Siyer / PEYGAMBERLİĞİ VE MEKKE DÖNEMİ

Son güncelleme: 17.09.2008 15:32


  • Böylece kendisine verilecek ilâhî risâlet
    görevini üstlenebilecek bir seviye ve vasata geldiği bir sırada, kırk yaşında
    iken yine böyle bir uzlet anında Hıra mağarasında, Cenâb-ı Hakk'ın peygamberlere
    vahiy getirmekle görevli meleği Cebrâil (a.s), O'na ilk vahyi, Alak Sûresi'nin
    ilk beş âyetini getirdi. Artık Allah'ın Rasûlü, insanları hak din olan İslâm'a
    çağırmakla görevli idi. O, bu görevine ailesi halkından ve hak davaya gönül
    verebilecek yakın arkadaşlarından, gerçeği kabul edebilecek kabiliyetde olan,
    fıtratı bozulmamış, düşünme istidadı körelmemiş kişilerden başladı. İlk önce
    O'nu sevgili eşi Hz. Hatice tasdik etti. Erkeklerden Hz. Ebûbekir, çocuklardan
    Hz. Afi, âzadlı kölelerden Zeyd b. Hârise kendisine ilk iman eden kimselerdi.
    Ardından Hz. Ebûbekir'in de aracılığıyla Hz. Osman, Abdurralıman b. Avf, Zübeyr
    b. el-Avvâm, Talha b. Ubeydullah, Sa'd b. Ebî Vakkâs, Ebû Ubeyde b. el-Cerrah,
    Sa'id b. Zeyd, Abdullah b. Mes'ûd gibi şahsiyetler müslüman oldular. Hz.
    Peygamber ilk üç yıl davetini gizli sürdürdü. Yalnız bu gizlilik, İslâm'ın
    esasları ve prensipleri açısından değildi. İslâm, sır perdeleri arkasında, gizli
    saklı, esrarengiz ve gizemli, anlaşılmaz bir takım düşünceler ve doktrinler
    ihtiva eden bir din değildi. Onun esasları gayet açık, net, anlaşılır, sâde, arı
    duru olup akıl ve mantığa da uygun idi. Aynı şekilde bu gizlilik, İslâm'ın
    sadece belli bir zümreye has bir grup dini oluşundan da değildi. Aksine
    İslâmiyet cihanşümûl bir din olup bütün bir beşeriyetin hidayet ve saâdetini
    hedeflemişti. Ancak Hz. Peygamber'in ilk üç yıl davetini gizli sürdürmesi,
    çevredeki insanların İslâm'a karşı takındıkları düşmanca tavırdan, inanç ve
    ibadet hürriyeti tanımayacak kadar insafsız ve bağnaz oluşlarından
    kaynaklanıyordu. Müslüman olanların mallarına ve canlarına bir zarar gelmemesi,
    filizlenmekte olan İslâm davâsına acımasız bir balta vurulmaması açısından gizli
    davete gerek duyulmuştu. Bu safhada Hz. Peygamber faâliyetini genellikle davet
    merkezi edindiği Dâru'l-Erkam'dan yürütmüştür. Burası ilk iman edenlerden el-Erkam
    b. Ebi'l-Erkam'ın* Kâbe karşısında Safâ tepesi yamaçlarındaki evi idi. İlk
    müslümanlardan bir çoğu İslâm'ı burada kabul etmişler, Hz. Peygamber'in
    eğitimine burada mazhar olarak İslâm'ın eşsiz esaslarını ruhlarına ve
    hayatlarına burada nakşetmişlerdi. Hz. Peygamber burada İslâm davâsına gönül
    bağlayarak mallarını ve canlarını bu hak davâ uğrunda fedâdan çekinmeyen sâdık,
    vefâlı ve ihlâslı bir kadroyu oluşturmakla meşgûldü. O, biliyordu ki böyle bir
    kadro olmaksızın İslâm davâsının ortaya çıkıp yayılması mümkün değildir. Bu
    bakımdan Hz. Peygamber'in bu devredeki icraatı ashabını birbirine kenetlendirmiş
    ve aralarında mükemmel bir bağlılık oluşturmuştu.



    İşte Hz. Peygamber İslâm davâsı etrafında
    böyle bir kadro oluşturduktan sonra peygamberliğin dördüncü yılından itibâren
    İslâm'ı açık açık tebliğ etmeye başladı. Kureyş müşriklerinin İslâm'ı engellemek
    için başvurdukları çok çeşitli çareler, Hz. Peygamber'e ve İslâma samimiyetle
    bağlı kadro elemanlarına engel olamıyordu. Bu arada Mekke müşrikleri özellikle
    korunmasız müslümanlara insaf ve vicdana sığmayan eziyet ve işkencelerde
    bulundular. Bu işkenceler karşısında Hz. Peygamber, isteyen müslümanların
    Habeşistan'a gidebileceklerini belirtip hicret izni verince, nübüvvetin beş ve
    altıncı yıllarında müslümanlardan birer grup I. ve II. Habeş hicretlerini
    gerçekleştirdiler. Mekkeli müslümanların böylece Mekke hâricine İslâm'ı
    taşımaları, müşriklerin hınç ve kinini artırmıştı. Ama Cenâb-ı Hakk'ın yardım ve
    inâyeti sebebiyledir ki İslâm'a gösterilen bu düşmanlıklar bile hak dinin
    yayılmasına yardımcı oluyordu. Meselâ azılı müşriklerden Ebû Cehil'in bizzat Hz.
    Peygamber'e yaptığı sözlü ve fiili bir sataşma, Kureyş arasında şahsiyeti ve
    kuvvetiyle büyük bir itibâra sahip olan Hz. Hamza'nın müslüman olmasını sağladı.
    Ardından Mekke idare meclisi Dâru'n-Nedve'de alınan Hz. Peygamber'i öldürme
    kararını uygulamak için harekete geçen güçlü şahsiyet Ömer b. el-Hattâb, Hz.
    Peygamber'i öldürmek üzere O'nu ararken aslında ayakları onu hidâyete sevkediyor
    ve Ömer'in gücü İslâm saflarına yeni bir heyecan ve şevk katıyordu. Arka arkaya
    Hz. Hamza'nın ve Hz. Ömer'in müslüman olmaları, Kureyş müşriklerinin gözünü bir
    süre yıldırmış, artık müstümanlara dokunamaz olmuşlardı. İşte bunu izleyen
    günlerde Habeş muhâcirlerinden bir kısmı Mekke'ye geri döndü. Ancak bu sırada
    müşrikler yeniden şiddete başlayıp, cehâlet ve bağnazlıkla bağlandıkları ata
    dinlerini, zulme dayalı olduğu için İslâm'ın ortadan kaldıracağı şahsî çıkar ve
    menfaatlerini, bâtıl tahakküm ve zorbalıklarını kurtarabilmek için akıl almaz
    çarelere başvurmuşlardı. Bu türden olmak üzere hem müslümanlar, hem de
    müslümanları koruyan Hâşimoğulları, peygamberliğin yedinci senesi ile onuncu
    senesi arasında tam üç yıl devam eden bir boykot ve muhâsaraya marûz kaldılar.
    Mekkeliler ne müslümanlarla, ne de onları koruyan Hâşimoğulları ile hiç bir
    münâsebette bulunmayacaklarına, her türlü ilişkiyi keseceklerine, onlarla hiç
    bir şekilde alış-verişte bulunmayacaklarına, oturup kalkmayacaklarına, kız alıp
    vermeyeceklerine dair bir karar almış, bu karan yazdıklan sahifeyi Kâbe'nin iç
    duvarına asarak dinî bir hüviyet de vermişlerdi. Bu karara muhâlefet eden, hem
    vatana, hem de dine ihânet etmiş sayılacak ve en ağır şekilde
    cezalandırılacaktı. Mekkeliler tarafından üç yıl süreyle ve titizlikle uygulanan
    bu karar, elbette müslümanlara sıkıntılı, güç günler yaşatmıştır. Peygamberliğin
    onuncu yılında bu karar iptal edilip boykot ve muhâsara kaldırıldığı vakit
    müslümanlar pek ziyade sevinme imkânı bulamadılar. Çünkü çok geçmeden Hz.
    Peygamber iki büyük yakınını, amcası Ebû Tâlib'i ve eşi Hz. Hatice'yi üç gün
    arayla ardı ardına kaybetti. Rasulullâh'ın üiüntüsüne müslümanlar da katıldılar
    ve bu seneye Hüzün yılı* adını verdiler. Özellikle Ebû Talib'in vefatı, Hz.
    Peygamber'in Mekke'de İslâm'ı tebliğ etmesini bir hayli güçleştirdi. Çünkü Ebû
    Tâlib'in sağlığında Mekkeliler Ona hürmet duydukları için himayesine aldığı
    yeğenine dokunmuyorlardı. Şimdi bu himaye ortadan kalktığı için Hz. Peygamber
    her yerde sataşma ve engellemelerle karşılaşıyordu. Böyle bir ortamda İslâm'ı
    tebliğ etmek âdeta imkânsız hâle geldiğinden Hz. Peygamber, İslâm'ı kabullenecek
    yeni bir kitle aramaya başladı. Bu sebeple de azadlı kölesi Zeyd b. Hârise ile
    birlikte bir gün gizlice Tâif'e gitti. Ancak dolaylı akrabalarından olan
    reislerinden gördüğü alaylı ve acımasız muâmele Hz. Muhammed'in derhal Mekke'ye
    geri dönmesini gerekli kıldı. Hz. Peygamber şehirden gizlice çıkmıştı. Şayet bu
    durum Mekkelilerce öğrenilmişse onun gidişi ülke dışına kaçma olarak
    değerlendirilebilir ve kendisi siyâsi suçlu sayılabilirdi. Bu düşüncelerle Hz.
    Peygamber şehre ancak bir emân ve himâye altında girmek gerektiğine kanâat
    getirerek müşriklerin ileri gelenlerinden Mut'ım b. Adî'nin himâyesini sağladı
    ve onun koruması altında şehre girdi.



    Yıllar boyu Mekkelilerin İslâm'a karşı
    gösterdiği kin; düşmanlık ve engellemeler, üç yıl süreyle devam eden ve
    insafsızca uygulanan toplumdan dışlanma ve muhâsara olayı, ardından Ebû Tâlib'in
    ve Hz. Hatice'nin vefatları dolayısıyla Hz. Peygamber'in himayesiz kalması ve
    Mekkelilerin sataşmalarına mâruz kalması, bunu tâkiben de Tâif halkının
    horlayıcı tavn, her ne kadar Allah Rasûlünün ümit ve azmini kıramamış, davet
    şevk ve iştiyakını azaltamamış ise de, şüphesiz bir beşer olarak O'nu üzmüş ve
    rencide etmişti. İşte böyle bir durumda Hz. Peygamber'i sevindirecek ve
    Kur'an'dan sonra en büyük mûcizelerinden biri olan bir mucize meydana geldi.
    Cenâb-ı Hak, Rasûlünü teselli etmek, bunca gördüğü düşmanlıklara rağmen
    gösterdiği sabır ve sebat dolayısıyla O'nu taltif edip lütuf ve ikramda bulunmak
    üzere katına çağırdı ve Hz. Peygamber'in İsrâ ve Mirâc mûcizesi gerçekleşti. Bir
    gece vakti Hz. Peygamber, bir an ifade edilebilecek çok kısa bir zaman dilimi
    içinde önce Mekke'den Kudüs'e gitti. Oradan da göklere yükselerek Rabbinin
    huzuruna çıktı; dünya ötesi âlemi, Cennet ve Cehennem'i müşahede etti. Böylece
    rûhen takviye görmüş, Rabbi tarafından mükâfaatlandırılmış olarak tekrar aynı
    anda Mekke'ye döndü.



    Bu olaydan sonra Hz. Peygamber (s.a.s)
    İslâmî tebliğine yine devam ediyordu. Fakat İslâm'ın kitlesi olacak zümreyi
    arayışı genellikle Mekke'ye dış kabilelerden hac, umre veya ticaret gibi
    maksatlarla gelen yabancılar arasında oluyordu. Önceleri bu teşebbüsü bazen
    olaylı, bazen sert, nâzik, veya mütereddit, ama hep menfi bir tavırla
    karşılanıyordu. Ancak nübüvvetin onbirinci senesinde Medine'nin Hazrec
    kabilesinden altı kişi Akabe adı verilen yerde Hz. Peygamber'le karşılaşıp kısa
    bir görüşmeden sonra O'na iman ettiler. Bu altı Medineli, şehirlerine dönüşte
    Hazrec ve Evs kabileleri arasında İslâm'ı yaydılar. Ertesi senenin hac
    mevsiminde ikisi Evsli, onu Hazrecli oniki kişilik bir heyet yine Akabe'de Hz.
    Peygamber'le buluşup O'na bey'at ettiler. I. Akabe bey'atı olarak tarihlere
    geçen bu görüşmenin akabinde Hz. Peygamber, İslâm kadrosunun ilk elemanlarından
    Mus'ab b. Umeyr'i davetçi olarak Medine'ye gönderiyordu. Mus'ab'ın Medine'de bir
    yıl süreyle yaptığı faâliyet öylesine verimli olmuştu ki İslâm'ın bahsedilmediği
    ve girmediği bir ev hemen hemen kalmamıştı ve Medineliler, Allah Rasûlünü
    şehirlerine buyur edip O'nu koruma konusunda her tehlikeyi göze alacak bir
    kıvâma erişmişlerdi. Peygamberliğin onüçüncü yılında Medine'den gelen daha
    kalabalık bir heyet Akabe'de Hz. Peygamber'le bir gece vakti gizlice buluşup II.
    Akabe Bey'atı'nı gerçekleştiriyor ve şehirlerine göç ettiği takdirde Hz.
    Peygaber'i ve Mekkeli müslümanları malları ve canlarını korudukları gibi
    koruyacaklarına and içiyorlardı. İşte bu and ve karşılıklı söz vermelere İslâm
    tarihinde "Akabe bey'atları * " adı verilmiştir.



    HICRET VE İSLÂM DEVLETI:



    Mekkeliler bu görüşmeleri haber aldıkları
    zaman başlatılan yeni baskılar, müslümanlara hicret kapılarını açtı. Hz.
    Peygamber'in izni ile Ashâb-ı kirâm gruplar halinde ve çoğunlukla gizlice şehri
    terkedip Medine yolunu tuttular. Artık şehirde Hz. Peygamber ve ailesi, Hz. Ali,
    Hz. Ebûbekir ve ailesi ile hicrete imkân bulamamış olanlarla yakınları veya
    akrabaları tarafından hicretleri engellenmiş kimseler kalmıştı. Müslümanların
    Medine'de toplanarak zinde bir güç oluşturmaları, Mekkelileri ürküten ve
    korkutan bir husus olmuştu. Bu günlerde sık sık olağanüstü toplantılar yapan
    müşrikler, gizli bir celsede, karşılaşılan bu zor problemi çözme yollarını
    aradılar. Yegâne kurtuluş yolu olarak Hz. Muhammed'in öldürülmesi görüldü.
    Kararlaştırılan komplonun icrâsı için hazırlıklar yapılırken Cebrâil (a.s)
    vâsıtasıyla durumdan haberdâr olan Hz. Peygamber de hicret için hazırlığa
    koyuldu ve hicrette kendisine yol arkadaşlığı yapacak Hz. Ebûbekir'le önceden
    hazırladığı plân gereğince geceleyin Mekke'yi terketti. Uzun ve zaman zaman
    tehlikeli geçen yorucu bir yolculuktan sonra 8 Rebiulevvel pazartesi günü
    Medine'nin banliyösü Kubâ köyüne geldiği zaman Ensâr ve Muhâcirûn'un O'nu
    karşılaması son derece heyecanlı ve içten olmuştu. Hz. Peygamber bu köy halkının
    ricası üzerine burada beş gün istirahat etti ve bu kısa istirahatı sırasında
    bilfiil kendisi de çalışarak bir mescid inşâ ettirdi. Kubâ'ya gelişinin beşinci
    günü sabahleyin buradan ayrılarak Medine şehrine yöneldi. Günlerden cuma idi.
    Öğle vakti Rânunâ adlı mevkiye gelindiği vakit Hz. Peygamber burada durdu; ilk
    cuma hutbesini îrad etti ve ardından ilk cuma namazını kıldırdı. Sonra yoluna
    devam etti. Şehirde bir bayram havası vardı. Büyük küçük herkes yollara
    dökülmüş, coşkun bir tezâhürât, sevgi ve saygıyla Hz. peygamber'i karşılıyor,
    şehirlerine ve evlerine buyur ediyordu. Hz. Peygamber hiç kimsenin davetini
    reddetmiş olmamak ve hiç kimseyi kırmamak için uygun bir çare buldu ve üzerinde
    hicret ettiği devesi Kasvâ kendi hâline bırakıldı; devenin çöktüğü yere en yakın
    evde Hz. Peygamber misafir olacaktı. Deve, şehrin orta tarafında iki yetim
    çocuğa ait boş bir arsada çöktü ve Hz. Peygamber kendisine ait hâne-i saâdetleri
    inşâ edilinceye kadar buraya evi en yakın olan Ebû Eyyûb Hâlid b. Zeyd el-Ensârî
    Hazretlerinin evinde misafir kaldı.



    Böylece Hz. Peygamber'in hayatında ve davet
    faâliyetinde yeni bir dönem, Medine dönemi başlamış oluyordu. Medine'de Hz.
    Peygamber, İslâm'a kucak açmış büyük bir kitleye kavuşmuştu; İslâm'ın
    bağımsızlığı ve hâkimiyetini ilân edeceği bir vatana da sahipti. Artık yapılacak
    şey, bu vatan sathında İslâm cemâatını teşkilatlandırmak, insanların birbirleri
    ile olan münâsebetlerini hak ölçüleri içerisinde düzenlemek ve hakkın
    hâkimiyetini sağlayarak etrafa yaymaktı. Bunun için de bir devlete ihtiyaç
    vardı. Peygamber Efendimiz bu ihtiyacı gayet iyi bildiğinden, artık Medine'ye
    hicretin ilk günlerinden itibâren O'nun davet merhaleleri arasında "devletleşme
    diye adlandırdığımız safhayı gerçekleştirmek üzere çaba sarfetti. Kuruluş
    günlerini yaşayan İslâm devletı'nin idâre merkesi, htikümet binası, harp
    karargâhı vs. gibi çok önemli hizmetler verecek olan Mescid'i inşâ etti. Mescide
    bitişik olarak bina edilen suffa, İslâm cemâatının bütün İslâmî meselelerde
    eğitildiği ve gerekli bilgilerin öğretildiği önemli bir eğitim-öğretim
    müessesesi oldu. Bu sıralarda okunmaya başlanan ezan, sadece namaz vaktinin
    geldiğini bildiren bir ilân değil, aynı zamanda İslâm hâkimiyetini âleme
    haykıran bir sembol ve şiâr idi. Komşu devletlerle münâsebetlerin tanzimi için
    henüz hicri birinci senede ilk sınır tespiti gerçekleştirilmiş ve bu sınırlar
    içerisindeki müslümanların gücünü belirleme açısından Hz. Peygamber'in emri
    üzerine nüfus sayımı yapılmıştı. Ensâr'dan bir kişi ile muhâcirûn'dan bir
    kişinin bir araya getirilerek İslâm topluluğunun ikişer ikişer
    kardeşleştirilmesi ameliyesi demek olan muâhât *, başka bir çok faydaları
    yanısıra İslâm devleti'nin asıl unsurunu oluşturan müslümanlar arasında tam bir
    kaynaşma ve dayanışma sağlıyordu. Yine aynı senede hazırlanan anayasa,
    müslümanları olduğu kadar Medine'de bulunan müşrikleri ve Yahudileri de
    kapsamına alarak Hz. Peygamber'in devlet başkanlığını bu gayri müslim
    azınlıklara da kabul ettiriyor ve aynı ülkede yaşayan vatandaşlar olarak bu
    insanlar İslâm'ın hakimiyet ve koruması altına alınarak devlet açısından
    güvenliğin sağlanması hedefleniyordu.





#17.09.2008 15:32 0 0 0