Geriye dönmeyi asla düşünmeyenler

Son güncelleme: 20.07.2009 17:29
  • Hüseyin isminde bir er yaralanmış ve sargı yerinde tedaviye alınmıştı.
    Ancak yarası çok ağırdı. Durumunun ümitsiz olduğunu kendisi de
    hissediyordu. Onu çok seven arkadaşları etrafında pervane gibi
    dönüyor, son anlarında can dostlarını mutlu etmek için elinden geleni
    yapıyorlardı. Bu arada hastalara taze ekmek gelmişti. Hemen bir yarım
    somun da ona uzattılar. Hüseyin somunu aldı, tam ısıracakken birden
    durakladı; ve yeniden ekmeği başucunda bekleyen Mehmetçiklere uzattı.
    Onların yemesi için ısrarı üzerine, sahabe ahlakını çağrıştıran şu sözleri
    söyledi:

    "Kardaşlarım!.. Bu ekmeği benim yemem doğru değildir. Ben nasıl olsa
    şimdi işe yaramadan öleceğim.. alın, bunu çarpışacak yiğitlere yedirin de
    ekmek boşa gitmesin..."

    **************************************************

    General Guro anlatıyor:

    >Bir gün, bir taarruz sonrası cepheyi dolaşıyordum, yaralı bir Fransız
    subayını gördüm ve elini sıkmak istedim. Elimi sıkmadı ve "benim değil, şu
    Türk subayının elini sıkınız, o olmasaydı ben şimdi ölmüştüm" diyerek
    ilerde baygın yatan Türk subayını gösterdi. Sebebini sordum, subay şöyle
    devam etti:

    "İkimiz de ağır yaralı idik. O kendi yarasına aldırmadan sargı
    paketini çıkardı ve benim şaşkın bakışlarım arasında boynumdaki yarayı
    sardı. Rica ederim, yalvarırım onu kurtarınız."

    General çok meraklanır, acaba bu Mehmetçik neden kendi yarasına
    bakmamış da, düşmanını tedaviye çalışmış. Merakını yenemeyip işin aslını
    soruşturur ve şunları öğrenir.

    O Fransız subayı yaralanmıştır. Bir kenara çekilir, elini cebine atar
    ve cebinden cüzdanını çıkarır. Cüzdanın içinden yaşlı bir kadın fotoğrafı
    çıkarıp, bakar, bakar, sonra öper, yüzüne gözüne sürer... Mehmetçik, onun
    annesi olduğunu tahmin etmiş ve demiştir ki: "Beni bekleyen ne annem var,
    ne de babam... Ben ölsem arkamdan ağlayan kimsem olmaz... Ama bu arkadaşın
    onu bekleyen bir annesi var. Bari o sağlığına ve annesine kavuşsun..."

    **************************************************

    Harbin en çok kızıştığı bir hengamda birkaç İngiliz subayı esir
    alınır. Hemen cephe gerisine götürülür. Yaralı olanlarının tedavisine
    bakılır.

    Mehmetçik yokluklar içinde mücadele vermektedir. Haftada bir etli
    yemek bulurlarsa bayram ederler, çoğu zaman da bir kuru ekmekle
    geçiştirirlerdi. Fakat karşı taraf içeceği şaraptan çukulatasına kadar
    herşeyi tam tekmildi.

    Derken yemek vakti sargı yerine taze ekmek getirilir. Mehmetçik, taze
    ekmeği esir subaylara verirler ve kendileri kuru ekmeğe talim olurlar.
    İngiliz subaylar, bu işte bir iş var, ekmeği zehirlemiş olmasınlar sakın,
    diyerek yemeğe yanaşmazlar. Bizim Mehmetçik ne kadar yeyin, dediyselerde
    anlatamazlar. Nihayet, ingilizce bilen Türk subayı gelir. İşi öğrenir ve
    sebebini sorar Mehmetçikten. Tam bir Anadolu delikanlısının saffeti içinde
    şöyle cevap verir:

    "Kumandanım, madem bu adamlara bakacağız, yedireceğiz. Bari taze ekmek
    yesinler, onlar bayat ekmeğe alışık değillerdir. Biz zaten askere gelmeden
    evvel de köyde bayat ekmek yiyorduk..."

    **************************************************

    Çanakkale'de yedi oğlundan dördünü şehid veren Samsun'un Bekdiğin
    köyünden Ali Çavuş'un hikayesi de çok ilginçtir. Harbin son dönemleridir.
    Mehmetçik süngüyle hucuma kalkar ve düşmanı geri püskürtür. Geri kaçarken
    bazı yaralı düşman askerleri de siperlerde kalır daha geri gidemezler. Ali
    Dayı, düşman askerlerinden iki tane Anzak askerini bu şekilde siperde
    yaralı bulur. Bunları tutar tedavileri için cephenin arkasına getirir.
    Orada bir kısım tedavileri ile ilgilenir. Nihayet harp biter. Sekiz ay bu
    cephede harp eden Ali Dayı, harp bitince bu iki esiri yanında İstanbul'a
    getirir. Kimse zarar vermesin diye de üzerlerine Türk askeri üniformasını
    giydirir. Oradan doğru memleketi Samsun'a. Samsun'un Bekdiğin köyüne alır
    getirir. Köylü bu iki yabancıya kucak açar bunları bağrına basar. Derken
    iki Avustralyalı 1916 yılında Samsun'da yaşamaya başlarlar. Kendilerine
    gösterilen tarlayı ekerler, biçerler. Sıcak bir dostluk atmosferi oluşur.
    Hayat alabildiğine hoş ve huzurlu devam ede dururken,
    bir gün Ali Dayı bunları melûl mahzun görür. Sebebini sorar.
    Memleketinden çok uzakta olan bu iki asker, kendi topraklarını ve
    akrabalarını özlemiştir. Ali Dayı durumu anlar. Hemen ne yapabileceğini
    düşünür. Nihayet, çareyi hanımının altınlarını istemede bulur. Bu ikisini
    alır doğru İstanbul'a. Araştırır, soruşturur hemen yakında Avustralya'ya
    kalkacak bir gemi bulur. Ali Dayı, eşinin altınlarını bozdurur, bu iki
    Anzak askerinin biletlerini alır, yanlarına azık temin eder ve uğurlar...

    **************************************************

    İşte, imanla yoğrulmuş bu şefkat abideleri, haksız yere kimseye
    kıymamışlar. Hatta, civanmertlikleri sayesinde düşmanları tarafından
    bile takdir görmüşlerdir. Öyle ya fazilet odur ki, düşman dahi takdir
    etsin. Şimdilerde bu ruha başta bizim ve daha sonra da bütün insanlığın ne
    kadar ihtiyacı var. Evet bu yüce duyguları biz nereden aldık ve nasıl
    kaybettik. Üzerinde uzun uzun durulmaya değer...

    **************************************************

    Çanakkalede yaşanmış bir olay

    O zamandan bu zamana hangi ozelliklerini kaybetti ve ısrarla
    kaybettirilmeye devam ediyor da bu hale geldi bu millet dusunmek gerek...

    Kocadere köyünde büyük bir sargı yeri kuruluyor. Kimi Urfalı , kimi
    Bosnalı , Kimi Adıyamanlı , Kimi Gürünlü, Kimi Halepli çok sayıda yaralı
    getiriliyor...

    Bunlardan biri Lapsekinin Beybaş Köyündendir ve yarası oldukça
    ağırdır. Zor nefes alıp vermektedir.Alçalıp yükselen göğsünü biraz daha
    tutabilmek için komutanının elbisesine yapışır.Nefes alıp vermesi oldukça
    zorlaşır ama tane tane kelimeler dökülür dudaklarından.

    "Ölme ihtimalim çok fazla... Ben bir pusula yazdım...Arkadaşıma
    ulaştırın..."

    Tekrar derin nefes alıp, defalarca yutkunur:

    "Ben...Ben köylüm Lapseki'li İbrahim Onbaşından 1 Mecit borç
    aldıydım...Kendisini göremedim.Belki ölürüm.Ölürsem söyleyin hakkını
    helal etsin"

    "Sen merak etme evladım" der Komutanı, kanıyla kırmızıya boyanmış
    alnını eliyle okşar.

    Ve az sonra komutanının kollarında şehit olur ve son sözü de "söyleyin
    hakkını helal etsin" olur...

    Aradan fazla zaman geçmez. Oraya sürekli yaralılar getiriliyor.
    Bunlardan çoğu daha sargı yerine ulaştırılmadan şehit düşüyor. Şehitlerin
    üzerinden çıkan eşyalar, künyeler komutana ulaştırılıyor. İşte yine bir
    künye ve yine bir pusula.Komutan göz yaşlarını silmeye daha fırsat
    bulamamıştır.Pusulayı açar, hıçkırarak okur ve olduğu yere yığılır kalır.
    Ellerini yüzüne kapatır, ne titremesine ne de göz yaşlarına engel
    olamaz...
#20.07.2009 17:29 0 0 0