pıhtılaşması ile dokuda hasar oluşur. Donuklar şu şekilde derecelendirilir.
Birinci derece: En hafif şeklidir. Erken müdahale edilirse hızla iyileşir.
Deride solukluk, soğukluk hissi olur,
Uyuşukluk ve halsizlik görülür,
Daha sonra kızarıklık ve iğnelenme hissi oluşur.
İkinci derece: Soğuğun sürekli olması ile belirtiler belirginleşir.
Zarar gören bölgede gerginlik hissi olur,
Ödem, şişkinlik, ağrı ve içi su dolu kabarcıklar (bül) meydana gelir,
Su toplanması iyileşirken siyah kabuklara dönüşür.
Üçüncü derece: Dokuların geriye dönülmez biçimde hasara uğramasıdır.
Canlı ve sağlıklı deriden kesin hatları ile ayrılan siyah bir bölge oluşur.
Donukta ilkyardım nasıl olmalıdır?
Hasta/yaralı ılık bir ortama alınarak soğukla teması kesilir,
Sakinleştirilir, kesin istirahata alınır ve hareket ettirilmez,
Kuru giysiler giydirilir,
Sıcak içecekler verilir,
Su toplamış bölgeler patlatılmaz, bu bölgelerin üstü örtülür,
Donuk bölge ovulmaz, kendi kendine ısınması sağlanır,
El ve ayak doğal pozisyonda tutulur,
Isınma işleminden sonra hala hissizlik varsa bezle bandaj yapılır,
El ve ayaklar yukarı kaldırılır,
Tıbbi yardım istenir (112).
Modern pskiyatri, dayanılmaz aşk acıları çekenleri elektroşokla tedavi ediyor. Kesin çözüm veren bu yöntemle âşıklar birkaç günde yeniden eskisi gibi gülüp eğlenen, hayat dolu insanlara dönüşüyor.
İnsanoğluna dağlar deldiren, ordular seferber ettiren, ülke ülke gezdirip perişan eden, şiirlere, şarkılara, romanlara esin kaynağı olan, efsaneler büyüten aşk acısına modern pskiyatri çözüm üretti. Memory Center Nöropsikiyatri Merkezi uzman doktorlarından Oğuz Tan, aşk acısının kimyevi ilaç ve elektroşokla tarihe karıştığını söylüyor.
Uzman doktor Oğuz Tan, aşk acısı, âşıkların psikolojisi ve aşkın çeşitli kişiliklerde nasıl yansıdığını ortaya koyan araştırmalar yapıyor. Aşk acısı yaşayan kişinin kendisini değersiz, yetersiz, önemsiz, çirkin ve aptal hissedebileceğini ve zihninin sürekli olumsuz düşüncelerle meşgul olacağına dikkat çeken Tan, aşk acısı çekenlerin eskiden hoşlandığı şeylerden zevk almaz hale geldiklerini söylüyor. Oğuz Tan şöyle konuşuyor: "Aşk acısı çekenler hiçbir şeye istek duymazlar. Aşırı derecede halsiz ve yorgun olurlar. 'Aşktan yatağa düştü' dedikleri durum, depresyona giren kişinin isteksizlik ve bitkinlik sebebiyle asgari günlük faaliyetlerini bile yerine getirememesi halidir."
Uyku kaçar, iştah azalır
"Depresif âşığın genelde uykuları kaçar, iştahı azalır, zayıflar, erir. Bazıları ise bütün gün uyur, uyandığı zaman ise buzdolabına koşar" diyen Dr. Tan, geceyi gündüz gündüzü ise gece yapmış âşıklara sık rastladıklarını ifade ediyor. Aşk acısı çekenlerin arasında yatağa düşen âşıkların yanı sıra şiddetli huzursuzluk sebebiyle yerinde duramayan, sürekli dolaşan, oturduğu yerde bile her yeri kıpır kıpır oynayan, sürekli sigara içen, bıyıklarını yiyen, parmak çıtlatan âşıkların da var olduğunu söyleyen Tan'a göre depresyona girmiş âşıkta dikkat, hafıza ve konsantrasyon bozuluyor. Bu âşık öğrenciyse dersleri inişe geçiyor, çalışıyorsa iş performansı düşüyor.
Egosu güçlü olan kazanıyor!
Kişilik yapısının insanların aşkı ve aşk acısını yaşama biçimlerini etkilediğini söyleyen Oğuz Tan, ego gücü yeterli, problem çözme becerileri gelişmiş, savunma mekanizmaları olgun kişilerin aşk acısını nispeten az hasarla atlattığını, hatta bu acıyı kazanıma dönüştürebildiklerini ifade ediyor. Tan'a göre hayata uyum sağlamak yerine tam tersine daha da uyumsuz hale gelenler ise aşk acısını kendine ve insanlara güvensizliğe, öfkeliliğe, alkol ve madde kullanımına, intihar düşüncelerine ve hatta intihara dönüştürüyor.
Uzm.Dr.Oğuz Tan aşk acısı çekenlerin neler yapması gerektiğini ise şöyle anlatıyor: "Klasik tıp metinlerinde bu derin acıya çare olarak hoş sohbet ve bilge kişilerle bulunmak, satranç oynamak, spor yapmak, ibadetle meşgul olmak, müzik dinlemek tavsiye ediliyor. Ancak, aşk acısı depresyona dönüştüyse, bu artık tıbbi bir durum kabul edilmeli ve tıbbi yöntemlerle tedavi edilmelidir. Aşk yüzünden intihar teşebbüsünde bulunan bir kişi, ilaçlarla veya elektroşok gibi diğer biyolojik yöntemlerle birkaç hafta içinde tekrar gülen, şaka yapan, enerjik ve verimli biri haline gelebilir. Büyük aşkların kimyevi maddeler veya elektrik akımı karşısında böylesine dayanıksız olması insanlara tuhaf gelebilir. Vurgulayalım, biyolojik yöntemlerle tedavi edilen aşk, depresyona dönüşmüş, yani 'marazi' hal almış aşktır."
KARA SEVDAYA DÜŞENLER İÇİN
Psikiyatriste veya psikoloğa gitme imkanı olmayanlara ise, şifayı 'nevrotik olmayan' edebiyat eserlerinde aramalarını öneren Tan, Romeo ve Juliet'i evlendirip sonrada dalga geçen 'Bir Tarla Kuşuydu Jülyet' adlı oyun gibi eserleri izlemelerini tavsiye ediyor.Tan'ın aşk acısı çekenlere önerdiği diğer yazarlar ise şunlar: Divan Edebiyatı şairi Nedim, Kemalettin Kamu, Attila İlhan ve Tasavvuf edebiyatından Şeyh Galip. Yakup Kadri'nin en az bilinen romanı; 'Hep O Şarkı'. Reşat Nuri'den 'Damga'. Pınar Kür'ün 'Bitmeyen Aşk'ı. Leyla Erbil'in son 25 yılın en iyi 20 romanı arasında gösterilen 'Mektup Aşkları.' Tan, Münir Nurettin'in az bilinen, ama çok güzel bir Nihavent şarkısını da aşk acısı çeken herkesin bulup dinlemesini hararetle tavsiye ediyor; "Gezerken yağmurda rüzgarda karda, Ben bir şimşek gibi çakar giderim, Bana gülmese de hayatın yüzü, Ben ona gülerek bakar geçerim."
Tedavi görmesi gereken âşıklar
ŞÜPHECİ ÂŞIK
Çok kıskançtır, sudan sebeplerle aldatıldığı şüphesine kapılır, zihni hep ihanete uğrayacağı düşüncesiyle meşguldür. Ketumdur, duygu ve düşüncelerini paylaşmaz. Söylenenlerin ve görünenlerin arkasında başka şeyler olduğunu düşünür. Çok alıngandır.
YALANCI ÂŞIK
Toplum kurallarına uymaz, kanunla başı derde girer. Kız kaçıranlar, tecavüz edenler, acımasızca kadın dövenler genellikle bunlar arasından çıkar. Sorumsuzdur. Belli bir işte sebat edemez. Mali yükümlülüklerini yerine getirmez. Pişmanlık duygusu yaşamaz.
KENDİNE ÂŞIK OLAN ÂŞIK
Çok önemli biri olduğunu düşünür. Başarı ve yeteneklerini abartır. Özel ve biricik olduğuna inanır. İnsanları sömürür, kendi çıkarları için başkalarını kullanmaktan çekinmez.
OYUNCU ÂŞIK
İlgi odağı olmadığı durumlarda rahatsızdır. Duyguları yüzeyseldir, sığdır, hızla değişir. Dikkat çekmek için dış görünüşünü kullanır. Üslubunda ayrıntılara yer vermez. Anlattıklarında dış görünüşler hakimdir. Hal ve hareketleri abartılıdır.
İSTİKRARSIZ ÂŞIK
Bir gün sevdiğine aşırı değer verir, ertesi gün yerin dibine batırır. Bazı kişiler yücenin yücesi, bazıları aşağının aşağısıdır. Ani hareketleri vardır. Aşırı para harcayabilir. Sinirini kontrol edemez.
BAĞIMLI ÂŞIK
Günlük kararlarını bile başkalarına danışmadan, bol miktarda nasihat ve güvence almadan veremez. Hayatının önemli alanlarına ait sorumlulukları başkalarının yüklenmesini bekler. Bir ilişkisi bittiğinde acilen başka bir ilişki arayışına girer.Yalnız kalmaktan aşırı derecede korkar.
KURALCI ÂŞIK
Zihni ayrıntılarla, kurallarla, listelerle, düzenle, organizasyonla, şemalarla sürekli meşguldür. Mükemmeliyetçidir. Hedeflediği standartlar hiçbir zaman gerçekleşmeyeceği için, projelerini bir türlü bitiremez. Kendisine işe ve verimli olmaya adamıştır.
ÇEKİNGEN ÂŞIK
Çekingen insanlar genellikle sevgili bulamazlar. Bunların arasından büyük platonik âşıklar çıkar. Dolayısıyla çekingen âşık çoğu zaman karşımızdaki kişi veya bizi terkeden sevgili değil, tanımadığımız gizli hayranımızdır.
Düzenli ve uzun süreli alkol tüketenlerde karaciğer hastalıklarının oluşma riski artıyor.
Memorial Hastanesi Genel Cerrahi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Koray Acarlı alkol tüketiminin karaciğeri nasıl etkilediğini anlattı:
"İçki içildiğinde, alkol mide ve bağırsaklardan emilerek kana karışır. Alkolün parçalandığı yer karaciğerdir. Ancak karaciğerin birim zamanda zararsız hale getirebileceği alkol miktarı sınırlıdır.
Bu sınırın üzerinde alınan alkol tüm vücudu, özellikle de beyni ve kalbi etkiler. Karaciğerin fazla miktarda alkolü zararsız hale getirme işlemi sırasında, diğer fonksiyonları aksar. Hele bu işlem çok uzun sürer ise karaciğer hücreleri hasar görebilir, yapısal değişikliklere uğrayabilir.
Bazı durumlarda karaciğerde alkolik hepatit veya siroz gelişebilir. Ancak, böylesi hasarın olabilmesi ya da bunun kalıcı bir hasar haline gelmesi için, içilen miktar kadar süre de önemlidir. Uzun süre belli bir miktarın üzerinde alkol alanlarda kalıcı hasar olasılığı artar."
'Kadınlar alkole karşı daha hassas'
Karaciğerin metabolize edebileceği alkol miktarının sınırlı olduğunu belirten Prof.Dr. Koray Acarlı, günlük alınabilecek alkol miktarını da değindi:
"Bu, kişinin kilosu, cinsiyeti gibi özelliklerine bağlıdır. Karaciğerin belli bir süre içinde metabolize edebileceği alkol miktarı sınırlıdır. Bunun üzerinde kullanımlarda alkolün hücreler üzerinde etki süresi uzar.
Öte yandan, kadınların alkole bağlı karaciğer hasarı açısından daha duyarlı olduğu bilinmektedir. Alkol alımı ile ilgili, tespit edilmiş kesin bir zararsızlık limiti yoktur. Genel olarak kabul edilen görüş, günde 10-15 g alkolün bir sorun olmayacağı yönündedir.
Örneğin, yüzde 10 alkol içeren içecekten bir bardak içilmesi gibi. Ayrıca alkol ile birlikte ilaç kullanılması durumunda alkolün karaciğere vereceği zarar artabilir. Bu nedenle, eğer ilaç alırken alkol alacaksanız, konuyu mutlaka doktorunuza danışınız."
Alkolün karaciğere verdiği zararın geç fark edildiğini belirten Prof.Dr. Acarlı, erken teşhis için alkol tüketen kişilerin düzenli kontrol yaptırmalarını önerdi:
"Genellikle, karaciğer hastalıklarında bilinen, karaciğer hücrelerinin yaklaşık dörtte üçü hasar görmeden bir şikayetin ortaya çıkmadığı. Dolayısı ile, böyle bir şikayet ortaya çıktığında yapacak fazla bir şey yok.
Karaciğer hastalıklarının başlıca belirtileri, yorgunluk, halsizlik, iştahsızlık, enfeksiyonlara karşı direnç düşüklüğü, sarılık, karın boşluğunda sıvı toplanması, adale erimesi, sindirim sisteminden ciddi kanamalar, beyin ve böbrek fonksiyonlarında bozukluklar.
Olay kalıcı hale gelmeden erken fark edilir ve alkol kesilir ise, karaciğer hücreleri kendini yenileyebilir. Her alkol alanda karaciğer hasarının gelişmeyeceğini unutmamak gerekir.
Böyle bir kalıcı karaciğer hasarının oluşabilmesi için 8-10 yıl devamlı ve belirli bir miktarın üzerinde alkol almak gerekir. Her durumda alkolün kesilmesi, karaciğer fonksiyonlarında belirgin düzelme ile sonuçlanır."
Karaciğerinize iyi davranın
" Gereksiz ilaç kullanmayın.
" Doktorunuzun önerisi dışında ilaçları karıştırmayın.
" Sokakta satılan ilaçları kullanmayın.
" Alkol tüketiminize dikkat edin. Eğer içecekseniz, günde iki kadeh veya azı ile yetinin.
" Alkol ile diğer ilaçları birlikte kullanmayın.
" Böcek ilaçları, değişik kimyasallar içeren boya spreyleri gibi maddeleri solumamaya özen gösterin.
" İyi ve dengeli beslenmeye özen gösterin.
" Yağlı ve kızartma gıdalardan uzak durun.
" Füme ve tuzlanmış gıdaları azaltın.
" Taze sebze meyve ve lifli gıdaları tercih edin.
" Düzenli spor yapın.
Uyarılar bunlar dikkat edelim arkadaşlar
Karadeniz ve Güneydoğu Anadolu bölgelerindeki hipertansiyon hastalarının önümüzdeki 10 yıl içinde felç geçirme riski, diğer bölgelerden daha yüksek çıktı. Türk Kardiyoloji Derneği Hipertansiyon Çalışma Grubu, hipertansif hastalarda inme riskini araştırdı. Araştırma, 7 bölgede, 22 ilde, 54-88 yaş arası 6 bin 790 hipertansiyon hastasıyla yapıldı ve 13 ay sürdü.
Erkekler daha riskli!!!
Hastanelere başvuran hastaların önümüzdeki 10 yıl içindeki inme riskinin hesaplandığı araştırmanın sonuçları Çalışma Grubu Başkanı Prof. Dr. Giray Kabakçı tarafından açıklandı. Araştırmada hastaların yüzde 17'sinin önümüzdeki 10 yıl içinde inme geçirme riski bulunduğu belirlendi. Bu oran, erkeklerde yüzde 21, kadınlarda ise yüzde 15 olarak tespit edildi.
Korunmak için ne yapmalı?
Araştırma, bölgesel farklılıkları da ortaya koydu. Karadeniz ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yaşayan hastaların yüzde 19'unun 10 yıl içinde inme geçirme riski bulunurken, diğer bölgeler için bu oran yüzde 17 olarak saptandı. Kabakçı, hipertansiyondan korunmak için sebze ağırlıklı beslenme, tuzu azaltma, egzersiz ve kilo verme önerilerinde bulundu.