Kırk Dev - Kırk Dev Hikayesi



Vakti zamanında bir padişahın üç kızı varmış. Padişah bir gün veziriyle bir gezintiye çıkmış. Az gitmişler uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Yürümekten yoruldukları sırada karşılarına yüksek sütunlarla çevrili bir kale çıkmış. Padişahla vezir kalenin açık kapısından içeri dalmış. Güzel bahçeler ve halılarla süslü sofadan geçip dayalı döşeli odaları seyretmişler. Kalenin balkonlarından birinde bir altın sandalye gözlerine çarpmış.
Padişah şaşkınlıkla:

-Bu nasıl bir yer böyle? Mükemmel bir saray olduğu halde içinde kimsecikler yok.

Vezir:

-Doğru söylüyorsunuz padişahım, hele şu altın sandalyenin burada duruşunu bir türlü anlayamadım, demiş.

Padişahla vezir konuşa konuşa kaleden çıkıp kendi saraylarına doğru ilerlemişler. Padişah vezire: "Benim kızlar gezmeyi, görmeyi çok sever. Onları birer birer buraya gönderelim. Birer gece kalsınlar, bakalım burası kime ait anlayabilecekler mi?" demiş.

Vezir:

-Olur padişahım, demiş. İlk gün büyük kızı, ikinci gün ortanca kızı, üçüncü gün de küçük kızı getiririm diye eklemiş.

Akşama doğru padişahla veziri saraya varmış. Gördüklerini karısıyla kızlarına anlatmış. Kızlar meraklanmış. Üçü de sarayı görmek istediğini söylemiş. Anneleri karşı çıksa da kızlar dinlememiş.

Ertesi sabah padişahın büyük kızı vezirle yola koyulmuş. Kaleye varınca vezir her tarafı gezdirmiş. Altın sandalyeyi göstererek sabaha kadar gözünü kırpmadan burada oturmasını söylemiş. Ertesi gün olup bitenleri de babana bir bir anlat, demiş.

Kız etrafı seyrederek bekliyormuş. Gece ilerledikçe korkmaya başlamış. Kalkıp içeri gitmeyi düşünürken bir gürültü kopmuş. Karşısında duran duvar yarılmış. İçinden uzun boylu, iri yarı deve benzeyen bir adam çıkmış. Elinde de kesilmiş, temizlenmiş bir kuzu varmış. Kızın yanından geçerek bir yere girip kaybolmuş. Kız korkudan bayılmış. Ertesi sabah vezir gelmiş. Kıza ne gördüğünü sormuş. Kız: "Korkudan az daha ölecektim, beni hemen saraya götür. Gördüklerimi söyleyemem." demiş.

Ertesi gün ortanca kız gitmiş. O da aynı şeyleri yaşamış. O da korkudan soluğu sarayda almış. Ve gördüklerinin hiçbirini anlatmamış.

Üçüncü gün sıra küçük kızdaymış. O da altın sandalyeye oturup beklemeye başlamış. Yine dev elinde kesilmiş bir kuzuyla çıkıp gelmiş. Yine hiçbir şey demeden bir odaya girip kuzuyu bırakıp kaybolmuş. Devin gittiğini anlayan küçük kız içeri girmiş. Devin bıraktığı kuzu etinden lezzetli yemekler pişirmiş. Karnını doyurup sandalyede beklemeye başlamış. Ertesi sabah vezir gelmiş. Küçük kız çok şey gördüğünü; ama daha çok şey öğrenebilmek için bir gece daha kalacağını söylemiş. Vezir şaşkınlık içinde saraya dönmüş. Ablaları bu işten bir şey anlayamamış.

Gelelim kaleye. Meğer elinde kesilmiş kuzuyla balkona giren, dev kılığına girmiş bir şehzadeymiş. Kaleye giren insanları deniyormuş. Kızın pişirdiği yemekleri yerken cesaretine hayran kalmış. Ertesi gün yine aynı şeyler yaşanmış. Kızın yanından geçerken: "Sabreden sonunda kazanır." demiş. Kız yine güzel yemekler yapmış. Dev yine yemekleri yemiş. Ertesi gün vezir gelince kız yine gitmek istememiş. Vezir bakmış ki kız hem cesur hem de sabırlı, gitmeye niyeti yok. Üstelik ondan mutfakta giymek için takunya istemiş. Vezir kalkıp gitmiş. Ertesi gün takunyaları getirmiş. Takunyaları büyük ablan gönderdi. Çok değerliymiş. Yüz altına almış. Parasını istiyor, demiş.

Vezir gidince kız takunyaların parasını nasıl ödeyeceğini düşünmeye başlamış. Çare bulamayınca da gözlerinden yaşlar dökülmüş. Dev yine kızın yanından geçerken "Sabreden sonunda kazanır." diyerek geçip gitmiş. Kızcağız yine yemekler yapmış. Karnını doyurup uykuya dalmış. Sabah kalkıp takunyalarını giyecekken bir de ne görsün? Takunyaların üzerinde bir altın kesesi duruyormuş. İçinde de tam yüz altın varmış. Kız sevinçle bu altınları vezire vererek bu sefer de tarak istemiş.

Vezir tarağı getirmiş. Bunu da ortanca ablası göndermiş. Fildişinden olduğu için çok kıymetliymiş. O da iki yüz altın istiyormuş. Kızcağız saçlarını taramış. İki yüz altını nasıl bulacağını düşünmeye başlamış. Yine dev gelmiş. Yine yemekler yapılmış. Derken sabah olmuş. Kız saçlarını tararken yukarıdan altın dökülmeye başlamış. Tam iki yüz altın oluncaya kadar devam etmiş. Meğer dev altın torbasını tavana asmış. Altınların düşeceği kadar da küçük bir delik açmış. Küçük kız altınları vezire teslim edince vezir yarın bütün saray halkı sana yemeğe gelecek, demiş.

Kız bu haberi duyunca aklı başından gitmiş. "Onların karnını bir kuzuyla nasıl doyuracağım, o kadar yemeği nasıl yapacağım?" diye düşünürken yastığın üzerinde bir kağıt bulmuş. Kağıtta: "Ocağın kenarındaki sopayı üç defa yere vur." yazılıymış. Kız sopayı vurunca bir kapı açılmış ve içeriye kırk tane dev girmiş. Kız korkudan bayılacakmış. Bereket versin devlerin yüzü gülüyormuş. Kıza boyun eğerek "Emret!" demişler. Kızcağız o vakit rahatlamış. "Ne istersem yapabilir misiniz?" diye sormuş. Onlar da her şeyi yapabileceklerini söylemişler. Kız derdini anlatmış. Devler işe koyulmuş. Çeşit çeşit yemekler, tatlılar, börekler yapılmış. Sarayın açılmayan kapıları açılmış. Her taraf süslenmiş. Kız denetlemek için sarayın salonuna girince kendisini yakışıklı bir delikanlı karşılamış. Delikanlı kendini tanıtmış. Ben buraların padişahıyım, demiş. Denediğim genç kızlar içinde seni beğendim. Sen hem cesur, hem sabırlı çıktın. Üstelik çok da lezzetli yemekler yapıyorsun. Bu akşam seni ailenden isteyeceğim, demiş. Bunları şaşkınlık içinde dinleyen kız kendini rüyada sanıyormuş. Ertesi gün ailesi gelmiş. Misafirler ağırlanmış. Ardından genç şehzadeyle kızın nikahı kıyılmış. Kırk gün kırk gece düğün yapılmış. Küçük kız sabrın ve cesaretinin mükafatını görmüş. Onlar ermiş muradına, darısı tüm cesurların ve sabırlıların başına.

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 461
favori
like
share