Dinle Küçük Fotoğrafçı - Cenk Pekcanattı

Sözcüğün tam anlamıyla özgürsün sen: Kuramsal ve felsefi olarak kendini eğitmemek, üretilen işlere eleştiri getirmemek, fotoğrafa can-ı gönülden katkıda bulunanları, şakşakçılara tercih edipte, takdir etmemek konusunda özgürsün. “Nazariyat, felsefe ne işe yarar ki, fotoğraf makine ile çekilir.” diyorsun. Küçük fotoğrafçı egonu, koca tele objektiflerle donattığın makinenle, lebalep dolu teçhizat çantanla güçlü kılmaya çalışıyorsun. Optiklerin değil düşüncelerin ve eylemlerin büyük olsun küçük fotoğrafçı.

Herkesle aynı ortamı paylaşırken, bir fotoğraf sergisi ya da gösterisi hakkında, gerekçelerini sıralayarak yakındığını duymadım hiç. Nasıl olsa falanca galeride sergileniyor, filanca salonda gösteriliyorsa iyiydi senin için. Kafanı hiç yormadan, kaygısızca alkışlayabilirdin.

Bilmem ne kadar zamandır ülke fotoğrafına hizmet ediyorum masallarını dinlediklerin, senin cahilliğinden her daim nemalanmak maksadıyla, dolmalarını hizmetmişçesine sana yutturdular. Tamamen ‘(ç)alıntı’ ya da ‘(ç)eviri’ olan kitaplarını – özgünmüşçesine – sana sattılar. Tabiri caizse değil; harbiden de sattılar. Sözde fotoğraf hizmetkârlarından bir diğeri, kitabının taslaklarını koca baskılar halinde bastırıp, sergi düzenleyerek sineğin kanadından yağ da çıkarttı. Onlar her biri karbon kâğıdıyla çoğaltılmışçasına – türdeş ve de formülleştirilmiş – vasat altı fotoğraflarından sana sergiler sundular. Sen bu görselleri “iyi fotoğraf” olarak ölçüt belledin, kopyalamakta sorun görmedin. Böylelikle küçük fotoğrafçı, tek çiçekli baharların yalancı çıktı, fotoğrafın daracık kalıplara tıkılıp kaldı.

Egemenlere, ellerindeki gücü küçük fotoğrafçı üzerinde deneme yetkisi veriyorsun. Oysa onların kimi daha üç-beş yıl öncesine kadar güneyde inci-boncuk satarak “çiçek çocukçuluk” oynuyorlardı. O zamanlarda fotoğrafla alakaları dahi yoktu. Sendeki söğüşlenebilme potansiyelini görüp, şehre indiler. Kimiyse fotoğrafla ilgili çıkar çatışmaları yüzünden karı-koca birbirlerini bıçakla kovalıyordu. Ama seni fark edince çıkarları için barıştılar. Tüm bireysel farklılıklına rağmen senin “üst kimlik arayışı” saplantını, zafiyetini iyi etüt ederek, otuz iki kısmı tekmili birden seni sömürmeyi kendilerine marifet bildiler. Bilgi, deneyim ve tecrübeleriyle, senin gözünü açmak hiçbir zaman görevleri olmadı. Aksine gözünü bağladılar ki sömürebilsinler.

Bana popülerliklerini kullanarak seni atölyelerinde, kurslarında içeriği boş konularla materyalist anlamda sömürenlerden yakınıyorsun. Üstelik ilk oturumun ardından onlara gitmekten vazgeçtiğini itiraf ediyorsun. Sana, “Neden ona gitmeyi tercih ettin?” diye soruyorum. “Popülerdi.” Diyorsun. Ardından, “Peki neden gitmekten vazgeçtin?” diye soruyorum. “Kalabalık, orada bir şeyler öğrenmek imkânsız” diyorsun. Bu sefer sana, “Neden bana gelmeyi tercih ettin?” diye soruyorum. ”Samimiyetin” diyorsun. Benim samimi olduğumu bana gelmeden önce nereden biliyorsun? Demek ki sen tamamen “dayatma” ya da “rastlantısal” bir güdüyle tercihte bulunuyorsun. Kendi fotoğrafını nasıl çekebileceksin ki küçük fotoğrafçı? Sen çobanın seni gütmesine mahkûm kuzu musun ki? Gittiğin sözde fotoğraf merkezinde, kahvenin jetonla alındığından yakınıyorsun. Fakat eleştirdiğin kişinin kendi galerisindeki sergisinin açılışında, elini ilk sıkan da sen oluyorsun. O zaman neden yakınıyorsun? Yoksa o yerlerin birer ticarethane olduklarını unutuyor musun?



Vasat fotoğrafçıyı saygıyı hak etmese de bir kaidenin üzerine yerleştiriyorsun. Çünkü onun ağzı laf yapıyor. Oysa sen dilsizsin; seni temsil edecekler diye, güçlülerin ya da art niyetli güçsüzlerin daha da güçlü olmasına rıza gösteriyor, aldatılanın her zaman sen olduğunu en son sen fark ediyorsun. Biliyor musun küçük fotoğrafçı gerçeği söylemek gerekirse, tüm bunları da sonuna kadar hak ediyorsun.

Fotoğraf dernekleri kurarak örgütleniyor ya da mevcut olanlara üye oluyorsun. Aylık programlar hazırlıyor, sergiler, gösteriler, paneller tertipliyorsun. Bak bu güzel! Bunun için canı gönülden senin adına seviniyorum. Bu örgütlerin fotoğrafı geliştirmek adına birbirleriyle koordineli çalışmalar yapmasını diliyorum. Çünkü küçük fotoğrafçı, camiamız içinde yakınlaşmaya ihtiyacımız var. Iraklaşmaya değil…

Fakat sürekli bir yarışmadır tutturmuşsun. Ulusal ya da uluslararası bir yarışma oldu mu bireysel ya da toplu (takım) halde iştirak ediyorsun. Sonra aldığın sonuçları –şovenist bir usulde– bas bas bağırarak her platformda anons ediyorsun. Küçük fotoğrafçı, sana “Ne işe yarıyor bu yarışmalar?” diye soruyorum, sen bana, “Beni motive ediyor, bolca fotoğraf üretmemi sağlıyor” diyorsun. Sorun nicelikte değil ki, küçük fotoğrafçı hiçte olmadı. Sorun nitelikte. Sürekli kartpostal fotoğrafları çekerek, kötülerin bile iyi gözüktüğü ters ışık fotoğraflarına takılı kalarak, çiçek-böcek, ipte asılı çamaşırlar, sümüklü çocuklar fotoğraflayarak, bir sonuca varamazsın. Bir gün arkana döner bakar ve görürsün ki; az gitmiş, uz gitmiş dere tepe düz gitmiş, ama sadece bir arpa boyu kadar yol almışsın. Ayrıca küçük fotoğrafçı sana, neden ödülü sembolik olan yarışmalara daha az iştirak ettiğini soruyorum. Bu sorumu sürekli cevapsız bırakıyorsun. Bende bu nedenle motivasyonun “yüksek meblağa” ve “saygın ünvana” bağlı olduğunu çözümlüyorum.

Akademisyenleri titrleri nedeniyle sorgusuzca onaylıyorsun. Onların içinde, fotoğraf neferi olanlar kadar, onu sömürenler de olduğunu görmezden geliyorsun. İsteksiz memurluklarının hakkını vermek yerine, kuralları hiçe sayarak özel kurumlarda profesyonelce çalışanları eleştirmek dursun, memnuniyetle karşılıyorsun. Faydalanmak için yanlarında mantar gibi bitiyorsun. Onlara para ödüyorsun. Onlar ki, birçoğu ezik egoları nedeniyle, öğrencilerine yol göstermiyorlar. Bir torna tezgâhı gibi körpe potansiyelleri yontarak, sadece tarzlarının idame etmesini sağlıyorlar. Fotoğrafa hiçbir şey katmıyor, katmaya çalışanları ise sıfatlarının onlara tanıdığı imkânları kullanarak engelliyorlar.



Ben sana tüm bunları anlatırken, ilk fırsat bulduğunda konuyu değiştirip bana, hala hangi fotoğraf makinesini tavsiye ettiğimi soruyorsun. Ben sana sabret, eğilimlerini ufak ufak tespit edelim, ardından kendi kararını kendin verirsin diyorum. Sen bu sefer “Canon mu?” yoksa “Nikon mu?” şeklinde sorunu değiştiriyorsun. Ben söylediklerimi tekrarlayınca da başlıyorsun infazıma…

“Kim oluyorsun da bana nutuk çekiyorsun?” korkuyla küçülmüş göz bebeklerinde okuyorum bu soruyu. Senin saygısız ağzından çıkıyor bu soru, küçük fotoğrafçı. Yargısız infazınla, benim yıllardır neleri riske ederek, ne gibi fedakârlıklarda bulunarak seni cehalet uykundan uyandırma mücadelesi verdiğimi görmezden geliyorsun. Çünkü bana savrulan tehditlerin, karalamaların ve başıma örülmeye çalışılan çorapların birine dahi şahit değilsin. Bende bunları şahsi propagandamı yapma fırsatı olarak görmüyorum. Kendime saklıyorum. Yüreğim, zihnim ve kalemimle savunuyorum seni küçük fotoğrafçı, zoru seçiyorum.

Sen beni; “kendini bilmez”, “tuzu kuru”, “fildişi kulede yaşayan aydın bozması” gibi yaftalarla etiketlemişsin. Oysaki geçen bunca zamanda üç-beş sergi açıp, gösteri yapsaydım. Belki bir-iki de tırı-vırı fotoğraf kitabı çıkartsaydım. Hatta üstüne üstlük çene suyuna çorba muhabbetlerle de seni bir güzel aldatsaydım. O zaman kolçaklarının her biri, birinizin omzu olan tahta oturturdun beni, küçük fotoğrafçı. İhya ederdin. Şimdiki gibi aforoz değil…

Sen küçük fotoğrafçı, gücünü kullanma yöntemini bilmiyorsun. Fotoğraf sektörünün ürettiği her türlü malzemenin %95’ini senin tüketerek bu sektörü ayakta tuttuğunu, senin bilinçlenerek, üretilen işlere eleştiri getirdiğinde niteliksizliklerin had safhada azalacağını unutuyorsun. Ben sana sadece bunu hatırlatmaya ve ütopik olmadığını fark ettirmeye çalışıyorum. Sana rağmen de sürdüreceğim.



Geleceğe Bakış

Geleceğini söyleyemem sana; bilmiyorum. Benliğini keşfeder, nam-ı cihanca bilinen bir fotoğrafçı mı olursun, kolektifsindir de, “Türk Fotoğraf Ekolü”nü mü oluşturursun yahut da derin cehalet uykundan uyanırda camiandan tüccarları, şarlatanları, hırsızları cımbızla ayıklar mısın bilemem. Ancak önümüzdeki üç-beş ya da on yıl içinde neleri yapamayacağını söyleyebilirim.

“Şuna da bakın! Ne de hayalci! Neleri yapamayacağını biliyor. Bir fotoğraf diktatörü mü bu!”

Senin küçüklüklerinden istifade edip, diğerleri gibi bende bir fotoğraf diktatörü olabilirim fakat ben bir diktatör değilim.

“Peki, senin bu sivri akıllılığının kaynağı nedir?”

“Sivri’ mi? Güldürme beni! Neyse senin insan mantığın, başka nesi olacak!”

“Hele hele! Benim derinliğimden alıyormuş aklını! Benim derinliğim filan yok ki! “Bana söylerler ben yaparım.”, “Bana ‘şimdi’ derler; ben alkış tutarım”, “Acaba derinlik dediği de ne ola ki?”, “Alan derinliği” mi acep?”

Senin derinliğin olmaz olur mu hiç? Var ama sen ayrımında değilsin, küçük fotoğrafçı.

Kendi derinliğinden ödün patlıyor. Bu yüzden onu görmüyor, hissetmiyorsun. Bu derinliğe baktığında uçurumun kenarındaymışsın gibi başın dönüyor. Yuvarlanıp kendini yitirmekten korkuyorsun; aslında kendini bırakman gerekir. İçten bir inançla kendine varmak istediğinde bile sürekli acımasız, kıskanç, açgözlü, küçük biri çıkıyor ortaya.

Eğer bir iç derinliğin olduğuna inanmıyor olsaydım, sana bu nutku çekmezdim. Benim o derinlikten haberim var, bunu öncelikle çaylaklığımda geçirdiğim kendi “küçük fotoğrafçı” hastalığımdan biliyorum. Atölyemde yaptığımız fikir teatilerinde, kapalı toplantılarda yaptığın veryansın eleştirilerde, bulguladım bunu.

Sonuçta, 170 yıllık cehalet döneminde bugün yaptıklarını yapabildiğin için, gelecekte ne yapmayacağını söyleyebilirim sana, bu hakkı da kendime “anamın ak sütü gibi helal” görürüm. Çünkü duygusal değilimdir. Sadece mevcut koşulları rasyonel biçimde değerlendirmekteyimdir.

“Artık dinlemek istiyor musun?”

“Güzel düşleri neden dinlemeyeyim? Fakat bil ki, her şey yine aynı. Ben kendi düşünceleri olmayan küçük bir fotoğrafçıyım, başka bir şey değil."

Dinle beni! “Küçük Fotoğrafçı” söylencesinin ardına gizleniyorsun, fotoğrafçılar ve işleri hakkında yorum yapmaktan, karşına bu yüzden bir saffı almaktan korkuyorsun!

Gelecekte yapacağın ya da yapmayacağın şeylerin ilki, kendini artık fikri olmayan biri gibi hissetmeyeceğin ve “Ben kimim ki?” demeyeceğin. Kendi fikirlerin var ve gelecekte bunu anlamamayı, açıklamamayı ve savunmamayı sadece fotoğrafa karşı yapılan bir ayıp değil bir yaşam ayıbı olarak da göreceksin.

“İyi ama benim düşüncelerime fotoğraf kamuoyu ne diyecek? Kendi fikrimi söyleyecek olsam beni böcek gibi ezerler.”

“Kamuoyu dediğin şey küçük fotoğrafçı, bütün küçük fotoğrafçıların düşünce ürünüdür. Her küçük fotoğrafçının içinde doğru ve yanlış görüşler vardır. Küçük öbür fotoğrafçıların yanlış düşüncelerinden korktukları için hatalı düşünürler. Bu nedenle fotoğrafa dair doğru düşünce çıkmaz öne. Söz gelimi sen artık saygı görmediğine inanmayacak; fotoğraf camiasının temel taşıyıcısı olduğunu bileceksin… Dur, nereye gidiyorsun? Korkma! Fotoğraf camiasının temel taşıyıcısı olmak hiç de kötü değil!”

“Fotoğraf camiasının temel taşıyıcısı olmak için ne yapmalıyım?”

Bir şey yapman gerekmez. Şimdi ne yapıyorsan yapmayı sürdürmelisin. Makro fotoğrafları çekecek, fotoğraf üzerine tartışacak, yarışmalara katılacak, gittiğin derneğe gitmeyi sürdürecek, paylaşım sitelerinde fotoğraflarını yayınlayacak ve onlar hakkında karşılıklı yorumlar yapacaksın. Bunları bugünde yapıyorsun, ama önemsiz olduğuna inanıyor: “Bu benim sadece hobim deyiveriyorsun”; falanca fotoğrafçının yapıp ettiklerinin mutlak doğruluğunu kabulleniyorsun. Zerrece sorgulamıyorsun. Onlar gibi olmak istiyorsun. Fakat öncelikle, sen olmazsan fotoğraf sektörünün olmayacağını fark etmelisin. Gücün o şarlatanların değil senin elinde olduğunu görmelisin.

“Hayalcinin birisin, sen Pekcanattı! Fotoğrafçı Falanca Filanca’nın beni dışlamak, aşağılamak için bilgi, tecrübe ve bir sıfatı, ayrıca önlerinde gülünç duruma düşüreceği fanatikleri olduğunu görmüyor musun?”

Tabi ki, dışlanacak, aşağılanacak ve de gülünç duruma düşeceksin, çünkü bunlar yapıldığında sen, “Yaşasın! Haddini bildirdin.”, “Ağzının payını verdin” diye bağırıp, alkış tutan - şikâyet ettiğin - o iğrenç fanatikler arasında oluyorsun. Bahsettiğin sıfatları da sen veriyorsun o fotoğrafçı bozuntularına…



Tekrarlıyorum çözüm istiyorsan sürekli yaptığın şeyleri yap. Bunları olanca içtenliğinle, cesurca yaptığında, geniş görüşlülük sahibi olabilmek için kendini geliştirdiğinde, saygın bir fikre sahip olduğunu fark ettiğinde büyüyeceksin. Durumunun farkına varmak temin ederim ki, değişip – gelişmenden daha da zor olacak. Fakat durumunu fark ettiğinde, işte o zaman “BÜYÜK FOTOĞRAFÇI” olacaksın. Üstüne basa basa yineliyorum: “BÜYÜK FOTOĞRAFÇI”

Seninle olan konuşmamız burada bitiyor, küçük fotoğrafçı. Aslında daha söyleyecek o kadar çok şey var ki. Yine de söylediklerimi ilgi ve içtenlikle okudunsa, benim unuttuğum ya da atladığım konularda da ‘küçük fotoğrafçı’ gibi davrandığını göreceksin, çünkü senin işe yaramaz tutum ve görüşlerinin kaynağı hiçbir vakit değişmiyor. Değişmediğin sürece de, her istediğini yapsan bile, küçük olmaktan kurtulamayacaksın.

Bana bugüne kadar ettiklerin ya da gelecekte edeceklerin bir şeyi değiştirmez. Beni bir düşünür olarak yücelt, sahibi olduğun fotoğraf galerine alma ya da kurtarıcın olarak sarıl istersen; Don Kişot diye yok da sayabilirsin. Ama eninde sonunda süreç, sunduğumu kavramaya, bunun hakkını vermeye götürecek seni. Ben, sevdiğini söylediğin fotoğrafın sadık bir eriyim. Türdeşlerim izlerimden gelecekler ve onlarda hiyerarşiyi reddeden fotoğraf neferleri olacaklar. Sana, senin içindeki entelektüeli bulman için kapıları araladım. Kendini geliştirdikçe sadece bir fotoğrafçı olarak değil, yaşama dair her alanda bir insan olarak da algı ve beğenilerin gelişecek. Gördüklerin ve yaşadıkların üzerine bilinçle düşünecek, eleştirecek ve insanlığı bir üst düzeye taşıyacak sentezleri oluşturacaksın. Bu arada ben mi ne olacağım: BERHUDAR.

Cenk PEKCANATTI

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 390
favori
like
share